"Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” diyecektir. Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir." İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!"

13 Eylül 2010 Pazartesi

ARTIK ÖNÜMÜZDE BU TÜRKİYE VAR

Bir referandum süreci daha sona erdi ve AKP anayasa değişiklikleri kabul edildi. Sonuçların Yüksek Seçim Kurulu tarafından Resmi Gazete’de açıklanmasından itibaren değişiklikler yürürlüğe girecek.

Başta siyasiler, “evet’çi” cephenin yürüttüğü propagandalar yalan, demogoji, tehdit ve şantajla doluydu. Yapılan baskılar o düzeye çıktı ki, mahalle ya da toplumsal baskıya dönüşüp, gözdağı verme, korkutma aşamasına kadar geldi.

Her şeyden önce değişikliklerin tümünün tek oylamaya sunulması, halkın iradesine saygısızlık ve o irade üzerine ipotek koyma anlamı taşımaktaydı. Yargı bağımsızlığını yok edip AKP yargısı yaratacak değişiklikler, “temel hak ve özgürlükleri geliştiriyoruz” ile “sendikal hakları artırıyoruz” tezgahlaması ile halkın gözünden kaçırıldı.

TEHDİTLER TUTTU
Başbakan ve bakanların tehdit edici söylemleri, çeşitli toplum kesimleri üzerinde büyük bir baskı oluşturdu. Başbakan;

“Dostluğumuz ne kadar değerliyse, düşmanlığımız da o kadar şiddetlidir”,
“Bitaraf olan bertaraf olur”,
“Hayır diyenler darbecidir”,
“Hem hayır diyeceksiniz, hem toplu sözleşme isteyeceksiniz”,
“Bugün evet diyenlere sessiz kalanlar, yarın huzurumuza geldiğinizde biz de size sessiz kalırız”,
“Hayır cephesinde CHP, MHP, BDP, TKP, İP, YARSAV ve çeteler var”,
“Dedelerden talimat alma devri bitiyor.”

Söylemleriyle, bir yandan hayır diyen tüm yurttaşları darbecilikle suçlarken, öte yandan iş adamlarını ve YARSAV’ı yok etmekle tehdit etti, meslek odalarını ve kamu görevlilerini uyarmaktan, Alevileri karşısına almaktan çekinmedi.

İŞ ALEMİ YANAŞIK DÜZENDE
Sanayi ve Ticaret Bakanı “Referandumda hayır çıkarsa iş adamları beni aramasın” deyip, bu tehdide katıldı.

AB üyelik sürecinden sorumlu Devlet Bakanı Egemen Bağış, iftar çadırında yaptığı konuşmada, “Bu paketin içeriğini okuduktan ve ülkeye neler kazandıracağını gördükten sonra bu pakete ‘hayır’ diyenlerin ya aklından zoru vardır ya da vatan sevgisiyle ilgili bir sıkıntısı vardır” diyerek, kendisi gibi düşünmeyenlere hakaret etti.

“Evet” kampanyasına destek veren Fethullah Gülen, önce “herkes hatta mezardakiler bile bu değişikliklere evet oyu vermeli” derken, sonra bununla da yetinmedi ve evet’çilere bir de görev verdi: “Herkes en az 10 kişiyi sandığa götürüp evet oyu kullandırmalı”.

HAK-İŞ Başkanı’nın, işadamlarını kastederek, “Anayasa değişikliğine sessiz kalanlar sivil toplum konsomatrisidir” suçlaması, AKP’ye destek vereceğim diye yaratılan başka bir rezaletti.

BEDELLİ ASKERLİĞİN BEDELİ
Baskılar yalnız söylemlerde kalmadı, eylemlere de yansıdı.

Kışlaya politika girmesin diyenler, Bayram ve Cuma namazları sonrası cami avlusunu “evet” mitingi alanına dönüştürmekten çekinmediler.

İftar sofraları ve türbe ziyaretleri “evet” mitingine dönüştürüldü.

Oy avcılığı için bedelli askerlik ısrarla gündemde tutuldu; prim ve vergi borçlarının yeniden yapılandırılması sözleri verildi; esnaf kredilerinin faizleri düşürüldü; üniversite harçlarına zam yapılmadı.

AFİŞ ASANA 250 LİRA
Tüm bilboardlar “evet” afişleriyle donatıldı. Evlerine “evet” afişleri asanlara 250 TL verildiği söylendi.

Başbakan muhtarlara “evet” denilmesi çağrısı içeren yazılar yazdı. Valiler ve kaymakamlar sosyal yardımlaşma fonu kesesinin ağzını sonuna kadar açtılar; kömür, gıda, para yardımları hız kazandı.

Kaymakamların köy muhtarlarına, “şayet köyden evet oyu çıkmazsa KÖYDES projesinden yararlanamayacakları” baskısı yaptığı basında yer aldı. (Sözcü, 02.09.2010)

Yandaş medyanın yoğun “evet” programları RTÜK tarafından görmezden gelinirken, karşıt görüşü savunan medya organlarına ceza yağdı.

Bir cemaat lideri “Referandum günü sandığa gitmek yerine umreye gitmek büyük vebaldir” diyerek “evet” propagandasında dini kullanmaktan çekinmedi.

Kısaca tüm Devlet olanakları ve gücü “evet” lehinde kullanıldı.

KİM TEKME TOKAT YEDİ
Bununla da yetinilmedi, baskı şiddete dönüştü. Denizli’de evinin karşısındaki “evet” afişini indirmeye çalışan emekli öğretmen, İstanbul Bahçelievler’de ve Ümraniye’de “hayır” bildirisi dağıtan CHP kadın kolları üyeleri ile Yeni Parti gençlik kolları üyeleri, sopalı saldırıya uğrayıp acımasızca dövüldü. Gaziantep’te üzerinde “hayır” yazan tişört giyen bir genç ile İzmir’de “hayır” çıkartması yapıştırmaya çalışan Türkiye Gençlik Birliği üyeleri polis tarafından gözaltına alındı.

Polis, “evet” propagandası yapanlara göz yumarken, “hayır” kampanyası yürütenlere göz açtırmadı.

Kamu yararına çalışan dernek statüsünde olduğu gerekçesiyle Atatürkçü Düşünce Derneği ve Halkevleri’ne propaganda yasağı getirilirken; her biri aynı statüde bulunan Türkiye Yazarlar Birliği, Müstakil Sanayici ve İşadamları Derneği (MÜSİAD), Türkiye İşadamları ve Sanayicileri Konfederasyonu (TUSKON), Fakir ve Muhtaçlara Yardım Derneği, İlim Yayma Cemiyeti, Anadolu Sakatlar Derneği ve Kızılay’ın, kısaca siyasal iktidara yakın vakıf ve derneklerin “evet” kampanyasına göz yumuldu.

İşte bu baskılar sonucu, AKP anayasa değişiklikleri halkoyunda kabul edildi.

REFERANDUMA BİLGİSAYAR KATKISI VAR MI
Bu sonuca elektronik sisteminin katkısı oldu mu, onu bilemeyiz. Ancak bu konuda iki hususu hatırlatmak isteriz. CHP Adana Milletvekili Tacidar Seyhan’ın, halkoylamasında seçim sistemine müdahale edilerek, yazılımın % 52-53 “evet”e göre programlanacağı; oy kullanmayanların bir kısmının kullanmış gibi gösterilerek “evet” hanesine kaydırılacağı kuşkusu bulunduğunu dile getirdiği gazetelerde yer aldı.

Arkasından, daha halkoylaması yapılmadan ve sonuç belli olmadan, sanki değişiklikler kabul edilmiş gibi, Adalet Bakanlığı’nın, HSYK’na seçilecek 1. sınıf yargıç ve savcılar için çalışma başlattığı, adliyelere ve bölge idare mahkemelerine gizli listeler dağıttığı ve seçilmesini istediği kişileri empoze etmeye çalıştığı, YARSAV Başkanı tarafından açıklandı.

Son olarak, kırsaldaki kadın seçmenin, cemaat ve tarikat üyelerinin ve aşiret mensubu seçmenlerin, ne yazık ki oylarını kendi iradeleriyle kullanmadıklarını da eklemek isteriz.

ANAYASA MAHKEMESİ AKP’LİLEŞECEK Mİ
Ve sonuç…

1) Anayasa Mahkemesi yönünden:

Bu sorunun ilk yanıtını Başbakan’ın İzmit mitinginde yaptığı konuşmada bulmaktayız. Diyor ki Başbakan; “İnşallah 12 Eylül milat olacak. Hukuk, adalet, sosyal devlet adına yeni bir başlangıç olacak. Daha kapsamlı bir anayasa için önemli bir adım olacak. Bu yaptığımız değişiklik her şey değil. 2011 genel seçimlerini de farklı kazanacağız. Daha farklı, daha güçlü geleceğiz. O zaman anayasa üzerinde yapacağımız değişikliğin kilidini oluşturuyor. Şimdi bu adımı atıyoruz.”

Yani bundan sonra, Türkiye Cumhuriyeti’ni daha İslami bir yapıya kavuşturacak, federasyon ve bölünme getirecek, başkanlık sistemini kabul edecek anayasa değişiklikleri yapılacaktır. Ancak, bu değişikliklere “dur” diyecek bir Anayasa Mahkemesi bulunmayacaktır. Böylece, “ulus devlet”, “üniter devlet”, “laik devlet” yapısına veda etmek, bölünmüş bir ülkede “ılımlı İslam Cumhuriyeti” rejimini yaşamak zorunda kalınacaktır. Belki de bu değişikliklerin çoğu, Anayasa Mahkemesi’nden geri dönmeyeceğinden emin oldukları için, yasayla gerçekleştirilecektir.

“Laiklik” ve “bölünmez bütünlük” ilkelerine aykırı eylemlerin odağı olan bir siyasal partiyi kapatacak bir Anayasa Mahkemesi de bulunamayacaktır.

Kararlarıyla çağdaş, laik, aydınlanmacı Türkiye Cumhuriyeti rejiminin sürmesini sağlayacak bir Anayasa Mahkemesi’nden yoksun kalınacaktır.

Ve son olarak, AKP, Başbakan ve bakanların Yüce Divan’da yargılanma olasılığına karşılık “kendi yargıcını” yaratmış olacaktır.

Etkili bir anayasal denetim, muhalefet ve azınlık için, çoğunluğun tahakkümüne karşı bir hukuksal frendir. Türkiye artık bu frenden yoksundur. İktidarın gücünü, demokrasiyi yok etmemesi için sınırlandıracak bir Anayasa Mahkemesi bulmak, artık olanaksızdır. Böyle bir denetimsiz sistem, sivil diktaya, parti devletine ve tek adam yönetimine yol açacaktır.

YARGIÇLAR CEZALANDIRILACAK
2) Hakimler Ve Savcılar Yüksek Kurulu yönünden:

Değişiklikler sonucu yaratılan yandaş bir HSYK aracılığıyla,

- Yargıçlar ve savcılar, cezalandırma ve ödüllendirme yönteminin de yardımıyla daha da baskı altına alınarak, bağımsız ve tarafsız karar vermeleri önlenecek, siyasal iktidar gibi düşünüp karar vermeleri sağlanacaktır.
- Özel yetkili ve önemli yargı yerlerine yandaş yargıç ve savcılar atanacak, hatta giderek tüm yargı yerleri bu duruma getirilecektir.
- Yargıtay ve Danıştay üyeliklerine, yine yandaş yargıç ve savcılar seçilecektir.
- İdari yargının yetkisi kısıtlanacaktır.

Yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığı ortadan kalkacak, taraflı yargı “adalete güven” duygusunu yok edecektir. Yani, devlete güven yok olacaktır. Artık yurttaşlar, davalı ya da davacı oldukları zaman “adalete” değil, “AKP’ye” sığınacaklardır.

Verdiği kararlarla Türkiye Cumhuriyeti’ni bir hukuk devleti olmaktan çıkarıp, bir korku imparatorluğuna dönüştürecek yargıç ve savcıların sayısı artacaktır. Yandaş yargıç ve savcılarla donatılan, bağımsızlığını ve tarafsızlığını yitiren mahkemeler ve yüksek mahkemeler, Atatürkçü yurtseverlerin, laik Cumhuriyet’i savunanların, cemaat ve siyasal iktidar karşıtlarının, hukuk ve ceza davaları yoluyla tam anlamıyla kabusu olacak; bu gibiler tümüyle sindirilip yok edilecektir. Bu yolla bir suskunlar ülkesi yaratılacaktır. Bunun için Hanefi Avcı’nın şu sözünün belleklere kazınması gerekir: “Özel yetkili mahkemelerin yargıç ve savcıları emsalleri ile değiştirilmezse, cemaat karşıtlarının özgürlükleri ve yaşamları güvencede olamaz.”

Tarikat ve cemaatlerin gölgesindeki siyasallaşmış bir yargının adaleti gerçekleştirmesi beklenmemelidir. Siyasal iktidardan yana taraf olan bir yargı, yurttaşların hak ve özgürlüklerini değil, yandaşı olduğu siyasal iktidarın ve onun mensuplarının çıkarlarını koruyacaktır.
Yaratılan yandaş yargı sayesinde Ergenekon, Deniz Feneri, yolsuzluk dosyaları AKP’lilerin istedikleri biçimde sonuçlanacaktır. Artık AKP’liler “yargıya güvenecekler”(!)dir.

Yasal ve hukuksal olmayan telefon ve ortam dinlemeleri; özel yaşamın gizliliği hiçe sayılarak medyaya servis edilen ses ve görüntü kayıtları; usulün hemen tüm kurallarına aykırı ev baskınları, gözaltına almalar ve tutuklamalar; tutukluluğun cezaya dönüştürülmesi; Türk hukuk tarihinde ilk kez, yüksek yargıya alt mahkemelerin başkaldırması; Yüksek Askeri Şura toplantılarından çok kısa süre önce ya da toplantı sırasında verilen “yakalama” ve “ifadeye çağırma” kararları, bu değişiklikle yargının ne duruma geleceğinin göstergeleridir.

KAMPLAŞMA DERİNLEŞECEK
Özelleştirmelerin 31 milyar dolara denk düşen % 78.8’lik bölümü, yargının tüm hukuksal direnmelerine karşın AKP iktidarı döneminde gerçekleştirilmiştir. Yine 80 yıllık Cumhuriyet döneminde yabancılara ancak 1 milyon metrekare toprak satılmışken, AKP döneminde yabancılara yapılan satış 54.5 milyon metrekareye ulaşmıştır. Bu anayasa değişikliğinden sonra, önünde yargı denetimi kalmayan özelleştirmelerde ve satışlarda patlama yaşanması kaçınılmazdır.

Daha önemlisi toplum, kamplara ayrılacak ve bölünecektir. Bu bölünme şimdi bile yaşanmaktadır. Laik-Dinci, Türk-Kürt, Sünni-Alevi bölünmesi toplumu sarmıştır. Yargıda bile “bizden-öteki” ayrımı yapılmakta, öteki’ne güvenilmemektedir. Bir yanda Batı’dan destek alan şeriatçı, bölücü/ayrılıkçı, 2. Cumhuriyetçi, liberal solcu güç birliği; öte yanda laik, demokratik Atatürk Cumhuriyeti’ni yaşatmaya kararlı yurtseverler.

İRANLAŞMA YOLU AÇILDI
Bu değişikliklerden sonra, Cumhurbaşkanlığı, TBMM, Hükümet, Ordu, yargı, üniversiteler, güvenlik güçleri, istihbarat örgütleri, medya, sivil toplum örgütleri ve sermaye, doğrudan ya da dolaylı biçimde AKP’nin kontrolüne girecektir. Bugüne kadar muhalefeti dikkate almayan, farklı görüşlere hoşgörü göstermeyen, kendi iradesini milli irade olarak gören, basın özgürlüğünü tanımayan, özel yaşamın gizliliğine saygı duymayan siyasal iktidar, bundan sonra, ele geçirdiği yargıyı da kullanarak daha da otoriter bir yönetime kayacaktır. Nitekim bunun sinyalini İçişleri Bakanı vermiş, “Bu paket yasalaştıktan, anayasaya girdikten sonra farklı bir Türkiye olacak” demiştir.

İnsan hakları savunucusu, Nobel ödülü sahibi İranlı yazar Şirin Ebadi ile bitirelim. Ebadi, “İran’da İslamcı rejimin” ilk adımı yeni bir anayasa yaparak attığını, anayasal düzenin “birkaç kişinin eline geçtiğini” söylüyor ve bu anayasal düzen hakkında şunu vurguluyor; “Yüce lider, yasama, yürütme ve yargı güçlerini elinde tutuyor, parlamentoya, halka ya da başka yasal bir kuruma hesap vermiyor”. Ebadi’ye göre, Türkiye’de İran’ın yolundan yürüyor.

Bülent Serim
Anayasa Mahkemesi Eski Genel Sekreteri
Odatv.com

10 Ağustos 2010 Salı

12 EYLÜL’DE NASIL BİR TUZAK PLANLANIYOR?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan Dolmabahçe-Bomonti tünelinin açılışında, “12 Eylül’de yapılacak referandumla 12 Eylül darbecilerinin ve onların yardımcılarının hesap vereceğini” söylemiştir. (Vural Savaş, Sözcü, 23.07.2010) Başbakan’ın söylemi, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kaldırılmasına dayanmaktadır.

Bu söylem gerçeği yansıtmamaktadır. Çünkü, geçici 15. madde kaldırılarak “12 Eylülcülerden” hesap sorulabilmesi hukuken olanaklı değildir. Açıklamaya çalışalım…

1) Öncelikle belirtmek gerekir ki, AKP, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin kaldırılmasını, 12 Eylül’le hesaplaşmak için değil, kendi sivil dikta rejimini sağlayacak yargı darbesine ilişkin değişiklikleri gözden kaçırmak ve bu yolla referandumda “evet” oyu çıkması için araç olarak kullanmıştır. Yani bu geçici maddenin kaldırılması bir “tuzak” değişikliktir.

Çünkü, geçici 15. maddenin yürürlükten kaldırılması 12 Eylülcülerin yargılanmasını sağlayamaz; buna hukuken olanak yoktur.

Her şeyden önce geçici 15. madde bir “af normu” niteliğindedir. 12 Eylül’ü yapanlar için af getirmiş, eylemi suç olmaktan çıkarmıştır. Geri dönüp, “affı kaldırıyorum, eylemi yapanları yargılayacağım demek” olanaksızdır. Aleyhe düzenleme içeren yasaların geçmişe yürümedikleri bilinen bir hukuk ilkesidir. Geçici 15. maddeyi kaldıran yasa da yürürlüğe girdikten sonra hüküm ifade edecek, geçmişe yürümeyecektir.

İkinci olarak, Anayasa’nın 38. maddesine göre, hiç kimse “işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanunun suç saymadığı bir fiilden dolayı cezalandırılamaz”. Türk Ceza Yasası’nın 7. maddesinde de, “işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz” kuralına yer verilmiştir. Yine TCY’nın 7. maddesinde, “suç işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır” denilmektedir.

Bu kurallar karşısında, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin yürürlükten kalkmasıyla “12 Eylül darbecilerinin ve onların yardımcılarının hesap vereceğini” iddia etmek, hukuk bilmezliğin itirafından başka bir şey değildir. (Vural Savaş, Sözcü, 23.07.2010) Bu yolla, hukuk bilmeyen bilmemesi de doğal olan halk etkilenmeye çalışılmaktadır.

Ayrıca belirtmek gerekir ki, TCY’nın 71, 68 ve 311. maddeleri uyarınca olayda zamanaşımı süresi de dolmuştur. (Av. Uğur Yetimoğlu, Cumhuriyet, 03.08.2010) Bu nedenle de, 12 Eylül darbesini yapanları yargılamak olanaksızdır.

Bu hukuksal nedenler, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin yürürlükten kalkmasıyla “12 Eylülcülerden hesap sorulamayacağını” ortaya koymaktadır.

2) Aslında bunu Sayın Başbakan da bilmektedir. Başbakan’ın bildiğini Fethullah Gülen, açıkça dile getirmiş ve “Referandumun sadece 12 Eylül’ün kirlerini temizlemeye ve darbecilerle hesaplaşmaya vesile gibi gösterilmesi doğru değildir. Bu sayede darbecilerden intikam alınacağını düşünmek yanlıştır” (Cumhuriyet, 02.08.2010) diyerek, tarikat ve cemaatleri koruyup kollayan, bu yolla ivme kazanmalarına yardımcı olan 12 Eylül yönetimine sahip çıkmıştır.

Bu söylem, Başbakan’ın özde 12 Eylül yönetimiyle hesaplaşmak amacında olmadığı, geçici 15. maddenin yürürlükten kaldırılmasının “tuzak” düzenleme olduğunu ortaya koymuştur. Çünkü hiçbir tarikat ve cemaat mensubu kendilerine yardımcı olan ve bugünlere gelmelerini sağlayan bir yönetimden hesap sormaz.

3) Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Yalova Marina’daki toplu açılış töreninde yaptığı konuşmada, “Askeri darbelerde nice delikanlılarımız darağacında sallandırıldı, asıldı” diyerek, daha önce parti grubunda yaptığı gibi 12 Eylül’deki idamları, dolayısıyla 12 Eylül’ü eleştirir görünmüştür. (Cumhuriyet, 24.07.2010)

Oysa Sayın Erdoğan, Refah Parti İl Başkanı olduğu o günlerde, idamların önlenmesi için kendisini ziyaret edenlere, “Haşa idam cezalarının kaldırılması söz konusu değildir… Biz kısmet olur iktidara gelirsek Fatih Sultan Mehmet kanunlarını getireceğiz. Düzenin kurulması için idam cezalarının devam etmesini sağlayacağız” diyebilmiştir. (Cumhuriyet, 24.07.2010) Bu saptama da, geçici 15. maddenin kaldırılmasının bir “tuzak” değişiklik olduğunu göstermektedir.

4) 12 Eylül döneminde yapılanlar ile AKP iktidarının son üç yılında yapılanlar arasındaki benzerlikler, amacın “12 Eylül’den hesap sorulması” olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.

Gerçekten, 12 Eylül 1980’de yapılan darbeden sonra askeri rejim tüm karşıtlarını tutuklatmış, o dönemde insan haklarını hiçe sayan uygulamalar yapılmıştır.

12 Eylül 2010’da durum farklı mıdır? Özel yetkili mahkeme, gizli tanık ve ihbarcı uygulaması getirilerek Atatürkçü, yurtsever, AKP karşıtı aydınlar, akademisyenler, gazeteciler, askerler, politikacılar, tarikat ve cemaatlerle uğraşan savcılar tutuklattırılmış, insanlar yasa dışı yollarla dinlenerek kutsal olan özel yaşamlar alt üst edilmiş, temel hak ve özgürlükler, adil yargılanma hakkı, masumiyet karinesi bir yana bırakılmış, yandaş medya yardımı ile insanlar, yargısız infaza tabi tutularak suçlu ilan edilmiştir. Yargı aracılığıyla YAŞ kararlarına bile ambargo konulmuş, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin düzeni ve disiplini siyasal iktidarın çıkarı doğrultusunda yok edilebilmiştir.

Tüm bunlar, AKP anayasa değişiklik paketinde geçici 15. maddenin kaldırılmasına yer verilmesinin “12 Eylül’den hesap sorulması” amacıyla yapılmadığını ortaya koymaktadır.

5) AKP Anayasa değişikliği çalışmalarına başladığını açıkladıktan beri bu değişikliklerin Atatürk Cumhuriyeti’ni İslami Cumhuriyete dönüştürmek için yargıyı ele geçirmeye çalıştığını, değişiklik paketiyle bunun hukuksal alt yapısının hazırlandığını söyleyip durduk. Bu konudaki hiçbir söylem Fethullah Gülen’in referandumda “evet” denmesini istemesi kadar etkili olamadı, olamazdı.

Prof. Dr. Hakan Yavuz’un nitelemesiyle “AKP’yle koalisyon içinde iktidarı hedefleyen” (Leyla Tavşanoğlu ile söyleşi, Cumhuriyet, 25.07.2010), AKP ile özdeşleşen ve siyasallaşan cemaatin lideri Fethullah Gülen, “O paketin içinde milletimizin istikbali için çok önemli maddeler var; bu itibarla da değişiklik paketi bu yönüyle desteklenmeli ve ‘evet’ oyları bu niyetle verilmelidir. Değil sadece kadını erkeği, çoluğu çocuğuyla hatta imkan olsa mezardakileri bile kaldırıp ‘evet’ oyu kullandırmak lazım” diyerek (Cumhuriyet, 02.08.2010), değişiklik paketinin, Cumhuriyet rejimini daha İslami bir yapıya dönüştürülmesi, tarikat ve cemaatlerin Türkiye’yi yönetmeleri önündeki hukuksal engellerin ortadan kaldırılması yönünden ne kadar önemli olduğunu açıkça ortaya koymuştur.

Demek ki, “12 Eylül’den hesap sorma” söylemi de, değişikliklerin gerçek amacını gizlemek ve referandumda “evet” çıkmasını sağlamak için kurulan tuzaklardan yalnızca biridir.

Bülent Serim
Anayasa Mahkemesi eski Genel Sekreteri
Odatv.com

6 Temmuz 2010 Salı

ANAYASA MAHKEMESİ TÜRBAN KARARINI NASIL VERDİ

Anayasa Mahkemesi 1970’li yılların başından beri aldığı kararlarda, anayasa değişikliklerinin “şekil” yönünden nasıl denetleneceğini ortaya koymuştur. 2008 yılında alınan ve üniversitelerde türban yasağını kaldıran anayasa değişikliğinin incelendiği son karar (05.06.2008 günlü, E.2008/16, K.2008/116 sayılı bu karar 22.10.2008 günlü Resmi Gazete’de yayımlanmıştır) esas alınarak (bundan sonra “türban kararı” olarak anılacaktır) Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişikliğine ilişkin yasaları şekil yönünden nasıl incelediği gözler önüne serilmeye çalışılacaktır.

Anayasa Mahkemesi, Kuruluş Yasası ve İçtüzüğü gereği bir dosya üzerindeki incelemesini iki evrede gerçekleştirmekte; süre, yöntem, yetki ve koşul yönünden dosyada eksiklik bulunup bulunmadığını “ilk inceleme” evresinde yapmakta; dosyada eksiklik yoksa “esasın incelenmesi” evresine geçmektedir. “Esasın incelenmesi” evresinde, yasalar yönünden “şekil ve esas”, anayasa değişikliklerine ilişkin olarak da yalnızca “şekil” yönünden inceleme yapılmaktadır. Yüksek Mahkeme’nin “türban kararında” da, ilk inceleme evresinde dosyada eksiklik bulunmadığından “işin esasının incelenmesine” oybirliğiyle karar verilmiş ve “esasın incelenmesi” evresine geçilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin, 1961 Anayasası döneminde 1970’li yıllarda alınan 7 kararında (K.1970/31, K.1971/37, K.1975/87, K.l976/19, K.1976/46, K.1977/4, K.1977/117);

- Anayasal düzenin, hukukun üstün kurallarına ve çağdaş uygarlığın gereklerine aykırı düşecek biçimde yeni ilkelere bağlanamayacağı,

- Anayasa’nın 1. maddesinde yer alan “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” kuralı ile bunu tamamlayan ve Cumhuriyet’in temel niteliklerini belirleyen 2. maddesini değiştirecek derecede etkisi olacak bir değişiklik yapılamayacağı,

- Çağdaş anayasaların, kuruluş felsefesine uygun böyle ilkelerle oluşturulan anayasal düzeni koruyan ve güvenceye alan kurallarla kurumlara yer verdiği,

- Anayasa değişikliğine ilişkin tekliflerin, her şeyden önce Anayasa’nın başlangıç bölümü ile 1 ve 2. maddelerinde yer alan ilkelerde en küçük bir sapmayı ya da değişikliği öngöremeyeceği; değişikliklerin bu ilkelerin tümünü ya da birini hedef alması durumunda teklif edilemeyeceği ve TBMM’nde kabul edilemeyeceği; teklif ve kabul edilmeleri durumunda ise “şekil” koşuluna aykırı olacağı,

yargısına varılmıştır. Bu kararlarla oluşan yargı, aynı kuralları içeren ve Atatürkçü Cumhuriyet rejimini koruma bağlamında aynı hukuksal güvencelere sahip olan 1982 Anayasası döneminde de geçerlidir. Nitekim bu kararlara, “türban kararında” da yer verilmesi varılan bu sonucu pekiştirmektedir.

Anayasa Mahkemesi, “türban kararında” esasın incelenmesine ilişkin ikinci evrede, Anayasa’da yapılan değişikliği öncelikle “teklif edilebilirlik” yönünden incelemiştir. Bunu yapabilmek için de, Anayasa’yı değiştirme yetkisinin niteliğini ve sınırlarını, yasama organının kurucu iktidar karşısındaki hukuksal durumunu irdelemiştir.

KURULU VE KURUCU İKTİDAR
Öğretiye bağlı kalarak Anayasa Koyucuyu “kurucu iktidar”, Anayasa’da değişiklik yapma yetkisi bulunan TBMM’ni “kurulu iktidar” olarak ayıran Yüksek Mahkeme, kurulu iktidar olan TBMM’nin, asli kurucu iktidarın yarattığı “hukuksal otorite” sınırları içinde hareket etmek zorunda bulunduğunu, bunun, yapılan yasama işleminin hukuksal geçerlilik kazanabilmesinin önkoşulu olduğunu kabul etmiştir. Anayasa’nın 6. maddesinde, “hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz” denildiğine göre, TBMM’nin anayasal sınırları aşarak kullandığı yetki ile ortaya koyduğu yasama işlemleri hukuksal geçerlilik kazanamaz.

Anayasa Mahkemesi’ne göre, Anayasa’nın 175. maddesinde Anayasa’yı değiştirme yetkisi TBMM’ne verilmiş olmakla birlikte, kaynağı Anayasa olan bu yetkinin, Anayasa’nın öngördüğü yöntemlerle ve anayasal sınırlar gözetilerek kullanılması gerekir. Başka bir anlatımla, TBMM’nce kullanılacak yetkinin, her şeyden önce “asli kurucu iktidar” tarafından kullanılmasına izin verilen bir yetki olması zorunludur.

Anayasa’nın 4. maddesinde, “Anayasanın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” denilerek, TBMM’nin Anayasa’yı değiştirme yetkisinin sınırı çizilmiş; oluşturulan yasak alanda yetki kullanılamayacağı, kullanılırsa hukuken geçerli olamayacağı belirlenmiştir. Değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek bir Anayasa kuralına yönelik değişiklik teklifi TBMM’nin yetkisi kapsamında bulunmadığından, yetkisiz olunan bir alanda yapılan yasama işlemine hukuksal geçerlilik tanımak olanaksızdır. Salt “sayısal çokluk” da, böyle bir yasama işlemini hukuken geçerli kılmaya yetmez. Çünkü, “kurulu iktidar” olan TBMM’nin işlemlerinin geçerliliği, “asli kurucu iktidarın” öngördüğü anayasal sınırlar içinde kalması koşuluna bağlıdır.

Yüksek Mahkeme bu yargıya vardıktan sonra, Anayasa’nın 148. maddesindeki “şekil” yönünden denetimin, “teklif…şartına uyulup uyulmadığı” kuralı uyarınca, Anayasa değişikliğinde “geçerli teklif” koşulunun bulunup bulunmadığına yönelik bir denetimi de içerdiğine hükmetmiştir.
Yüksek Mahkeme 175, 4 ve 148. maddelerin birbirleri karşısındaki durumunu şöyle görmekte ve yorumlamaktadır: “Anayasa’nın yetki normu olan 175. maddesi, bu yetkinin sınırını çizen 4. maddesi ve bu sınırların dışına taşan yetki kullanımının hukuksal müeyyidesini belirleme yetkisini öngören 148. maddesinin birlikte değerlendirilmesi zorunludur.” Açık anlatımıyla Anayasa Mahkemesi’ne göre, 175. madde “yetkiyi”, 4. madde “yetkinin sınırını”, 148. madde de, “yetkiyi aşmanın yaptırımını” düzenlemiştir. Daha açık anlatımıyla Anayasa’yı değiştirme yetki sınırının aşılması yaptırımsız değildir. Anayasa’nın 11, 148 ve 153. maddeleri uyarınca, Anayasa’yı resmen yorumlamaya yetkili tek organ olan Anayasa Mahkemesi’nin bu yorumu kesin ve bağlayıcıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin koruyacağı anayasal düzen, Anayasa’nın ilk üç maddesi ile çerçevesi çizilen Atatürkçü Cumhuriyet düzenidir. Kurucu iktidarın siyasal düzene ilişkin temel tercihi ilk üç maddede, bunun somut yansımaları ise diğer maddelerde vücut bulmuştur. Bu vücudu bütün olarak görmek ve yapıyı değiştirecek dolaylı düzenlemelere de geçit vermemek gerekir.

Anayasa’nın 4. maddesi dahil, Atatürkçü düşünce sistemine dayalı Cumhuriyet düzeninde değişikliğe neden olacak düzenlemeler, kurucu iktidarın yarattığı temel anayasal düzende dönüşüme yol açacağından, kabul edilemez. Anayasa’nın ilk üç maddesinde değişiklik öngören yasama işlemleri nasıl hukuken kabul edilemezse, diğer maddelerde yapılan değişikliklerle aynı sonucu doğuran yasama işlemleri de hukuken geçerli sayılamaz.

CUMHURİYETİN SONU GELİR
Anayasa Mahkemesi, sonuç olarak bu gerekçelerle, yapılan değişikliklerin, Cumhuriyet’in niteliklerini zedeleyip zedelemediği, bu niteliklerde dolaylı yoldan içerik ve anlam farklılaşması yaratıp yaratmadığı yönlerinden incelenebileceği ve eğer yaratıyorsa, 4. maddedeki “değiştirme yasağına” aykırılık nedeniyle iptal edilmesi gerektiğine karar vermiştir.

Çünkü eğer bu nitelikteki düzenlemeler iptal edilmezse anayasal norm durumuna gelecek ve yasama işlemleri bu normlar da göz önünde bulundurularak Anayasa’ya uygunluk denetimine bağlı tutulacağından, yasal düzenlemeler ve uygulamalarla Atatürkçü Cumhuriyet’in sonu getirilmiş olacaktır.
Yüksek Mahkeme, bu sonuca vardıktan sonra türban konusunda yapılan Anayasa değişikliklerinin “içeriklerini” incelemiş; “Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen Cumhuriyet’in temel niteliklerini dolaylı biçimde değiştiren ve işlevsizleştiren” düzenlemeleri, “4. maddedeki yasağa” aykırı bularak ve 148. maddedeki “teklif koşuluna” uygun olmadığı için iptal etmiştir.

Bülent Serim
Odatv.com