"Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” diyecektir. Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir." İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!"

23 Ağustos 2010 Pazartesi

HANEFİ AVCI'NIN KENDİSİ BİR BELGEDİR

Türkan Saylan öldü gitti, yaşlı kanser hastasının evi arandığı gece TV'ye çıkan Nazlı Ilıcaklar ne diyordu: iddialar var efendim, iddialar. Karşı taraf delil yok belge yok, kanunsuz isnatsız yaka paça insanları tutukluyorsunuz diye çırpındıkça, her Allah'ın akşamı yüz çeşit TV'ye çıkıp iddialar var efendim efendim yaygarasını bastılar. Erol Manisalı alındı belge sorduk, iddialar var efendim dediler, Kanadoğlu'nun evi arandı belge sorduk, iddialar var efendim, İlhan Selçuk niye alındı, iddialar var efendim. Bu Ergenekon Balyoz haksız tutuklama sürecinin adını, 'iddialar var efendim' diye koyabilirsiniz.

Ve Tuncay Güney gibi saçma sapanlığı amatörlüğü karışıklığı tezviratı çok açık bir kişinin Türkiye'de yaşayan herkesi acı acı güldüren komik iddialarına TRT'leri açtınız, yüz çeşit haber bülteni sabah akşam yayın yaptı..

Yetmedi, şaibeli gizli tanıkların ifadeleri kaç yıldır manşetlerden inmiyor, yetmedi, PKK itirafçılarının her uydurduğu kahpece tezgah sözler her akşam TV programlarında saatlerce günlerce aylarca ve yıllarca tartışılıyor..

Şimdi, eski bir istihbarat daire başkanı ve bugün emniyet müdürlüğü yapan ve geçmiş siciline kimsenin dil uzatamayacağı bir devlet görevlisi Türkiye'deki ortaçağ devlet yapılanmasının tam anlamıyla cemaat tarafından yönetildiğini söylüyor. Ve düne kadar suçlayan, iftira atanlar hemen 'savunma' pozisyonuna girdiler.

Ne diyorlar savunmalarında, Hanefi Avcı'nın elinde belge yok, delil yok...

Düne kadar saldırılan bizdik ve delil yok belge yok diye canımız yanarak haykıran bizdik..

Şimdi cemaatçiler ve cemaatseverler 'belge yok, delil yok' diye savunmaya geçtiler..

Roller Hanefi Avcı'nın bir kitabıyla bir günde değişti..

Ancak Türkiye'ye yıllardır hukuk nizamı vermeye çalışan ve yıllardır bize evrensel hukuk incileri söyleyenlerin hukuk bilgilerinin sıfırın altında olduğu da bugün itibariyle ortaya çıktı..

Sayın cemaatseverler, belge yok diyorsunuz, Hanefi Avcı sorgulanır ne olup olmadığı daha iyi anlaşılır.

Taraf Gazetesi'ne kimlerin postaladığı bilinmeyen, fotokopi kesme yapıştırma, halen TÜBİTAK’ından teknolojik kriminal merkezlere kadar kimsenin anlayamadığı her sayfası tartışmalı bavullar dolusu kağıtların her biri belge oluyor, kamuoyunda bir yıla yakın tartışılan şaibeli ıslak imzalar belge oluyor, telefon kayıtları belge oluyor, ama Hanefi Avcı'nın kitabı belge olamıyor… Hanefi Avcı şaibeli kopya bir kağıt parçası değil, canlı canlı karşınızda. Halen görevde. Sicili temiz. Hatta bir dönem çok sevdiğiniz çok yakınınız.

Bilmeniz gereken şudur, bir istihbarat daire başkanının kendisi 'BELGE'dir.. Halen görevde ve sicili temiz bir emniyet müdüründen daha gerçek ve daha büyük HUKUKİ BELGE yoktur.

Yıllardır başımıza alikıran başkesen savcı hakim avukat hukukçu özgürlükçü kesildiniz ama hukuki bir belge'nin ne olup olmadığını hala bilmiyorsunuz..

Bir daha öğrenin, bu bir gizli tanık, bir PKK itirafçısı değil karşınızdaki.. Öğrenin, istihbarat daire başkanının kendisi BELGE'dir..

Öğrenin en değerli HUKUKİ KANIT listesinin başında devletin Emniyet Müdürleri'nin şahitliği gelir…

Nihat Genç
Odatv.com

10 Ağustos 2010 Salı

Ciğerleri Kanıyor

“Yargı” diyordu Baş Bakan, “ciğerlerimizi kanatıyor!”

Ne diyelim haklıdır, ciğerleri kanatan nice yargı adamı var şu beli doğrulmayan memlekette:

✰Yargı adamları var, “mahkeme kararları yok hükmündedir” diyen.

✰Yargı adamları var, dosyayı görmeden, adlarını bilmediği birçok kişinin telefon görüşmeleri kayıt altına alınsın diye kararlar imzalayan.

✰Belediyeleri ne plan ne program dinliyor; yıkıyor, yapıyor, borç-harç içinde yüzüyor; ama yandaşlara ödeyip duruyor. Yargı adamları var, sinema seyreder gibi izlemekle yetiniyor.

✰Yargı adamları var aklına eseni yapıyor; ne yasa dinliyor, ne kural, ne kişilik hakları…

Daha ne yargı adamları var bir bilseniz; hiç ciğerleri kanatmayan!



Namuslu memur var, görevini yerine getiriyor, iş uygunsuz olunca demiri kestirmiyor Emire. Memur görevden uzaklaştırılıyor. İş düşüyor Danıştay’a, memura karşı yasa dışı davranış saptanıyor.

İktidarın ciğerleri kanıyor. Bütçe açık veriyor; en büyük kentin en tarihi yerini Körfez şeyhlerine satıyorlar. Bazı oyunbozanlar, yasa dışıdır deyip yargıya başvuruyorlar. İşte o yargı var ya o yargı; ihaleyi yok hükmünde sayıyor.

Sadrazamın ciğerleri kanıyor da kanıyor! Sınır boyları adı gizlenen yabancılara 49 yıllığına kiralanıyor. Yine bir oyunbozan yargıya başvuruyor. Yargı basıyor kararı; yurt toprağıdır, ulusal güvenliktir, diyor, kiralayamazsın, diyor.

Sadrazamın ciğerleri kanıyor. Böyle yargı mı olurmuş; işi gücü bırakmış yasaları uygulayarak ciğerleri dağlıyor, kanatıyor! Yok, artık başka çare; eşit adalet dağıtacak yargının yerine emir kulu kadı-hâkimler atanacak! Ciğerler kanamamalı; yürekler yağ bağlamalı!



PKK emir üzerine siyasal yaşama katılmalı; kadı-mahkemeler Anayasa, ulusal güvenlik diye tutturmamalı! PKK saldırıp onlarca askeri vuruyor, zamane Padişahı “Münferit olay” deyip gülümsüyor. PKK pusu kuruyor, askerlere kıyıyor; Sadrazam bıyıklarını buruşturuyor; “Bakalım ardında kim varmış?” diyor. O yargı var ya o yargı, pusuya yatmış, yüce divanlar düşlüyor.

Ciğerler kıyım kıyım kıyılıyor; için için yanıyor!



Kim oluyormuş bu yargı?

Kaldırırız yargıyı, kaldırırız Cumhuriyet devletinin kuruluş maddelerini; bakalım, olmayan yargı karar verebilecek mi? Koyarız bizim kadı-hâkimleri mahkemelere, söküp atarız o yargının cüppelerini! Sıkışırsa kadı-hâkimler başvururlar ulemaya!



Sadrazam “yargı” deyince yalnızca cüppeli yargıçları anlıyor! Yasalar, kurallar, yargılama yöntemleri “yargı”dan sayılmıyor. Bir yargıç yanlış karar verirse başvurulacak Yargıtay var, Sadrazam kurumu yargıdan saymıyor!

Devlet yönetimi, hükümetler yasaları uygulamazsa, kurallara aykırı olarak çalışanları ezerse Danıştay var! Sadrazam o kurumu da yargıdan saymıyor. Saymıyor, çünkü o kurumlar emir dinlemiyor. Hele şu Anayasa yıkımına bir “Evet” çıksın, görecek o ciğer kanatanlar!



Türkiye bu ikili hukuk düzenini kaldıramıyor: Yaslarla, kurallarla bağlı, siyasilerden bağımsız bir hukuk düzeni ya da İslam ulemasının emirlerini demirleri kestiği “Şer'i” düzen!

Şimdi söyler misiniz; durum böyleyken şu geçmişin devrimci şef-yazarları ne oldu da, bu gelişmeleri “demokrasinin ilerlemesi” olarak yutturmaya kalkıyorlar?

Çöplüğün Soytarısı, “Bağımsız yargı” diyenlere niçin ama niçin hakaret edip duruyor?

Grev çadırlarının ünlü öğretmeni ne oldu feminist havalarda yeşil-siyah İslam devrimini destekliyor?

CIA’nın muteber adamlarını bir yana koyarsak şarkıcı-aydınlar, kadı-hâkimlerin önünde hangi düşünce özgürlüğünü savunacaklarını sanıyorlar?

Mustafa Yildirim

12 EYLÜL’DE NASIL BİR TUZAK PLANLANIYOR?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Dolmabahçe-Bomonti tünelinin açılışında, “12 Eylül’de yapılacak referandumla 12 Eylül darbecilerinin ve onların yardımcılarının hesap vereceğini” söylemiştir. (Vural Savaş, Sözcü, 23.07.2010) Başbakan’ın söylemi, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kaldırılmasına dayanmaktadır.

Bu söylem gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü, geçici 15. madde kaldırılarak “12 Eylülcülerden” hesap sorulabilmesi hukuken olanaklı değildir. Açıklamaya çalışalım…

1) Öncelikle belirtmek gerekir ki, AKP, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kaldırılmasını, 12 Eylül’le hesaplaşmak için değil, kendi sivil dikta rejimini sağlayacak yargı darbesine ilişkin değişiklikleri gözden kaçırmak ve bu yolla referandumda “evet” oyu çıkması için araç olarak kullanmıştır. Yani bu geçici maddenin kaldırılması bir “tuzak” değişikliktir.

Çünkü, geçici 15. maddenin yürürlükten kaldırılması 12 Eylülcülerin yargılanmasını sağlayamaz; buna hukuken olanak yoktur.

Her şeyden önce geçici 15. madde bir “af normu” niteliğindedir. 12 Eylül’ü yapanlar için af getirmiş, eylemi suç olmaktan çıkarmıştır. Geri dönüp, “affı kaldırıyorum, eylemi yapanları yargılayacağım demek” olanaksızdır. Aleyhe düzenleme içeren yasaların geçmişe yürümedikleri bilinen bir hukuk ilkesidir. Geçici 15. maddeyi kaldıran yasa da yürürlüğe girdikten sonra hüküm ifade edecek, geçmişe yürümeyecektir.

İkinci olarak, Anayasa’nın 38. maddesine göre, hiç kimse “işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz”. Türk Ceza Yasası’nın 7. maddesinde de, “işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz” kuralına yer verilmiştir. Yine TCY’nın 7. maddesinde, “suç işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır” denilmektedir.

Bu kurallar karşısında, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin yürürlükten kalkmasıyla “12 Eylül darbecilerinin ve onların yardımcılarının hesap vereceğini” iddia etmek, hukuk bilmezliğin itirafından başka bir şey değildir. (Vural Savaş, Sözcü, 23.07.2010) Bu yolla, hukuk bilmeyen bilmemesi de doğal olan halk etkilenmeye çalışılmaktadır.

Ayrıca belirtmek gerekir ki, TCY’nın 71, 68 ve 311. maddeleri uyarınca olayda zamanaşımı süresi de dolmuştur. (Av. Uğur Yetimoğlu, Cumhuriyet, 03.08.2010) Bu nedenle de, 12 Eylül darbesini yapanları yargılamak olanaksızdır.

Bu hukuksal nedenler, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin yürürlükten kalkmasıyla “12 Eylülcülerden hesap sorulamayacağını” ortaya koymaktadır.

2) Aslında bunu Sayın Başbakan da bilmektedir. Başbakan’ın bildiğini Fethullah Gülen, açıkça dile getirmiş ve “Referandumun sadece 12 Eylül’ün kirlerini temizlemeye ve darbecilerle hesaplaşmaya vesile gibi gösterilmesi doğru değildir. Bu sayede darbecilerden intikam alınacağını düşünmek yanlıştır” (Cumhuriyet, 02.08.2010) diyerek, tarikat ve cemaatleri koruyup kollayan, bu yolla ivme kazanmalarına yardımcı olan 12 Eylül yönetimine sahip çıkmıştır.

Bu söylem, Başbakan’ın özde 12 Eylül yönetimiyle hesaplaşmak amacında olmadığı, geçici 15. maddenin yürürlükten kaldırılmasının “tuzak” düzenleme olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü hiçbir tarikat ve cemaat mensubu kendilerine yardımcı olan ve bugünlere gelmelerini sağlayan bir yönetimden hesap sormaz.

3) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Yalova Marina’daki toplu açılış töreninde yaptığı konuşmada, “Askeri darbelerde nice delikanlılarımız darağacında sallandırıldı, asıldı” diyerek, daha önce parti grubunda yaptığı gibi 12 Eylül’deki idamları, dolayısıyla 12 Eylül’ü eleştirir görünmüştür. (Cumhuriyet, 24.07.2010)

Oysa Sayın Erdoğan, Refah Parti İl Başkanı olduğu o günlerde, idamların önlenmesi için kendisini ziyaret edenlere, “Haşa idam cezalarının kaldırılması söz konusu değildir… Biz kısmet olur iktidara gelirsek Fatih Sultan Mehmet kanunlarını getireceğiz. Düzenin kurulması için idam cezalarının devam etmesini sağlayacağız” diyebilmiştir. (Cumhuriyet, 24.07.2010) Bu saptama da, geçici 15. maddenin kaldırılmasının bir “tuzak” değişiklik olduğunu göstermektedir.

4) 12 Eylül döneminde yapılanlar ile AKP iktidarının son üç yılında yapılanlar arasındaki benzerlikler, amacın “12 Eylül’den hesap sorulması” olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Gerçekten, 12 Eylül 1980’de yapılan darbeden sonra askeri rejim tüm karşıtlarını tutuklatmış, o dönemde insan haklarını hiçe sayan uygulamalar yapılmıştır.

12 Eylül 2010’da durum farklı mıdır? Özel yetkili mahkeme, gizli tanık ve ihbarcı uygulaması getirilerek Atatürkçü, yurtsever, AKP karşıtı aydınlar, akademisyenler, gazeteciler, askerler, politikacılar, tarikat ve cemaatlerle uğraşan savcılar tutuklattırılmış, insanlar yasa dışı yollarla dinlenerek kutsal olan özel yaşamlar alt üst edilmiş, temel hak ve özgürlükler, adil yargılanma hakkı, masumiyet karinesi bir yana bırakılmış, yandaş medya yardımı ile insanlar, yargısız infaza tabi tutularak suçlu ilan edilmiştir. Yargı aracılığıyla YAŞ kararlarına bile ambargo konulmuş, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin düzeni ve disiplini siyasal iktidarın çıkarı doğrultusunda yok edilebilmiştir.

Tüm bunlar, AKP anayasa değişiklik paketinde geçici 15. maddenin kaldırılmasına yer verilmesinin “12 Eylül’den hesap sorulması” amacıyla yapılmadığını ortaya koymaktadır.

5) AKP Anayasa değişikliği çalışmalarına başladığını açıkladıktan beri bu değişikliklerin Atatürk Cumhuriyeti’ni İslami Cumhuriyete dönüştürmek için yargıyı ele geçirmeye çalıştığını, değişiklik paketiyle bunun hukuksal alt yapısının hazırlandığını söyleyip durduk. Bu konudaki hiçbir söylem Fethullah Gülen’in referandumda “evet” denmesini istemesi kadar etkili olamadı, olamazdı.

Prof. Dr. Hakan Yavuz’un nitelemesiyle “AKP’yle koalisyon içinde iktidarı hedefleyen” (Leyla Tavşanoğlu ile söyleşi, Cumhuriyet, 25.07.2010), AKP ile özdeşleşen ve siyasallaşan cemaatin lideri Fethullah Gülen, “O paketin içinde milletimizin istikbali için çok önemli maddeler var; bu itibarla da değişiklik paketi bu yönüyle desteklenmeli ve ‘evet’ oyları bu niyetle verilmelidir. Değil sadece kadını erkeği, çoluğu çocuğuyla hatta imkan olsa mezardakileri bile kaldırıp ‘evet’ oyu kullandırmak lazım” diyerek (Cumhuriyet, 02.08.2010), değişiklik paketinin, Cumhuriyet rejimini daha İslami bir yapıya dönüştürülmesi, tarikat ve cemaatlerin Türkiye’yi yönetmeleri önündeki hukuksal engellerin ortadan kaldırılması yönünden ne kadar önemli olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Demek ki, “12 Eylül’den hesap sorma” söylemi de, değişikliklerin gerçek amacını gizlemek ve referandumda “evet” çıkmasını sağlamak için kurulan tuzaklardan yalnızca biridir.

Bülent Serim
Anayasa Mahkemesi eski Genel Sekreteri
Odatv.com

27 Temmuz 2010 Salı

ERGENEKON’U GELİNİZ BURADA ARAYALIM

12 Eylül 1980 darbesinin ilk idamları; devrimci Necdet Adalı ile ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu’nun dava dosyalarındaki benzerlikler şaşırtıcı. İkisi de silahla kahve taranıp adam öldürme iddiasıyla yargılandı. İkisinin de eline silah verenler cezaevinden kaçıp kayıplara karıştı. Adalı’nın davasında “MİT ve polis ajanıyım” diyen kimdi? Pehlivanoğlu itirafçı olmasına rağmen neden asıldı? Bugün her taşın altında Ergenekoncu arayanlar, asıl “planlayıcıyı” hep gözden kaçırıyor. Kim mi o?

Hakan Aygün 25 yıllık gazeteci. Arkadaşlığımız daha da eski.

Geçen hafta, “Necdet Adalı’nın silahla kahve taradığına beni kimse inandıramaz; bu işte bir bit yeniği var; arşivinde konuyla ilgili dosyalar varsa kurcalasana” dedi.

Hakan Aygün, Samsun Anadolu Koleji’nde öğrenciyken “Kurtuluş” örgütüne yakındı.

Ankara Yıldırım Beyazıt Lise öğrencisi Necdet Adalı da “Kurtuluş” sempatizanıydı. 1977’de Ankara’da kahve tarama eylemini yaptığında 19 yaşındaydı.

Aradan yıllar geçmesine rağmen Hakan Aygün’ün anlayamadığı “Kurtuluş”un bu eylemi neden yaptığıydı?

Haklıydı. Şöyle ki...

Örgütün şiddete bakışı

“Kurtuluş”, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) kökenliydi. Ancak 1974’den sonra, Mahir Çayan’ın “suni denge” kavramını reddedip Sovyetler Birliği’ni sosyalist bir ülke olarak tanımladı. Bu durum hareketin devrim stratejisini değiştirmesine de neden oldu; devrimin öncü savaşıyla değil, işçi sınıfı içinde örgütlenerek kitlesel ayaklanmayla olacağı tezini benimsedi.

İşte Hakan Aygün’ün kafasını karıştıran buydu; faşizm tahlilini de değiştirip, bireysel şiddete de karşı çıkan “Kurtuluş” nasıl olmuştu da, sempatizanı 19 yaşındaki Necdet Adalı’yı eyleme göndermişti?

İki kişinin ölümüyle sonuçlanan kahve tarama eylemine örgüt nasıl onay vermişti? Ya da vermiş miydi? Bu sorunun yanıtı dava dosyasında var. Keza Necdet Adalı’nın avukatı Mehdi Bektaş’la da konuştum.

Kim bu Törer?

Tarih 10 Temmuz 1977.

Ankara İsmetpaşa mahallesindeki genellikle sağ görüşlülerin gittiği Güneyli Kahvehanesi dışarıdan silahla tarandı. Kahvedeki Mehmet Ali Gözleme ve Sıtkı Aydın öldü.

Kısa bir süre sonra Ankara Telsizler semtindeki bir eve yapılan baskında Necdet Adalı ve Kemal Ergin yakalandı.

İlginçtir, olaya adı karışan Aslan Törer de, nasıl oluyorsa idam cezası alacağını bile bile kendi ayağıyla polise gidip teslim oldu! İşin bam teli de burası. Çünkü bu Aslan Törer hayli ilginç bir kişi.

Necdet Adalı mahkemede hep aynı sözleri tekrarladı:

“O gece Aslan Törer bizi kahvehanenin önüne götürdü. O birden ateş etmeye başlayınca heyecanlandık, tabancalarımızı çektik; biz havaya ateş ederken, Aslan Törer içeriyi tarıyordu.”

Kemal Ergin’in de ifadesi aynıydı, Aslan Törer tarafından kullanıldıklarını söyledi.

Polise gidip teslim olan Aslan Törer, mahkemede nasıl ifade verdi biliyor musunuz; “Ben MİT ajanıyım!”

Mahkeme MİT’ten bilgi istedi. MİT “Aslan Törer adında bir elemanımız yoktur” dedi. Keza polise de soruldu; onlar da aynı yanıtı verdi.

Aslan Törer MİT ya da polis ajanı mıydı? Yoksa adını bilmediği bir başka istihbarat örgütüne mi çalışıyordu? Kimdi bunlar? Öğrenilemedi. Tek bilinen bir ara Devrimci Yol’dan polisle işbirliği yaptığı kuşkusuyla kovulduğuydu.

Sonuçta 2 Ekim 1979’da Sıkıyönetim Mahkemesi, Necdet Adalı ve Kemal Ergin hakkında idam cezası verdi.

Kendiliğinden teslim olduğu, samimi itiraflarda bulunduğu ve iyi halden dolayı Aslan Törer ömür boyu hapse mahkum edildi. Aslan Törer bir süre cezaevinde yattıktan sonra çıkıp kayıplara karıştı.

İlginçtir; 16 Temmuz 1980’de idam kararı Askeri Yargıtay tarafından onanmasından kısa bir süre sonra Kemal Ergin de Ankara Kapalı Cezaevi’nden kaçtı. Bugün nerede olduğu bilinmiyor; söylenen Filistin’e gittiği ve burada 1981’de İsrail askeriyle girdiği çatışmada şehit olduğu. Doğru mu? Yoksa kimlik değiştirmek için numara mı? Tam bilinmiyor.

Son mektup

Ve “elde kalan” gencecik Necdet Adalı, 12 Eylül 1980 darbesinden hemen sonra, “bir solcu ve bir sağcı hemen asılsın” emriyle, 8 Ekim 1980’de idam edildi. Son mektubunda bile suçlamayı reddetti:

“(...)Şu kısa yaşamım içerisinde hiçbir şahsi çıkar gözetmeden, ezilenler uğruna verilen mücadelede yerimi almaya çalıştım. Bundan dolayı gurur duyuyorum. Hakim sınıfların göstermek istediği gibi bizler hiçbir zaman masum savunmasız insanlara karşı katliam girişiminde bulunmadık (...)”

Geçen hafta Necdet Adalı gündeme gelince dönemin Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı Ali Fahir Kayacan medyaya bir açıklama yaptı. İdam kararını, “yakalanan” Aslan Törer’in itirafları sonucu verdiklerini açıklayarak haklı olduklarını savundu!

Şaşırtıcı mı?

Değil.

Devrimci Necdet Adalı’yla aynı gün idam edilen ülkücü Mustafa Pehlivanlıoğlu olayına da bakalım..Çünkü iki olay arasındaki ilginç benzerlikler var...

İtirafçı olmasına rağmen asıldı

Tarih 10 Agustos 1978.

Ankara Balgat semtindeki yanyana olan 5 kahvehane silahla tarandı. Kahvehanelerden 3’ü sol görüşlülerin 2’si sağ görüşlülerin gittiği yerlerdi!

Olay sırasında beş kişi öldü; onüç kişi yaralandı.

Katliamı gerçekleştirenler Mustafa Pehlivanlıoğlu ile İsa Armağan yakalanıp 18 Ekim 1979’da Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi’nce idama mahkum oldular. Askeri Yargıtay kararı, Necdet Adalı’nın idamıyla aynı gün 16 Temmuz 1980’de onadı. 10 gün sonra Mustafa Pehlivanoğlu ve İsa Armağan Mamak Cezaevi’nden kaçtılar.

Pehlivanlıoğlu Kütahya Çal ilçesinde yakalandı.

İsa Armağan’ın son görüldüğü yer Kayseri Yahyalı ilçesi oldu.

Pehlivanlıoğlu 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, 22 Eylül’de itirafçı oldu; tüm bildiklerini anlattı. “Benim de karıştığım Balgat Olayı Abdullah Çatlı’nın emriyle gerçekleştirildi. Bizimle Balgat Olayı’na karışan Haydar Şahin 2-3 ay sonra çok şey bildiği için Abdullah Çatlı tarafından öldürüldü.”

Pehlivanlıoğlu; itirafçı olmasına, kendini yakalayan Dürüst Oktay adlı komiser ile davanın askeri savcısının çabalarına rağmen idam edilmekten kurtulamadı. Bir itirafçının asılması ilk kez oluyordu!

İsa Armağan’ı tanımıyorlar!

Mustafa Pehlivanoğlu’nu azmettirdiği ve eline silah verdiği iddia edilen İsa Armağan İran’daydı. Ekim 1981’de sınırı izinsiz geçmek suçundan 3 aya mahkum oldu. Mahkumiyetini tamamladıktan sonra Türkiye’ye iade edildi. Ancak sınır polisi sahte kimlikli bu kişinin İsa Armağan olduğunu anlamayınca serbest bırakıldı! Tekrar İran’a kaçtı. Yine yakalanıp Uzuniya Cezaevi’ne konduğunda İnterpol Türkiye’yi uyardı; Türk polisi İsa Armağan’ın parmak izini gönderene, Adalet Bakanlığı iadesini isteyene kadar İsa Armağan ortalıktan kayboldu.

Yıllar sonra, Soğuk Savaşın bitmesiyle 1992’de Almanya’da ortaya çıktı. Gladio’nun Türk tetikçilere artık ihtiyacı kalmamış mıydı? 1995’te Türkiye’ye iade edildi. Sonra çıkarılan afla Bandırma Cezaevi’nden salıverildi.

Gelelim sonuca

Acı olayların yaşandığı bu dönemi bıkmadan usanmadan mercek altına almalıyız. Ne yazık ki Susurluk meselesinde bir arpa boyu yol alındı. Ergenekon ise, Okyanus ötesi stratejik planların, iç siyasetin kurbanı oldu; muhalefeti susturmanın aracı haline getirildi. Bu göz boyamalar bazılarını ikna ediyor olabilir.

Ancak dün, 12 Eylül darbesini meşrulaştırmak, kabul görmesini sağlamak için şiddetin artırılmasını organize eden NATO gölgesindeki Gladio açığa çıkmadan bu meseleleri çözemeyiz. Bu konuda bu sayfada yeteri kadar yazdım; tekrarlamaya gerek yok artık.

Diğer yandan...

Adı, sanı, partisi ne olursa olsun kimse ölülerimiz üzerinden siyaset yapmamalıdır.

Hele hele kimse anayasa referandumunu “12 Eylül darbesiyle hesaplaşıyoruz” şovuna dönüştürmemelidir.

Bakınız...

Size son bir olay yazarak konuyu kapatayım:

“Vietnam Savaşı kahramanı” Robert Commer başkanlığında Türkiye’ye gelen ABD heyetine, 12 Eylülcüler iyi niyetlerini göstermek için bakın ne yaptılar:

Heyetin geldiği gün; yani, 26 Haziran 1981’de, Kadir Tandoğan ve Ahmet Saner’i alelacele idam ettiler.

Suçları; Anayasa’nın değiştirilmesine olanak sağlamak için CIA Subayı Sam Novello’yu öldürmekti!

Anayasayı değiştirmek için idam edilen Kadir Tandoğan idam sehpasını tekmelemeden önce şu sözleri haykırdı: “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası hiçbir zaman emekçilerin hizmetinde olmamıştır.”

Kadir Tandoğanların bu referandumdaki oylarının ne olduğu bellidir; tv’lere çıkıp sol adına “evet” propagandası yapmak, bırakın siyaseti ahlaken de doğru değildir.

Soner Yalçın
Odatv.com

POLİSLERİN ELİNE DEMİR ÇUBUĞU KİM VERDİ

Haberler doğruysa, Çetin Doğan’ı tutuklamak için gelen polisler demir çubukluymuş... Bu polisleri bu kadar başı boş kim bıraktı? Hukuk’un olmadığı her yerde herkese hak doğar. Bunun adı ya devlet başa ya kuzgun leşe’dir. Polislerin eline demir çubuğu kimler verdi, Pensilvalya’dan mı Amerika’dan mı Tayyip Erdoğan’dan mı, kimden, kamuoyunun tanıdığı bu polisler müriddir emir almadan çalışmaz... Eline demir çubuk aldığına göre bayağı delikanlı olmalı. Sınav sorularını çalıp polis hakim olanlar, sahipsiz köylerden çocukları dersanelere doldurup sonunda polis hakim yapanlar, en sonunda, demir çubuklarla askere karşı ayaklandılar demek. Demek iş buraya kadar geldi. O polisin gözleri mi karardı yoksa. Hani bugünlerde asker görenlerin gözleri kararıyor... Eline çubuk alanlar ya da o çubuk’u birilerinin eline verenler bizim cesetlerimizi çiğnemeden o çubukları kullanamazlar. Hukuk böyle bir çubuktan bahsetmiyor, yoksa o polis on bin kişinin okumadığı Taraf Gazetesi, Yedi yüz bini bedava satılan Zaman Gazetesi’nin gücüyle mi o çubuğu eline geçirdi? Benim vergilerimle maaş alıyor sonra kimlerden emir alıp askere çubuk gösteriyorsun? Yoksa birileri Türkiye’de ışıkları söndürdü de haberimiz mi yok. Bu çubuklar ışıklar çoktan söndürüldü ve heyhat biz zavallılar hala belki birazcık devlet hukuk bir yerlerde kalmıştır diye boşuna mı bekliyoruz, o çubuğu kaldırdığınız an başka bir halk başka bir ülke yola çıkar haberiniz olsun. Yoksa o polis bey gün ortasında askere meydan dayağı mı çekecekti... Yoksa falakaya mı yatıracaktı... Bu devletten maaş alan herkes, cumhurbaşkanından esrar arayan polis köpeklerine kadar herkes, o demir çubuk’un ne olduğunu infial içindeki halkımıza anlatsın... O çubuk ‘halkı galeyana getirmek halkı infiale sürüklemek’tir, hukuk bitti devlet bitti demektir. İnceleyelim bakalım o çubuk haberi doğru mu, doğruysa, 12 Eylül referandumunu hiç beklemeyelim, biz de başımızın çaresine bakalım. O demir çubuk varsa ve birileri ona göz yumuyorsa, sadece hukuk’un değil bağımsız topraklarımızın her ferdinin düşmanı olacak, duydunuz mu Cumhurbaşkanlığı makamı, duydunuz mu Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık makamı... Ajanların tertiplerin ve iftiraların sürüklediği bir ülkede yaşamaktan yorulduk yetmedi şimdi birileri çubukları eline almaya başladı demek... Sen çok yaşa Cumhurbaşkanım, çok yaşa Tayyip Erdoğan...

HİZBULLAH'TAN BAHSEDEN YOK
Oysa başka bir şey yazmak istiyordum. Derin Devlet denince bu ülkede herkesin aklına ilk gelen Hizbullah ve onların Güneydoğu’da yüzlerce insanı domuz bağıyla öldürmesi.. Gelmiş geçmiş dünya tarihinin en vahşi evet tüm dünya tarihinin en vahşi cinayetlerini işleyen Hizbullah’tan bugünlerde hiç bahseden yok.. Yüzlerce insanı kaçırıp sığınaklarda boğazladılar, kimdir bunlar.. Devlet mi kurmuşmuş örgütmüşmüş nemişmiş bileniniz var mı?.. Sekiz yıllık iktidarınızda Hizbullah’ın cinayetlerinden tek cümleniz niye olmadı, ucu size dokunur mu diye mi, sekiz yıllık iktidarınızda Malatya ve Trabzon’daki rahip cinayetleri, Hrant, Hablemitoğlu, Uğur Mumcular, hangi cinayetleri çözdünüz... Hiçbirini... Geçin hepsini şu Madımak’ın arkasına ulaştınız mı? Hiçbir ipucu yok ortalıklarda ve sekiz yıldır sadece kakaradan laf yuvarladınız. Bir buçuk milyon insan cemaatin ve sizin en sıkı ABD dostluğunuzla öldürüldü, ağlamadınız, Hazreti Ali’nin türbesi bombalandı, ağlamadınız, Madımak’a ağlamadın, Hizbullah’ın cinayetlerine ağlamadın, albaylar onur intiharıyla öldü ağlamadın, rektör yardımcısı kendini öldürdü ağlamadın, Kuddusi Okkır gözler önünde ihmalden kasıttan öldü ağlamadın... Senin ismin belli tipin belli nerden geldiğin belli, daha geçen sene Suriye sınırlarını İsrail’e satıyordun bugün Necdet Adalı, Mustafa Pehlivanlı’ya ağlıyorsun.

Madem ağlamak diye bir şey var, şehit evlatlarına ağlayan annelerin görüntülerini niye yasakladın, niye RTÜK’ü devreye sokup ‘halkı galeyana getiriyor’, ağlama görüntüsü ekranlarda verilmesin diye onlarca meclis konuşması yaptın... Yasak koymakta haklıymış, başbakan ağlayınca ‘galeyana’ kapıldık, arkasından hangi dümen hangi fırıldak tezgahları devreye girecek diye…

Sekiz yılın sekizi de asrı saadet dönemi, özgürlükler ülkesi olduk, şu Mehmet Ağar’la Erkan Mumcu tam birleşeceksin ne oldu da ‘parti dağıldı’... Şu Erbakan ve oğlu gibi yetiştirdiği Numan Kurtuluş arasında ne oldu da ‘parti dağıldı’, şu Muhsin Yazıcıoğlu’na ne oldu da ‘partisi silindi’, şu Sinan Aygün de mi bir parti kurma hazırlığı içindeydi, ne oldu, şu Haberal’ın çevresinde ya da şu Kamuran İnan’lar da parti mi kuruyordu ne, bir yarısı içeri alındı, şu Doğu Perinçek bir parti başkanıydı içerde, Tuncay Özkan da parti kurmayı deniyordu hala içerde, şu Baykal’ın tüm hayatında oy oranları ilk defa ve nihayet yükseliyordu ki Baykal perişan edilip gömüldü, şu ART TV sahibi Mustafa Özbek’in de bir Türkiyem Grubu vardı, ne oldu, içerde..

Parti, örgüt, dernek, toplanma, muhalefet yapma, direnme, haklarını savunma ‘gücü’ ‘direnci’ eline geçiren, muhtemel, potansiyel, yüksek bir olasılık, kim taşıyorsa, herkes ya içerde ya bir gizli güç dağıttı... Yetmedi hukuk’u yargıyı piç ettiniz yetmedi makamında cumhuriyet savcıları tutukladınız yetmedi yüzlerce asker yazar, yetmedi sabahın dördünde kanser hastası Türkan Saylan’ın evine girdiniz, ne buldunuz, iddialar vardı ne oldu, Erol Manisalı’nın İlhan Selçuk’un Kanadoğu’nun Kozmik Odalar’a girdiniz flaş flaş şok şok ne oldu, Bülent Arınç’a suikast yapan inek dağa kaçmış, dağ nerde?

Nesiniz siz... Bugün indim köyden, Karadeniz’in dev ağaçlarının yanından geliyorum. Halkımız sizi tanıdı, artık dünya durdukça bir daha yüzünüzü isminizi kimse yemin billah ederek beddualar ederek görmek istemiyor.

Başka şeyler de var, artık her yerde ‘soyutlandınız’. Eskiden insanlar arasında hepimiz içinde bir yerlerde konuşur yaşardınız, şimdi, halk, şunlar var ya onlar cemaatci, şu dükkan var ya AKP’li diye korkuyor ürküyor ve kendinden ayırıyor.. Uzaktan işaret ediliyorsunuz.. Şunlar şunlar var ya.. Şol cennetin ırmakları.. şo cennet’teki şo.. İşte ‘şoo’ oldunuz…Yani ‘biz’ değil, ‘içimizdeki’ değil, komşumuz değil, bizden değil.. Bizim mahalleli bizim köylü değil, hepiniz ‘şoo’ ‘şunlar’ oldunuz, soyutlandınız..

HALK SİZİ TANIYOR
Soyutlanıyorsunuz. Mesela dört beş sene önce yandaş yaygaralar şok şok asker şunu demiş bunu yapmış dediğinde halk kulak verip merakla ne oluyor diyordu, şimdi halk bütün numaraları çözdü, tezgahı anladı, istediğiniz manşetleri atın halk artık bu iftira kumpanyasını yemiyor... İftiralarınızı şok şoklarınızı flaş flaşlarınızı soyutladı, tınmıyor, oralı olmuyor, merak etmiyor, gerçek mi diye asla düşünmüyor... Sizler ülkeyi soydukça halk da sizleri içinden arasından çıkardı, uzaklaşıp, soyutluyor... Hangi şehre gitsem ‘bir gitsinler Allahım’ feryatlarıyla yakarışlar...

Kenan Evren’e ihtilalin o günleri biat eden mektup yazan cemaatciler, Kenan Evren’i evliya yerine koyan İslamclıar, şimdi 12 Eylül’ü yargılayacakmış.. 28 Şubat’ın Çevik Bir’ine tek laf edemeyen, 27 Nisan’ın kahramanı Büyükanıt’ın altına milyon dolarlık araba çekenler, darbeleri sorgulayacakmış... İşte dört bucak kahve kahve anlatılıp halkımızın eğlendiği konular.. Neler anlatıyorlar, bu deliler diyorlar, Ermeni’yle protokol imzaladı Ermeniler’den kazık yedi, PKK’yla el altından anlaştılar PKK’dan kazık yediler, İsrail’e arabuluculuk yapıyorlardı İsrailliler kazıkladı, Kıbrıs’ta Annan planıyla kazıklandılar, Avrupa Birliği’nde yüzlerce kez gidip gelip çocuk gibi sözlerle kandırılıp kazıklandılar... Bir insan bu kadar kazık yer mi, bu kadar çocuk yerine konur mu, bu kadar küçük düşer mi, düşer… Çünkü bunlar siyasi bir hükümet değil bunlar insan değil, bunlar halk hiç değil, bunlar canlı yaşayan ottan böcekten mahlukattan değil...
Bunlar sadece ‘plan’... Üstelik başkalarının birilerinin ‘planı’... Yırtılıp atılacakları günü bekliyorlar.

Tıpkı Sırplar Boşnaklar’ı soykırımdan geçirirken, Boşnaklar’ın direnci iyice kırılsın, sonra bizim boynumuza sarılsın diye katliamlara seyirci kalıp bekleyen Amerika gibi... Omurilik direnç iyice kırılsın, komutanlar dize gelsin, tıpkı Baas’a karşı İslamcılar’ı kullandıkları gibi... Bir çok coğrafya parçasında kusursuz işlemiş bu planın bir yanlışı var, burası Balkanlar ya da Orta-Doğu değil, bu toprağa bağımsızlığı batılılar bahşetmedi, bu ülkenin haritasını efendiler çizmedi, bu topraklarda bağımsızlığı tatmış ve seksen yıldır kavgasını veren bambaşka bir halk var... Bu halk Amerikan Planı’nı işlem tamam deyip yırtma şansını Amerikan ajanlarına bırakmayacak, bu planı Türk halkı bilekleriyle yırtıp tarihin çöplüğüne atacak... Hayır, ona yanmıyorum, bağımsız cumhuriyete demir çubuk gösterenler bir de kalkmış ‘kandiliniz mübarek olsun’ mesajı atıyorlar cep telefonlarına... Sizin bir kandiliniz var mı? Siz oturup bunu düşünün, yolsuzluk, ihaleler, üç kağıt, nursuz gelip şerefsiz gidiyorsunuz, sizin bu topraklarda ‘kandiliniz’ kalmadı, zaten cemaatciler evanjelist dini yorumlara çoktan başladı…

Nihat Genç
Odatv.com