Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün yeni CHP yönetimine ilişkin değerlendirmelerinin bir bölümünü yayınlamıştık. Röportajın ikinci bölümünü sunuyoruz:
"Şimdi burada Sezar’ın hakkını Sezar’a veriyoruz ve Tayyip Bey’e geliyoruz. Ne diyor Tayyip Bey? “Kılıçdaroğlu manşetlerle geldi,” diyor. Keşke bir televizyon olsaydı ve bu nüshaları gösterebilseydim. İnanılmaz bir şey var önümde. 15 Mayıs Cumartesi tarihli. Şimdi Tayyip Bey’in yaptığı islami ahlaka uyar mı? Ne demişti kaset çıkınca? “Ben emir verdim, kimse izlemesin,” dedi. Dedi mi? Dedi. Kaset dünyasında bir kere çıktı mı, iş biter. Diş macununu gibi önce sıkıp, sonra tekrar içine koyamıyorsun. Herkesin elinde şimdi, bana da göndermişler. Açıp bakmıyorum bile.
DENİZ BAYKAL AKP’Yİ DESTEKLİYORDU
Deniz Baykal son iki ay içinde AKP’ye karşı çok ciddi bir muhalefete başladı. Biz ne diyorduk? Siirt skandalı diyorduk. Tayyip Bey’in Siirt seçimleriyle parlamentoya sokulması… Bu, yeni kitabım “Fitne”de var. Türkiye tarihinde olmaz. Bunu yapan Deniz Baykal’dı diyorduk. Deniz Baykal AKP’yi destekliyordu, diyorduk. Bunları çıkartan benim. Deniz Baykal şu anda çok güzel yapıyor. Telefon da ettim, benim arkadaşım. “Çok iyi adımlar atıyorsun,” dedim. Hem ayrılması, hem gelmemesi, hem de her adımda ciddi cevaplar vermesi… İyi yapıyor. Kemal Bey’e de söylüyorum: Deniz Baykal’ın etkili olabileceği dönemlerin bittiği yanılgısına kapılmamalı. Kemal Bey’i çok seviyorum, ona yardımım olsun. Bizim yardımımız acı söyleyerek olacak. Şimdi geliyoruz.
DEVLET VARSA GÜLEN DE VARDIR
Deniz Bey ile biz arkadaşız. Onunla ayrılmıyoruz. Bir işte devlet varsa, Fethullah Gülen vardır. Fethullah Gülen’in bu tür işlerde örgütü vardır. Bunda bir kuşkumuz yok. Zaten söyledi. Bu işlerde, adliyede, emniyette, bir çok yerlerde Tayyip Erdoğan’ın, moda deyimle taşeronu, Fethullah Gülen örgütüdür. Onda hiçbir kuşkumuz yok! Ne yapmak istedi? Şunu yapmak istedi: “Ben bunu çıkartın, seyretmeyin, emir verdim,” dedi. Bir takım ahmaklar da hemen “emir verdi” dediler. Ne oluyor, artık herkeste var bu kaset! Çok mu önemli. O da zannetti ki, Deniz Baykal’ın bir bacağını kıracak, tekrar eski duruma getirecek. Oda TV’de, Deniz Baykal’ın mükemmel manevrası dediğim, budur. “Hadi” dedi. Ondan sonra da, “ben bunu tartışmam,” demesi de çok iyidir. Bırakın gazeteciler, Fikrat Bila, “Başbakan mı yaptı, hükümet mi yaptı, ortaya belgeler çıkacak da ondan sonra…” desin. Ne belgesi çıkacak? Bunun ne belgesi olur? Hikaye mi bu? Bunları bilmiyor muyuz? Şimdi bana arkadaşlarım söylüyor. “Hocam, peygamber misin,” diyorlar. Nedir? Ben şunu söylüyordum. Kemal Bey’in yarattığı bu büyük umut havasından sonra, bu iktidarın-bu hükümetin çok büyük bir provakasyon yapması lazım, bu umudu kırması lazım. Bunu söyledik. Bu ergenekon dedikleri çalışacak, dedik. Ama benim tahminim, yirmi beş tane tümgeneralden aşağısı kurtarmaz. Öyle söyledim arkadaşlara… Tertemiz Seyfi Oktay ile bir şey olmaz. Ama bunu herkes bekliyor artık. Kamer Genç söyledi bunu Seyfi Oktay’ın evinde. “Yeter, tadı kalmadı bu işin,” dedi. Bütün bu davaları bitirdi. Öbürü de öyle…
BAYKAL VE KILIÇDAROĞLU DOĞRU YOLDA
Şimdi geliyoruz bu noktaya. Ne düşündü Tayyip Bey: Ayağını kırarım, böyle devam eder. Hem Kemal Bey dostumuza hitap ediyorum, hem Deniz Baykal’a… “Ergenekon”, bizim Silivri Mahkemeleri dediğimiz ki, Erzincan’ı da içine alıyor, buradaki tutumları çok doğrudur ve bu tutuma devam etmeleri lazım. Hem de Deniz Baykal’ın yüksek komutanlık ile ilgili değerlendirmeleri, ki bu değerlendirmelerin benzerleri Odatv’de de çıkmıştı, çok yerindedir. Nedir o? Yüksek komutanlık AKP iktidarının desteğidir. “Uyuşma,” dedi Deniz Baykal. Bunu kabul edeceksiniz. Askeri mahkemeleri çalıştırmadığınız takdirde, subaylarınız hapse girer. Gayet açık. Hangi şekilde bakarsanız, ister askeri mahkemeleri çalıştırmamaya, isterseniz de subayların girmesine… Siz askeri mahkemeleri çalıştırmadığınız için, subaylar hapse giriyor. Ne demek o? Adam tatbikat yapmış, her şeyin kayıdı var. Bu bir ihtilal teşebbüsü mü, tatbikat mı, bunu kim bilir? Bunu askeri mahkeme bilir. Nasıl çocuk mahkemesi var, nasıl basın mahkemesi var, nasıl ticaret mahkemesi var, nasıl vergi mahkemesi var; bu da askeri mahkemedir. Saldıray Paşa gitmiş bir yere. “Sen askeri görevle gitmedin, Fethullah Gülen’i rahatsız etmek için gittin.” Canım, bunu da ancak asker bilir, askeri mahkeme bilir. Eğer yüksek komutanlık olarak bunu yapmıyorsanız, siz korgenerallerin tutuklanmasında hiçbir sakınca görmüyorsunuz, demektir. Dolayısıyla devam ediyoruz.
MANŞETLERE BAKIN
Şimdi geliyoruz manşetlere. Önümde bir manşet var. Bu hangisi? 15 Mayıs Cumartesi günlü Hürriyet’in manşeti. Buna Aydın Doğan, Tayyip Erdoğan prodüksiyonu deriz. Tam sayfa, iki sütun: “Atina’dan, özel olarak… Eşine ihanet eden mağdur olamaz.” Tayyip Bey “manşetlerle,” diyor, manşeti atmış. Bunları ancak ben çıkartırım Türkiye’de, onu da söyleyeyim. Bu da 16 Mayıs tarihli Hürriyet’in manşeti. İşte bir Aydın Doğan, Tayyip Erdoğan prodüksiyonu daha: “Partide olsa derhal ihraç ederim.” İl başkanları ne oldu, yola çıktılar değil mi? “Dön Baykal” diyecek zavallı il başkanları, bürokratlar. Devam ediyorum. Manşetler bunlardır. Nasıl bir korku, şu basına bakın, matbuata bakın. Tayyip Bey, “sakın izlemeyin, kaldırın,” demiş. Aynı adam bu Tayyip Bey, aynı adam.
Ayrılan başkanlık kurulu üyelerinden bir kısmı bunun üzerine Tayyip Bey’e, “bu konularda en son konuşacak insan sizsiniz,” dedirler. Bu devam edecektir. Artık ölçü gitmiş. Şahin Mengü dostum ölçü gitmiş. Önümde tam bir sayfa. Pazartesi günü söylüyor: “Biz çalışıyorduk anayasa ile uğraşırken, o başka yerdeydi.” Buna Aydın Doğan-Tayyip Erdoğan prodüksiyonu diyoruz.
Bir de benim notum var. Daha önce “Salı günü il başkanlarının toplantısından sonra belli olacak” diyen Kılıçdaroğlu adaylığını açıkladı. Tayyip Bey “manşetlerle geldi,” dedi. O bürokratik yapı birdenbire döndü. Kötü mü oldu? Sakın. Biz de bu ülkenin içindeyiz. Önder Sav hayatında bir tek iş yaptı. Ben tanırım, Önder de benim arkadaşım. Ondan her şey olur, genel sekreter olmaz. Orası boştur. “Daha önce de çalışıyordum,” dedi, “Cuma’dan beri konuşuyordum,” dedi. Tabii, bunu görünce de Kemal Bey de çok isabetli bir kararla adaylığını açıkladı. Ondan sonra Salı günü “Deniz Baykal dön” diye gelen heyetin hepsi “meee” dediler. Bürokratlar onu yapar, bürokratların tarifi gereğidir. Ben yaparım bu tarifi. Ne derim? Gayet açık: bürokrat sırtını güce dayamış bir hiçtir. Arkasındaki güç değiştiği anda döner. Bir tane saygın adam çıkmış, kutlamak lazım. İzmir il başkanı. Gelme diyelim de kibar söyleyelim… İşte bürokrat da kibarlık yoktur. Dönmee, dönmee! Utanmaz bunlar.
USUL YANLIŞ
Evvela dersin ki, “partimize çok büyük hizmetler yapmıştır. Kendi isteğiyle ayrılmıştır. Gelmeyeceğinden de eminiz. Gelmeyeceğini biliyoruz. Yeni başkanı, Kemal Bey’i destekliyoruz. Baykal da her zaman başımızdadır.” Bunu söylesen de olur. Ama öyle korktular ki! Bu manşetlerle çok haklı ürktüler. Çok doğru bir karar bu. Chp için o bürokrat il başkanları da doğru karar verdiler. Sakın yanlış anlamayın. Ama sadakate, ahlaka, politikaya uymayan bir tutumdur. Fakat sonucu iyidir. Çünkü Tayyip Bey şuna karar verdi ki, bütün imkanlarıyla referandumu “o başka yerdeydi ben çalışırken” sözüne dayandıracaktı. Ne gereği var. Kemal Bey gibi çok sevilen bir insan, bir umut gelmiş oldu. Dolayısıyla benim söylediklerim budur. Yanlış yapıldı demek istemiyorum.
GÜSEL TEKİN BANA ANLATTIKLARINI KILIÇDAROĞLU’NA DA ANLATSIN
Özetleyecek olursak, kim demiş ki Gürsel Tekin polit büroya girecek? Kendisi dedi. Bu tür şeyleri biz sol partilerde çok biliriz. Daha Gürsel Tekin bir ilçe başkanı olsun, ondan sonra. Yükselir, daha vakti var, genç. Kimse değil, kendisi çıkarttı. Belediyelere gidiyorum, dedi. Bir de sormuşlar, ben söylemeyecektim, Yargıtay’da dava var. Yazık değil mi bu partiye, o davadan beraat etsin. Önemli bir dava, önemli bir mahkumiyet. Değil mi? Ayrıca Gürsel Tekin’e tavsiyelerim var. Tayyip Bey ile ilgili bana anlattıklarını, çok önemli bilgiler vermiştir, ümit ederim Deniz Baykal’a da anlatmıştır, ona anlatmamışsa, bu tür laflar ancak kulağa fısıldanır, Kemal Bay’in kulağına fısıldamalıdır. Şimdi geliyoruz sonucumuza. Önder Bey’i de bir tarafa bıraktık. O artık bir tek milletvekili olabilir. Genel sekreterlik yoktur. Orası boştur.
Gelelim yeni genel başkana. Gayet açık olarak söyleyelim. Kurultay konuşması soldu. Ve bu kurultay konuşmasının bir kısmı doğrudan doğruya partiyeydi: “Beni seçecekseniz, ben de diyorum ki, bu parti şimdiye kadar böyle bir söz söylemedi, ben söylüyorum: Barajı indireceğim.” Bu, çok isabetlidir. Bu, kendi fikridir, önemli bir açıklamadır. Kemal Bey diyor ki, “Silivri mahkemelerini kaldıracağım.” Bu çok doğrudur. Bunları partiye söyledi. Yani bunlar DGM’dir, dedi. Benim adımı anmadı, Yalçın Küçük bunun uzmanıdır, hep orada yargılanmıştır. Özel yetkili denmesi de… Aynı DGM’dir, adı değişmiştir. Bir de zaman içinde, artık bunu söylüyoruz, subay üyeler gitmiştir. Neyi söylüyoruz? Devamlı DGM’lerde yargılandık. En iyi kararları subay üyeler verdiler. Onlar da bizi mahkum ettiler ama hiç olmazsa hukuka uyduruyorlardı. Biz şimdi subay üyeleri arıyoruz. Bu özel yetkili mahkemelerde, Silivri’de Köksal yargıcın yanında bir subay üye olsaydı, Balbay da, bizim Tuncay da çoktan çıkmıştı. Bu, DGM’dir. Kemal Kılıçdaroğlu hiçkimse ile konuşmadan partiye “ben DGM’leri kaldıracağım,” dedi. Şükranlarımızı arz ediyoruz. Gayet iyi, bütün konuşması iyi. Bunları da söylüyoruz.
KILIÇDAROĞLU SOLDAN KONUŞTU
Geliyoruz parti meclisine. Sizin kuşak ortanın solu sözünü bilmeyebilir. Türkiye İşçi Partisi ortalığı altüst etti. 1966 yılında, belleğim beni yanıltmıyorsa, İsmet Paşa Hazretleri Chp’nin başındaydı. “Biz artık,” dedi, “ortanın solu olduk.” Kılıçdaroğlu’nun kurultay konuşması solcudur. Parti meclisi ortanın soludur; İsmet Paşa’nın tarif ettiği anlamda. Merkez komitesi ortanın sağıdır. Polit büro sağdır.
ÖZTIRAK KİM
Kim bu Faik Öztırak? Partinin üç tane adamı var. Genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu; ikinci adam, genel sekreter - genel sekreterlik boş, en kibar deyimle ortanın sağıdır. Üçüncü adam saymandır. Kemal Bey’e sormak lazım nereden buldunuz bunu, ne yaptı? Üç adım mı atladı, iyi mi koşar, ne söylediğini duyan var mı şimdiye kadar, ne fikri olduğunu duyan var mı? Ben size kısa bilgi vereyim. Dedesi de aynı isimde, Faik Öztrak. Nereden çıktı, yetmiyor mu Zekeriya Öz? Yetmiyor mu M. Öz? Öztür bir de Öztrak... Bu “Öz”leri not etmiş oluyoruz. Dedesi Faik Öztrak o meşhur otuzlu yıllarda Chp genel sekreteridir. Amcası İlhan Öztrak’ı tanır mısınız? Anlatayım, Kemal Bey de öğrensin. 12 Mart Darbesi oldu. Evvela reform olacaktı, Nihat Erim başbakandı. Reform hükümeti vardı, Attila Karaosmanoğlu da içindeydi. İyi insanlardı, reform yapamadılar çekildiler. Açıkça diktatoryal hale geldi. Birinci Melen hükümeti, Talü hükümeti… O darbe hükümetinde bir bakan vardır, darbeci İlhan Öztrak’tır. 12 Eylül’de bir darbeci bakan vardır, İlhan Öztrak’tır. Hayırlı olsun Kemal Kılıçdaroğlu’na. Amcasıdır. Babası çok muhterem adamdı. Orhan Öztrak, genel sekreter yardımcısıydı. Önder Sav’a göre çok terbiyeli, çok yakışıklı, sohbet edilir bir adamdı. Ben tanırdım o zaman. Bugünkü Gima’nın arkasında, Karanfil Sokak’ta Chp vardı. Hikaye anlatmıyorum, Kemal Bey’e yardım ediyorum. Orada genel sekreter yardımcısı, efendi bir adam, hiç konuşmaz, Faik Öztrak’ın babasıdır. Neyi anlatıyorum, babasını mı anlatıyorum? Onun üst katında Chp’nin araştırma bürosu vardı. O araştırma bürosunda Osman Okyar ve Doğan Avcıoğlu vardı. Çoşkun Kırca o zaman çok mükemmel bir adamdı. Ben bütün kitaplarımda da överim. Turan Hoca (Güneş) gelirdi. Yeni katılmıştı. O parti meclisinde iki akrabası var. Damadı, ne yapacaksa yapsın onları. Paris’te Fransız üniversitelerinden doktora almış, sosyolog olmuş on altı bin tane şöför vardır, bir tanesi de Chp’de olsun.
AKİL ADAMLARLA SOHBET ETMELİ
O sıralarda ittifak dönemi çıktı siyasi çevrelerde. İsmet Paşa genel başkandı. Ben ve Hikmet Çetin orada, araştırma bürosunda yardım ederdik. Deniz Baykal o sıralarda yardım etmezdi. Deniz’e gençlik kolları başkanlığı önerildi, bana önerilmedi, benim Chp’li olmadığımı bilirlerdi. Ben partili olmadım, ben partilere yardım ederim. Kemal Bey’e de şu anda yardım ediyorum. İsmet Paşa dört katı çıkardı ve bir odaya girerdi, dört saat Doğan Avcıoğlu’ndan iktisat dersi alırdı. Biz de kapıda beklerdik. Çok severdik İsmet Paşa’yı. Bunu niçin söylüyorum? Genel başkanlık başka işe benzemez. Çok güzel, bu gezilere devam etsin ama bir müddet sonra kesmek zorundadır. Bugün bilgisi yetmez genel başkanlığa. Böyle polit büro olmaz. Bir takım akil adamlarla devamlı İsmet Paşa Hazretleri’nin yaptığı gibi sohbet edecek. Ben şimdi Kemal Bey’e sizin vasıtanızla büyük bir yardım ediyorum. İlber Ortaylı Hocam ile tarih, coğrafya sohbetlerine başlamalıdır. Hariciyesi yok. Meclisteki genel komisyonlara başkanlık kurulundan uzaklaştırdıkları Onur Öymen’i göndermişler. Doğru Onur’dan başka yok. Onur da bizim arkadaşımız. Faruk Loğoğlu var, doktorasını ben bilirim, okudum. İsmet Paşa üzerinedir. Bu tür adamları toplamalıdır. Devleti bilmiyorlar, devleti öğrenecek Kemal Bey. Ne demek? Tıpkı benim size söylediğim gibi. Nedir bu toplantı yaptığın, ne kuşa benziyor ne de başka bir şeye. Milli Güvenlik Kurulu ise Milli Güvenik Kurulu yap; değilse niye yapıyorsun? Bunu söyleyecek Kemal Bey, devleti öğrenecek. Çıkacaksınız ortaya devleti savunacaksınız evvela. Bu devlette bilmem nerede konsolosluk açılışına Tayyip Bey’in eşi ve kızı katılamaz. Burası aşiret mi? Bunları öğrenecek. Onun için eski Chp’li, çok saygıdeğer işler yapan Erol Tuncer ile konuşacak. Benimle de konuşabilirler ama çekinirler. Ben onlara İsrail’i de anlatırım. Çekinirler, komşuyuz bizim hemen orada. Yüzüncü yıl’ın bir tarafında Kemal Bey, bir tarafında ben. İstediği zaman gelirim, kimseye de söylemem. Polit büro bomboş! Böyle şey olur mu? Haluk Koç çok değerli, politikada beğendiğim bir insan. Ama siz ona, bir hematoloğa dış politikayı verirseniz… Olmaz öyle şey! Bunları söyleriz.
İSRAİL “BENİM” DİYOR
Benim söyleyeceklerim aşağı yukarı bunlar, böylece bitireyim. Çok güzel konuştu. Ama CHP genel başkanlığı başka şeylere benzemez. Bunu ilk defa Oray Eğin’e söyledim. Ben yasalarla çalışırım, yasalar icat etmem, toplumda varolan yasaları çıkartırım, keşfederim. Derim ki, bu vardır. Osmanlı’da padişah indiren hiç kimse yaşamaz. Bunun faydası ne? Mithat Paşa padişah indirmiştir, öldürülmüştür. Mahmut Şevket Paşa padişah indirmiştir, koca Paşa öldürülmüştür. Ben böyle bakarım. Bunlar hikaye değil. Kemal Bey isterse gelirim, gece gizlice kimseye görünmeden gelirim, anlatırım. Bir: İsrail diyor ki, 1917-1918’deki Osmanlı topraklarında, aşağı yukarı şöyle diyebiliriz, Mısır’dan Van’ın kuzeyine kadar artık sultan benim. Burada hiçbir gemi oynatmam, ben hegemonum. Bunu söylüyor. Karasu bilmem ne farketmez; giderim, yaparım, diyor. İki. Ben yasalarla çalışırım, “Fitne” de var. Nedir yasa: İsrail diyor ki, bu bölgede Türkiye’yi büyütmeye kalkan her başbakan ya da cumhurbaşkanı ölür, diyor. Adnan Menderes Suriye’yi almak istedi, öldürüldü. Kim öldürdü, orası ayrı, kitabımızda var. Çok güzel. Yasayla bakacaksınız. Turgut Özal “Musul, Musul,” dedi öldürüldü. Abisi “öldürüldü,” diyor. Güzel. Öldürülürse, İsrail... Başka, bizim Bülent Bey “beni öldürecekler,” dedi, kimse öldürmeyecekti ama o yasaları biliyordu. Kıbrıs’ı almıştı, “Musul’u alacağım,” dedi. Öldürüleceğini düşünüyordu. “Fitne”, yakında çıkıyor, orada var, şimdi son düzenlemeleri yapıyoruz.
Evvela Oray’a söyledim. Yasalarla bakacaksınız. Chp’nin başına ya Paşa gelir ya da üniversite hocası gelir. Ya Kemal Paşa gelir ya İsmet Paşa. Ya Deniz Baykal gelir… Peki, ya Bülent Ecevit. Bülent Ecevit profesörlüğün de üstünde. Şair-filozof. Kemal Bey de bunu yapmazsa gidecektir… Yasaları lüks olarak çıkartmıyoruz, çok ihtiyaç olduğu zaman çıkarıyoruz. Başkalarını da söyleyeyim. Bakın kim geldi, Erdal Bey geldi. Kim geldi? Chp’nin çevresinde, Halkçı Parti’de, benim pek sevgili arkadaşım, Güven Gürkan geldi. O da profesördü. Başkası gelmez; gelir, fazla kalmaz. Paşa olmuyorsan, profesör olmuyorsan, ya Hikmet gibi gelir gidersin, bizim Murat Karayalçın gibi gelir gidersin.
KILIÇDAROĞLU’NA DİPLOMAT LAZIM
Kemal Bey’in, bir defa, bir nutuk yazarı da bulması lazım. Yardım ediyoruz. Biz kendimizi söylemiyoruz, başka isim de olursa bildiririz. Diyoruz ki, sana bir diplomat lazım, Uğur Ziyal’miş. İsrail yanlısı! Yalçın Küçük’ün kitaplarını okusun; iyi ki gelmedi adam, kibar davrandı. Faruk Loğoğlu, İsmet Paşa üzerine kitabı var. Birazcık da iltimas geçiyorum, kabul ediyorum, bize uzaktan akraba. Ama bu hükümete, bu partiye yakın bir adam. Başkasını alın. Tuncer’i alırsınız. İlim bürosu, planlama bürosu, bunları çalıştıracaksınız. Çalıştırmadığınız zaman, gidersiniz…
Bitiriyorum. Kurultay fevkaladedir. Herkes sokaklarda, Kemal Bey geldiği için memnun. Hem Deniz Baykal bu kapıyı açtığı için teşekküre layıktır, hem Kemal Bey mükemmel bir başlangıç yaptığı için teşekküre layıktır. Bunları söylüyoruz. Ancak, kurultay soldur, parti meclisi ortanın soludur, merkez komitesi ortanın sağıdır, polit büro sağdır. Bunu bileceksin. Kimse kimseyi kandırmasın. O başkanlık bürosuyla hiçbir yere gidemezsiniz. Çok zayıf tutmuştur, bilerek mi bunu yaptı, bilmeyerek mi, onu söyleyemem. Yoksa Amerika’ya, gericiliğe köprü mü atıyor? Bu soru ortadadır. Hiç yoktan, “27 Mayıs’ı yapanlar utanıyor,” demek budur. Her programda söylüyorum, asker yapmaz bu işleri, askerler sonunda gelir. 27 Mayıs bir burjuva demokratik devrimdir. Meşrutiyet devrimi gibidir. Bunu yapanlar bizim siyasi tarihimizde ya üniversite, ya gençliktir. Metin Toker “gençlik yaptı,” der. Ben, “ben yaptım,” derim. Deniz Baykal da oradadır. Kemal Bey nereden çıkartıyor bizim utandığımızı? Sami Küçük yakında anılarını yayımladı, hiç utanma yok, iftihar ediyor yaptığıyla. Tabii, ölümleri istemezdik. Şu anda görüyorsunuz Adnan Bey’i rehabite ediyoruz, millici diyoruz. O dürüstlüğümüz var. Ama Kemal Bey, 27 Mayıs Kızılay’ını bir hatırlayın. Hatırlayamazsınız, yoksunuz, çocuksunuz! Ben öyle kalabalık görmedim. “Sen oyna Menderes, sen oyna,” diyor milyonlar. Ve sizin darbe lideri dediğiniz Cemal Paşa, halkın içine girdi o gün. Hanginiz girebiliyor halkın içine şimdi? Ne sokağa çıkma yasağı vardı, ne de başka bir şey! O da bizim tarihimizdir, biz utanmıyoruz! Her zaman yapılır. Çok teşekkür ederim."
Yalçın Küçük
Odatv.com
7 Haziran 2010 Pazartesi
6 Haziran 2010 Pazar
Kilicdaroglu Neyin Farkinda Olmali?
Gündem çok hızlı bir şekilde değişiyor ve Türkiye birçok olayı doğru analiz edemeden atlamak zorunda kalıyor. Bunlardan biri de CHP’de yaşanan gelişmeler…
Odatv, Prof. Dr. Yalçın Küçük’ü aradı ve CHP içinde aslında neler yaşandığını sordu. Yalçın Küçük uzun bir röportaj verdi.
Yalçın Küçük’ün açıklamalarının ilk kısmını yayınlıyoruz:
"Söyleyeceklerim şaşırtıcı olacak. Benim söyleyeceklerimin çoğu şaşırtıcı oluyor. Ben de söylediklerime şaşırıyorum. Bugün ortadaki sorulardan bir tanesi şu: “Gürsel Tekin başkanlar kurulunda seçilemedi.” Niye? Kim tasfiye etti? Önder Sav mı? İkincisi, parti Önder Sav’ın mı eline geçti? Ben bunların ikisinin de doğru vaaz edilmiş sorular olduğunu düşünmüyorum. Ama bunlar bana yöneltilen sorular içerisinde olduğu için de çok memnunum. Çünkü bütün İstanbul matbuatı ve İstanbul televizyonları bunları söylüyor. Biz de bugün sizinle bunu tartışacağız.
Ama bu tartışmaya başlamadan önce, Odatv’ye de bir iki kopya veya ipucu vermeme müsaade edin. İster kullanırsınız, ister kullanmazsınız. Bakın, hangi ülkede yaşıyoruz? Konuşmamıza böyle girmek istiyorum. Hangi ülkede yaşıyoruz? Ne demek istiyorum? İskenderun’da Deniz Kuvvetleri’ne PKK tarafından bir taarruz oldu. Ve gazetelerden okuduğumuza göre de, Amanos Dağları’na ve Bitişik Köyü’ne doğru kaçtılar. Şimdi siz, herhangi bir İstanbul Gazetesi’nde veya herhangi bir İstanbul televizyonunda şöyle bir sorunun düşünüldüğünü gördünüz mü? Bugün öğrendik ki Emine Ayna, “Kürtler’in çok yaşadığı alanların dışında da bir savaş başlamıştır, ben bunu böyle okuyorum,” dedi. Peki Türkiye’de hiçkimse sormayacak mı, İskenderun nedir? Bir: İskenderun Suriye’nin hala hak iddia ettiği bir toprak parçasıdır. Türkiye vilayeti sınırları içerisindedir. İki: Bitişik Köyü’nden, Amanos Dağları’ndan şöyle bir döndüğünüz zaman Suriye’ye gidersiniz. Dolayısıyla İsrail’den tartışmasından önce… Acaba Abdullah Öcalan’ın Şam’dan çıkartılmasından sonra yeni bir döneme mi giriyoruz? Ben bunu sadece soru olarak söylüyorum. Çok şaşırtıcıdır. Birazdan Gürsel Tekin meselesine geldiğimizde daha da çok şaşıracağız.
Ama izin verin, bana sorduğunuz soruların biraz dışına çıkarsak, ‘Geçtiğimiz günlerde başbakanlıkta hangi toplantı oldu’ sorusunu da soralım. Türk matbuatında, İstanbul matbuatında ve İstanbul televizyonlarında böyle bir soru yok! Ne toplandı orada. Hangi ülkedeyiz? Ben kendi sorularıma kendim şaşırıyorum. Orada, Başbakanlıkta Milli Güvenlik Kurulu’nun bütün üniformalı üyeleri vardı. Milli Güvenlik Kurulu’nun bütün üniformasız üyeleri de vardı. Doğru mu? Gazete haberlerine göre, “vardı.” Üstelikte evvela bu gece olacaktı, bir gün sonra oldu. Peki, Milli Güvenlik Kurulu’nun bütün üniformalı ve Milli Güvenlik Kurulu’nun bütün üniformasız azalarının bir araya geldiği toplantıya biz ne diyoruz? Milli Güvenik Kurulu toplantısı diyoruz. Güzel, ama Milli Güvenlik Kurulu toplantısı yapmadılar. Neden yapmadılar? Kim eksikti? Abdullah Gül eksikti. Demek ki, buna baktığımız zaman, Abdullah Gül’ü dışarıda tutan bir Milli Güvenik Kurulu toplantısı olmuştur. Çok hoş. Nerede bu matbuat? Nerede bu televizyonlar? Bunlar bu kadar bilgisiz mi? Ülke bu kadar krize girdiği zaman, bazı gazetelere göre, “savaş hariç her şey söylendiği, her adım atıldığı zaman”… Bir adım kalmış savaşa, ben o kanıda değilim. O zaman, “Sayın Cumhurbaşkanı’na gittim, malumat arzettim, Cumhurbaşkanı bana tavsiyelerde bulundu” denmez mi? Kimse Abdullah Gül’e gitmedi. Acaba Abdullah Gül farklı bir çizgide mi? Bunları sadece biraz sonra söyleceklerime hazırlık olarak söylüyorum. Gürsel Tekin konusunda söyleyeceklerime hazırlık olarak ifade ediyorum. Herkes şaşırtıcı cevaplarıma hazırlanmalıdır. Bu anlamda söylüyorum.
GÜRSEL TEKİN BİRİKİMİNDE BİR İNSANIN POLİTBÜROYA GİRMESİ MÜMKÜN DEĞİLDİR
Ne demek? Şimdi soru şu, Gürsel Tekin merkez komitesine girmedi, başkanlar kuruluna girmedi. Önder Sav mı bunu engelledi? Burada soru şudur: Peki, Gürsel Tekin’in merkez komitesine gireceğini, oradan da polit büroya gireceğini kim söyledi ki? Neden girsin? Ben kimin söylediğini biliyorum. Kendisi söyledi. Ama CHP gibi bir partinin en yüksek kuruluna girecek birisi mi Gürsel Tekin? Ayrıca Gürsel Tekin kalibresinde biri girdi oraya, birazdan söyleyeceğim. Kemal Kılıçdaroğlu misyonu ne yapabilir, onları da birazdan söyleyeceğim.
İstiyorsanız şu anda ipucu vereyim. Kemal Kılıçdaroğlu’nun gelişine hepimiz sevindik. Halkımızda büyük bir ümit yarattı. Çok güzel. Halkımız korkuyu yenmeye başladı. Halk iktidarını kuracağını söylüyor, çok güzel. Bundan heyecan duyuyoruz. Çok değerli görevler yapacağına inanıyorum. Ancak eğer siz halk iktidarı kuracağınızı söylerseniz, emekçiler üzerine sözler söylerseniz, onları sevindirirseniz. Ve polit büroda, en yüksek büroda bu işlerle ilgili olarak işçi ve sanayi meselelerinde yetkili en yüksek noktaya, kim olduğunu bilmediğimiz dünkü çocuk bir sanayiciyi, iş adamını getirirseniz… İsmet Paşa Hazretleri’nin böyle durumlarda çok meşhur bir sözü vardır. Öğrensin bu kuşaklar. “Güldürme beni,” der.
Şimdi tekrar dönüyoruz. CHP’nin geleneklerinde Gürsel Tekin kalibresinde, Gürsel Tekin çapında, Gürsel Tekin birikiminde bir insanın polit büroya girmesi mümkün değildir. Peki kim istemez onu? Benimle mülakatı yaptıktan sonra Gürsel Tekin’in fıkra yazdığı, köşe yazısı yazdığı “gerçek gündem”e bakın. Orada bir resmi var. Ne resmi var? Bir Kemal Kılıçdaroğlu ve devamlı kulağına fısıldayan, konuşma yapan Gürsel Tekin. Nasıl bir imaj verdi? Matbuat da bunu destekledi. Hem belediye başkanı seçiminde, hem ondan sonra, Kemal Kılıçdaroğlu’nun her zaman yanında olan, kulağına fısıldayan adam görüntüsü verdi. Kemal Bey bunu istemez. Hiçbir lider bunları istemez. CHP’nin yeni parti meclisi de istemez. Neden istesin.
Kimdir Gürsel Tekin? Gürsel Tekin 2007 seçimlerinde CHP’nin başına çarşaf açılımını sokan adamdır. Kimdir Gürsel Tekin? 2007 seçimlerinde CHP’nin başına Kuran kursu açılımını getiren adamdır. Kemal Kılıçdaroğlu bunu istemez. Bugünkü “gerçek gündemi” okursanız, Gürsel Tekin dışındaki bütün İstanbul il yöneticileri Ankara’ya gitmişler. Kemal Bey’den, “Gürsel Tekin’i bize bağışla, İstanbul’a dönsün” ricasında bulunmuşlar. Gürsel Tekin CHP politikasında bir kuyruksuz yıldızdı, öyle de kalacaktır. Gürsel Tekin merkez komitesine, karar organına, yürütme organına ve sonra da oradan polit büroya, başkanlar kuruluna giremeyişinde tek neden kendisidir. Bunu da sağlayan Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Politika bunu söyler. Önder Sav’ın burada hiçbir rolü olamaz, öyle bir gücü de yoktur. Dolayısıyla birinci sorunuza cevap vermiş oluyorum.
ECEVİT DÖNEMİ
Şimdi ikinci soruya geliyorum. Önder Sav’a gölge genel başkan deniyor. Öyle mi? Ben öyle düşünmüyorum. İsterseniz Odatv izleyicileri için 1973-1974 yıllarına dönerek CHP’yi anlatmak istiyorum. Bir noktayı söyleyeyim. O yıllar Bülent Ecevit, umudumuz Bülent Ecevit dönemiydi. Beni de bir seçim otobüsüne davet etti. Doğrudan doğruya Bülent Bey davet etti ve otobüsle Konya’ya gittik. O otobüste hem Konya’ya giderken, hem Konya’dan dönerken Bülent Bey’e gösterilen halk sevgisi, Kemal Bey’e Çorlu’ya, Zonguldak’a giderken gösterilen sevgiyle aşağı yukarı aynıdır. Belki de Kemal Bey’e gösterilen sevgi daha fazladır. İnsanlar bir kurtarıcı, bir mesih gibi karşıladılar. Kemal Bey bunu bilmelidir. Birinci nokta budur. İkinci ve çok çok daha önemli gördüğüm nokta, Kemal Bey’e İstanbul medyasının ve İstanbul televizyonlarının desteği yakın Türkiye tarihinde İstanbul televizyonlarının ve İstanbul matbuatının Tansu Çiller’in Doğru Yol Partisi’ne genel başkan olmak üzere ortaya çıktığı zaman gösterilen desteği de aşmış vaziyettedir. Tansu Çiller yokluktan gelmişti, kimse tanımıyordu. Ticaret Bakanı’ydı ama hiçbir şöhreti yoktu. Cümleleri doğru kuramamakla meşhurdu. Bu destekle, başka destekleri de vardı şimdi açıklamıyorum, önce Bedreddin Dalan’ı yendi, arkasından da Köksal Toptan’ı, şu anda AKP’li, ve İsmet Sezgin üstadımızı aştı. Demek ki, bunu da tespit edeceğiz. Odatv izleyicileri şunu görmek durumundadır. Çok çok büyük bir sevgi ile, bir kurtarıcı olarak karşılanıyor, insanlar toprağı öpüyor. Kemal Bey bunu tekrar tekrar değerlendirmelidir. Aynı zamanda da İstanbul matbuatı ve İstanbul televizyonları tarihimizde az görülür bir desteği Kemal Bey’e layık gördüler.
Bunun arkasında teoriler var. Vaktimiz olursa ona gireriz. “Kemal Bey’i Amerika mı getirdi, İsrail mi getirdi.” Bunları açıkça yazdılar. Şimdi gelelim Ecevit dönemine. Yeni kuşaklar o kadar bilgisiz ki! Geçen gün bana ziyaretçi geldi, Pazar günü… Üniversiteden mezun olmuş çalışan bir kızları da vardı yanlarında. Anne ve baba solcu. 27 Mayıs tartışıldı. Kızları nedir bu dedi? Bugün tartışılıyor; yeni bir kuşak var kabak mı, patlıcan mı, bu nedir, bilmiyor.
Ben Yankı’da çalışıyordum. 1973-1974 yılları olabilir. Başımızda Mehmet Ali Kışlalı vardı. Benim pek sevgili arkadaşım, katledilen Ahmet Taner Kışlalı ve Hıncal Uluç ile biz Yankı’yı çıkartırdık. Tam o sırada öğretmenlikten gelen, iyi niyetli Mustafa Üstündağ diye birisini Bülent Ecevit genel sekreter yaptı. Herkes şaşırdı. “Mustafa Üstündağ nasıl genel sekreter olur” dediler. O kalibrede, o çapta, o birikimde bir insan değildi. İyi niyetliydi; iyi niyetli, dürüst bir öğretmendi ama nihayet bir köy öğretmeniydi Mustafa Üstündağ. Artık yaşamıyor, kaybetik. Mehmet Ali Kışlalı müthiş bir haber meraklısıydı. “Ne oldu, ne oldu; neden Bülent Ecevit Mustafa Üstündağ’ı genel sekreter yaptı” sorusunu ortaya attı. “Her şeyi Yalçın bilir, bakın şimdi Yalçın söyleyecek, nedeni o bilir,” dedi. Bilmelerim meşhurdur. Bana sordu. “Yalçın, Bülent Bey neden Mustafa Üstündağ’ı genel sekreter yaptı” dedi. Ben hemen cevap verdim: Genel sekreterliği boş tutmak için. Bu, CHP geleneğinde vardır. Önder Sav’ı orada tutmak, genel sekreterliği boş tutmaktır. Ne demek o? Hangi insan genel başkan olunca, Vakit gazetesinin bir muhabiri ya da temsilcisi ile konuştuğu zaman, telefonunu kapatmayı unutan bir insanı… Hangi insan sol partilerde partiye üye olduğu zaman altı ay beklenir, merkez komitesinden karar alınır. Şimdi uzaklaşan merkez komitesi diyor ki, biz karar vermedik. Üç kişiyi parti meclisine sokmuşlar, genel sekreter karar almamış. Evet, genel sekreter karar almamış. Kim? Önder Sav. Çok hoş değil mi. Kim böyle bir insanı genel sekreter yapar. Ben buna inanmıyorum; boş kağıt verilir, imzalanır, düzeltilir. Ama almamış. Güzel, devam ediyoruz. Başka… Çok rutin bir iş var. Bunu genel sekreter yapar. Kongre yapıyorsun, davetiye gönderirsin. Davetiye göndermek gibi, en rutin işi yapmayan, unutan bir adamı kim genel sekreter yapar. Siz ne diyorsunuz? Başka... Bu ortaya çıkınca Önder Sav, hukukçu güya, ne dedi? “Suç benim,” dedi. Hukuk bilmiyor. Türk Ceza Kanunu’nda, Türk hukuk sisteminde davetiye göndermemek diye bir suç yoktur. Kabahat dersiniz, kusur dersiniz. Ayrıca “Deniz Baykal ile elli üç yıllık dostluğumu, yol arkadaşlığımı kestim,” diyor. Demek ki, 1957 yılından beri arkadaşlar. 1957’ye elli üç ilave edersek 2010 mu oluyor? Doğru. Ben de o tarihten itibaren Önder’i tanırım. O zaman da bugünkü Önder gibiydi.
CHP’DE ÖRGÜT YOK
Önder Sav’ın örgütçülüğü yoktur. Bugün kurultay öncesinde şu ortaya çıktı ki, CHP’nin en önemli sorunu, ortada bir örgütün olmamasıdır. Bürokrasi, bürokratlar var. Bununla ilgili zannediyorum Odatv’de haberler, yazılar çıktı. Ortada bir şey yok ki. 12 Eylül’den beri CHP’de örgüt yok ki. Bütün birimler tayin ile geliyordu. Gürsel Tekin de bilmiyor, “seçildim,” diyor. Deniz Baykal’ın adamıydı. Bana geldi, bana söyledi. Bir kere seçilirsin. Genel merkez kimi tayin ederse o seçilir. Örgütün hiçbir görevi yok ki. Örgüt milletvekili adaylarını tespit edemez. Örgüt belediye başkanı adaylarını tespit edemez. Örgüt yoksa ve bürokrasi varsa, örgütçü bir adam da yoktur. Deniz Baykal onu yapardı, bunu yapardı.
Şimdi geliyoruz. Önder Sav genel sekreter değildir. Boştur. Şimdi bütün İstanbul matbuatına ve televizyonlarına, bugün benim muhatabım onlar, Odatv değil, soruyoruz. Bu Tayyip Bey doğru söylemiyor. Yanlış söylüyor. Bütün bunları kabul ediyorum, en çok da ben söylüyorum. Ama her söylediğini de denetimden geçirme ihtiyacını görüyorum. Şimdi Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek lazım. İnsan belleği unutmak ile maluldür. Ben size herkese ibret olması için Kemal Bey sürecinin tarihlerini hatırlatmak istiyorum. Deniz Baykal istifa etti. Bana göre mükemmel bir manevra yaptı. Sorarsanız onları da söylerim. İki sorun ortaya çıktı. Bir yandan kim genel başkan olacak, öbür taraftan da bütün örgüt Deniz Baykal’a “dön, dön, dön” diyordu. Bütün CHP, o seksen bir il başkanı dahil bunu diyordu. Bürokrattılar, üç günde döndüler. Dönmelerinde de Önder Sav’ın hiçbir önemli rolü yoktur. Ama Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek durumundayız. Önder Sav bana göre çok güzel, çok önemli, sonuçları çok yararlı olan bir iş yaptı. Onu söyleyeceğim. Siyasi ahlaka uygun mu, bilemem. Sadakata uygun mu, bilemem. Ama CHP’yi çok büyük bir çalkantıdan kurtardı. Buradan teşekkürlerimi söylüyorum.
Kılıçdaroğlu en son ne dedi. Aday olacak mısınız, dediler. “Hayır, Salı günü il başkanları toplanacak o zaman karar belli olacak,” dedi. Pazartesi günü karar verdi. Kararını verdi, Deniz Baykal da, “komplo,” dedi. “Kutsal olmayan bir ittifak,” dedi. İşte Önder Sav’ın büyük hizmeti, Türkiye’ye ve CHP’ye budur. Ahlaklı mı, söyleyemem; sadakate uygun mu, söyleyemem; politikaya uygun mu, söyleyemem. Ama Pazartesi günü, Kılıçdaroğlu’nu saat on birde adaylığını açıklamaya ikna etmiş oldu. Bunu sonradan “ben yaptım,” dedi. Bu durum, Kemal Bey’in büyük bir çelişkisidir. “Salı günü olacak, ondan sonra olacak,” dedi. Çünkü herkes bekliyor. Ve Salı günü dön… me! çıktı. Dön yerine mee, dönme çıktı! Siz de buna örgüt diyorsunuz."
Yalçın Küçük
Odatv.com
Odatv, Prof. Dr. Yalçın Küçük’ü aradı ve CHP içinde aslında neler yaşandığını sordu. Yalçın Küçük uzun bir röportaj verdi.
Yalçın Küçük’ün açıklamalarının ilk kısmını yayınlıyoruz:
"Söyleyeceklerim şaşırtıcı olacak. Benim söyleyeceklerimin çoğu şaşırtıcı oluyor. Ben de söylediklerime şaşırıyorum. Bugün ortadaki sorulardan bir tanesi şu: “Gürsel Tekin başkanlar kurulunda seçilemedi.” Niye? Kim tasfiye etti? Önder Sav mı? İkincisi, parti Önder Sav’ın mı eline geçti? Ben bunların ikisinin de doğru vaaz edilmiş sorular olduğunu düşünmüyorum. Ama bunlar bana yöneltilen sorular içerisinde olduğu için de çok memnunum. Çünkü bütün İstanbul matbuatı ve İstanbul televizyonları bunları söylüyor. Biz de bugün sizinle bunu tartışacağız.
Ama bu tartışmaya başlamadan önce, Odatv’ye de bir iki kopya veya ipucu vermeme müsaade edin. İster kullanırsınız, ister kullanmazsınız. Bakın, hangi ülkede yaşıyoruz? Konuşmamıza böyle girmek istiyorum. Hangi ülkede yaşıyoruz? Ne demek istiyorum? İskenderun’da Deniz Kuvvetleri’ne PKK tarafından bir taarruz oldu. Ve gazetelerden okuduğumuza göre de, Amanos Dağları’na ve Bitişik Köyü’ne doğru kaçtılar. Şimdi siz, herhangi bir İstanbul Gazetesi’nde veya herhangi bir İstanbul televizyonunda şöyle bir sorunun düşünüldüğünü gördünüz mü? Bugün öğrendik ki Emine Ayna, “Kürtler’in çok yaşadığı alanların dışında da bir savaş başlamıştır, ben bunu böyle okuyorum,” dedi. Peki Türkiye’de hiçkimse sormayacak mı, İskenderun nedir? Bir: İskenderun Suriye’nin hala hak iddia ettiği bir toprak parçasıdır. Türkiye vilayeti sınırları içerisindedir. İki: Bitişik Köyü’nden, Amanos Dağları’ndan şöyle bir döndüğünüz zaman Suriye’ye gidersiniz. Dolayısıyla İsrail’den tartışmasından önce… Acaba Abdullah Öcalan’ın Şam’dan çıkartılmasından sonra yeni bir döneme mi giriyoruz? Ben bunu sadece soru olarak söylüyorum. Çok şaşırtıcıdır. Birazdan Gürsel Tekin meselesine geldiğimizde daha da çok şaşıracağız.
Ama izin verin, bana sorduğunuz soruların biraz dışına çıkarsak, ‘Geçtiğimiz günlerde başbakanlıkta hangi toplantı oldu’ sorusunu da soralım. Türk matbuatında, İstanbul matbuatında ve İstanbul televizyonlarında böyle bir soru yok! Ne toplandı orada. Hangi ülkedeyiz? Ben kendi sorularıma kendim şaşırıyorum. Orada, Başbakanlıkta Milli Güvenlik Kurulu’nun bütün üniformalı üyeleri vardı. Milli Güvenlik Kurulu’nun bütün üniformasız üyeleri de vardı. Doğru mu? Gazete haberlerine göre, “vardı.” Üstelikte evvela bu gece olacaktı, bir gün sonra oldu. Peki, Milli Güvenlik Kurulu’nun bütün üniformalı ve Milli Güvenlik Kurulu’nun bütün üniformasız azalarının bir araya geldiği toplantıya biz ne diyoruz? Milli Güvenik Kurulu toplantısı diyoruz. Güzel, ama Milli Güvenlik Kurulu toplantısı yapmadılar. Neden yapmadılar? Kim eksikti? Abdullah Gül eksikti. Demek ki, buna baktığımız zaman, Abdullah Gül’ü dışarıda tutan bir Milli Güvenik Kurulu toplantısı olmuştur. Çok hoş. Nerede bu matbuat? Nerede bu televizyonlar? Bunlar bu kadar bilgisiz mi? Ülke bu kadar krize girdiği zaman, bazı gazetelere göre, “savaş hariç her şey söylendiği, her adım atıldığı zaman”… Bir adım kalmış savaşa, ben o kanıda değilim. O zaman, “Sayın Cumhurbaşkanı’na gittim, malumat arzettim, Cumhurbaşkanı bana tavsiyelerde bulundu” denmez mi? Kimse Abdullah Gül’e gitmedi. Acaba Abdullah Gül farklı bir çizgide mi? Bunları sadece biraz sonra söyleceklerime hazırlık olarak söylüyorum. Gürsel Tekin konusunda söyleyeceklerime hazırlık olarak ifade ediyorum. Herkes şaşırtıcı cevaplarıma hazırlanmalıdır. Bu anlamda söylüyorum.
GÜRSEL TEKİN BİRİKİMİNDE BİR İNSANIN POLİTBÜROYA GİRMESİ MÜMKÜN DEĞİLDİR
Ne demek? Şimdi soru şu, Gürsel Tekin merkez komitesine girmedi, başkanlar kuruluna girmedi. Önder Sav mı bunu engelledi? Burada soru şudur: Peki, Gürsel Tekin’in merkez komitesine gireceğini, oradan da polit büroya gireceğini kim söyledi ki? Neden girsin? Ben kimin söylediğini biliyorum. Kendisi söyledi. Ama CHP gibi bir partinin en yüksek kuruluna girecek birisi mi Gürsel Tekin? Ayrıca Gürsel Tekin kalibresinde biri girdi oraya, birazdan söyleyeceğim. Kemal Kılıçdaroğlu misyonu ne yapabilir, onları da birazdan söyleyeceğim.
İstiyorsanız şu anda ipucu vereyim. Kemal Kılıçdaroğlu’nun gelişine hepimiz sevindik. Halkımızda büyük bir ümit yarattı. Çok güzel. Halkımız korkuyu yenmeye başladı. Halk iktidarını kuracağını söylüyor, çok güzel. Bundan heyecan duyuyoruz. Çok değerli görevler yapacağına inanıyorum. Ancak eğer siz halk iktidarı kuracağınızı söylerseniz, emekçiler üzerine sözler söylerseniz, onları sevindirirseniz. Ve polit büroda, en yüksek büroda bu işlerle ilgili olarak işçi ve sanayi meselelerinde yetkili en yüksek noktaya, kim olduğunu bilmediğimiz dünkü çocuk bir sanayiciyi, iş adamını getirirseniz… İsmet Paşa Hazretleri’nin böyle durumlarda çok meşhur bir sözü vardır. Öğrensin bu kuşaklar. “Güldürme beni,” der.
Şimdi tekrar dönüyoruz. CHP’nin geleneklerinde Gürsel Tekin kalibresinde, Gürsel Tekin çapında, Gürsel Tekin birikiminde bir insanın polit büroya girmesi mümkün değildir. Peki kim istemez onu? Benimle mülakatı yaptıktan sonra Gürsel Tekin’in fıkra yazdığı, köşe yazısı yazdığı “gerçek gündem”e bakın. Orada bir resmi var. Ne resmi var? Bir Kemal Kılıçdaroğlu ve devamlı kulağına fısıldayan, konuşma yapan Gürsel Tekin. Nasıl bir imaj verdi? Matbuat da bunu destekledi. Hem belediye başkanı seçiminde, hem ondan sonra, Kemal Kılıçdaroğlu’nun her zaman yanında olan, kulağına fısıldayan adam görüntüsü verdi. Kemal Bey bunu istemez. Hiçbir lider bunları istemez. CHP’nin yeni parti meclisi de istemez. Neden istesin.
Kimdir Gürsel Tekin? Gürsel Tekin 2007 seçimlerinde CHP’nin başına çarşaf açılımını sokan adamdır. Kimdir Gürsel Tekin? 2007 seçimlerinde CHP’nin başına Kuran kursu açılımını getiren adamdır. Kemal Kılıçdaroğlu bunu istemez. Bugünkü “gerçek gündemi” okursanız, Gürsel Tekin dışındaki bütün İstanbul il yöneticileri Ankara’ya gitmişler. Kemal Bey’den, “Gürsel Tekin’i bize bağışla, İstanbul’a dönsün” ricasında bulunmuşlar. Gürsel Tekin CHP politikasında bir kuyruksuz yıldızdı, öyle de kalacaktır. Gürsel Tekin merkez komitesine, karar organına, yürütme organına ve sonra da oradan polit büroya, başkanlar kuruluna giremeyişinde tek neden kendisidir. Bunu da sağlayan Kemal Kılıçdaroğlu’dur. Politika bunu söyler. Önder Sav’ın burada hiçbir rolü olamaz, öyle bir gücü de yoktur. Dolayısıyla birinci sorunuza cevap vermiş oluyorum.
ECEVİT DÖNEMİ
Şimdi ikinci soruya geliyorum. Önder Sav’a gölge genel başkan deniyor. Öyle mi? Ben öyle düşünmüyorum. İsterseniz Odatv izleyicileri için 1973-1974 yıllarına dönerek CHP’yi anlatmak istiyorum. Bir noktayı söyleyeyim. O yıllar Bülent Ecevit, umudumuz Bülent Ecevit dönemiydi. Beni de bir seçim otobüsüne davet etti. Doğrudan doğruya Bülent Bey davet etti ve otobüsle Konya’ya gittik. O otobüste hem Konya’ya giderken, hem Konya’dan dönerken Bülent Bey’e gösterilen halk sevgisi, Kemal Bey’e Çorlu’ya, Zonguldak’a giderken gösterilen sevgiyle aşağı yukarı aynıdır. Belki de Kemal Bey’e gösterilen sevgi daha fazladır. İnsanlar bir kurtarıcı, bir mesih gibi karşıladılar. Kemal Bey bunu bilmelidir. Birinci nokta budur. İkinci ve çok çok daha önemli gördüğüm nokta, Kemal Bey’e İstanbul medyasının ve İstanbul televizyonlarının desteği yakın Türkiye tarihinde İstanbul televizyonlarının ve İstanbul matbuatının Tansu Çiller’in Doğru Yol Partisi’ne genel başkan olmak üzere ortaya çıktığı zaman gösterilen desteği de aşmış vaziyettedir. Tansu Çiller yokluktan gelmişti, kimse tanımıyordu. Ticaret Bakanı’ydı ama hiçbir şöhreti yoktu. Cümleleri doğru kuramamakla meşhurdu. Bu destekle, başka destekleri de vardı şimdi açıklamıyorum, önce Bedreddin Dalan’ı yendi, arkasından da Köksal Toptan’ı, şu anda AKP’li, ve İsmet Sezgin üstadımızı aştı. Demek ki, bunu da tespit edeceğiz. Odatv izleyicileri şunu görmek durumundadır. Çok çok büyük bir sevgi ile, bir kurtarıcı olarak karşılanıyor, insanlar toprağı öpüyor. Kemal Bey bunu tekrar tekrar değerlendirmelidir. Aynı zamanda da İstanbul matbuatı ve İstanbul televizyonları tarihimizde az görülür bir desteği Kemal Bey’e layık gördüler.
Bunun arkasında teoriler var. Vaktimiz olursa ona gireriz. “Kemal Bey’i Amerika mı getirdi, İsrail mi getirdi.” Bunları açıkça yazdılar. Şimdi gelelim Ecevit dönemine. Yeni kuşaklar o kadar bilgisiz ki! Geçen gün bana ziyaretçi geldi, Pazar günü… Üniversiteden mezun olmuş çalışan bir kızları da vardı yanlarında. Anne ve baba solcu. 27 Mayıs tartışıldı. Kızları nedir bu dedi? Bugün tartışılıyor; yeni bir kuşak var kabak mı, patlıcan mı, bu nedir, bilmiyor.
Ben Yankı’da çalışıyordum. 1973-1974 yılları olabilir. Başımızda Mehmet Ali Kışlalı vardı. Benim pek sevgili arkadaşım, katledilen Ahmet Taner Kışlalı ve Hıncal Uluç ile biz Yankı’yı çıkartırdık. Tam o sırada öğretmenlikten gelen, iyi niyetli Mustafa Üstündağ diye birisini Bülent Ecevit genel sekreter yaptı. Herkes şaşırdı. “Mustafa Üstündağ nasıl genel sekreter olur” dediler. O kalibrede, o çapta, o birikimde bir insan değildi. İyi niyetliydi; iyi niyetli, dürüst bir öğretmendi ama nihayet bir köy öğretmeniydi Mustafa Üstündağ. Artık yaşamıyor, kaybetik. Mehmet Ali Kışlalı müthiş bir haber meraklısıydı. “Ne oldu, ne oldu; neden Bülent Ecevit Mustafa Üstündağ’ı genel sekreter yaptı” sorusunu ortaya attı. “Her şeyi Yalçın bilir, bakın şimdi Yalçın söyleyecek, nedeni o bilir,” dedi. Bilmelerim meşhurdur. Bana sordu. “Yalçın, Bülent Bey neden Mustafa Üstündağ’ı genel sekreter yaptı” dedi. Ben hemen cevap verdim: Genel sekreterliği boş tutmak için. Bu, CHP geleneğinde vardır. Önder Sav’ı orada tutmak, genel sekreterliği boş tutmaktır. Ne demek o? Hangi insan genel başkan olunca, Vakit gazetesinin bir muhabiri ya da temsilcisi ile konuştuğu zaman, telefonunu kapatmayı unutan bir insanı… Hangi insan sol partilerde partiye üye olduğu zaman altı ay beklenir, merkez komitesinden karar alınır. Şimdi uzaklaşan merkez komitesi diyor ki, biz karar vermedik. Üç kişiyi parti meclisine sokmuşlar, genel sekreter karar almamış. Evet, genel sekreter karar almamış. Kim? Önder Sav. Çok hoş değil mi. Kim böyle bir insanı genel sekreter yapar. Ben buna inanmıyorum; boş kağıt verilir, imzalanır, düzeltilir. Ama almamış. Güzel, devam ediyoruz. Başka… Çok rutin bir iş var. Bunu genel sekreter yapar. Kongre yapıyorsun, davetiye gönderirsin. Davetiye göndermek gibi, en rutin işi yapmayan, unutan bir adamı kim genel sekreter yapar. Siz ne diyorsunuz? Başka... Bu ortaya çıkınca Önder Sav, hukukçu güya, ne dedi? “Suç benim,” dedi. Hukuk bilmiyor. Türk Ceza Kanunu’nda, Türk hukuk sisteminde davetiye göndermemek diye bir suç yoktur. Kabahat dersiniz, kusur dersiniz. Ayrıca “Deniz Baykal ile elli üç yıllık dostluğumu, yol arkadaşlığımı kestim,” diyor. Demek ki, 1957 yılından beri arkadaşlar. 1957’ye elli üç ilave edersek 2010 mu oluyor? Doğru. Ben de o tarihten itibaren Önder’i tanırım. O zaman da bugünkü Önder gibiydi.
CHP’DE ÖRGÜT YOK
Önder Sav’ın örgütçülüğü yoktur. Bugün kurultay öncesinde şu ortaya çıktı ki, CHP’nin en önemli sorunu, ortada bir örgütün olmamasıdır. Bürokrasi, bürokratlar var. Bununla ilgili zannediyorum Odatv’de haberler, yazılar çıktı. Ortada bir şey yok ki. 12 Eylül’den beri CHP’de örgüt yok ki. Bütün birimler tayin ile geliyordu. Gürsel Tekin de bilmiyor, “seçildim,” diyor. Deniz Baykal’ın adamıydı. Bana geldi, bana söyledi. Bir kere seçilirsin. Genel merkez kimi tayin ederse o seçilir. Örgütün hiçbir görevi yok ki. Örgüt milletvekili adaylarını tespit edemez. Örgüt belediye başkanı adaylarını tespit edemez. Örgüt yoksa ve bürokrasi varsa, örgütçü bir adam da yoktur. Deniz Baykal onu yapardı, bunu yapardı.
Şimdi geliyoruz. Önder Sav genel sekreter değildir. Boştur. Şimdi bütün İstanbul matbuatına ve televizyonlarına, bugün benim muhatabım onlar, Odatv değil, soruyoruz. Bu Tayyip Bey doğru söylemiyor. Yanlış söylüyor. Bütün bunları kabul ediyorum, en çok da ben söylüyorum. Ama her söylediğini de denetimden geçirme ihtiyacını görüyorum. Şimdi Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek lazım. İnsan belleği unutmak ile maluldür. Ben size herkese ibret olması için Kemal Bey sürecinin tarihlerini hatırlatmak istiyorum. Deniz Baykal istifa etti. Bana göre mükemmel bir manevra yaptı. Sorarsanız onları da söylerim. İki sorun ortaya çıktı. Bir yandan kim genel başkan olacak, öbür taraftan da bütün örgüt Deniz Baykal’a “dön, dön, dön” diyordu. Bütün CHP, o seksen bir il başkanı dahil bunu diyordu. Bürokrattılar, üç günde döndüler. Dönmelerinde de Önder Sav’ın hiçbir önemli rolü yoktur. Ama Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek durumundayız. Önder Sav bana göre çok güzel, çok önemli, sonuçları çok yararlı olan bir iş yaptı. Onu söyleyeceğim. Siyasi ahlaka uygun mu, bilemem. Sadakata uygun mu, bilemem. Ama CHP’yi çok büyük bir çalkantıdan kurtardı. Buradan teşekkürlerimi söylüyorum.
Kılıçdaroğlu en son ne dedi. Aday olacak mısınız, dediler. “Hayır, Salı günü il başkanları toplanacak o zaman karar belli olacak,” dedi. Pazartesi günü karar verdi. Kararını verdi, Deniz Baykal da, “komplo,” dedi. “Kutsal olmayan bir ittifak,” dedi. İşte Önder Sav’ın büyük hizmeti, Türkiye’ye ve CHP’ye budur. Ahlaklı mı, söyleyemem; sadakate uygun mu, söyleyemem; politikaya uygun mu, söyleyemem. Ama Pazartesi günü, Kılıçdaroğlu’nu saat on birde adaylığını açıklamaya ikna etmiş oldu. Bunu sonradan “ben yaptım,” dedi. Bu durum, Kemal Bey’in büyük bir çelişkisidir. “Salı günü olacak, ondan sonra olacak,” dedi. Çünkü herkes bekliyor. Ve Salı günü dön… me! çıktı. Dön yerine mee, dönme çıktı! Siz de buna örgüt diyorsunuz."
Yalçın Küçük
Odatv.com
Etiketler:
Yalçın Küçük
27 Mayıs 2010 Perşembe
Atma Recep Din Kardeşiyiz
Artık “Cahiliye” Devri’nde yaşadığımıza inanmaya mecbur olduk, “Cahiliye” , islam-öncesi Arap Tarihi’dir ve Arap Doktrini’ne göre, Cahiliye, nursuz, ilkesiz ve tutarsız yaşam biçimi sayılmaktadır.. Biz şimdi Cahiliye’deyiz, çünkü, bugün, Türkiye’de, bir meclis reisi, biz, azalarımızın soyadını alıyor ve başına “sayın” koyuyor ve öyle çağırıyoruz, diyorsa ve bir de “geleneklerimiz budur” yollu ekleme yapıyorsa, ki Millet Meclisi Başkanı Mehmet Ali Şahin bunu demiş ve yapmıştır, mutlak Cahiliye’deyiz. Çünkü, Şahin’e sorarız, bizde soyadı yasası ne zaman çıktı ki, soyadından bir geleneğimiz olsun; bizim, 1930 yılı ortalarına kadar soyadımız yoktu, soyadı yasası ile doğanlar, hala yaşıyorlar ve ne çabuk gelenek olduk, öyleyse Meclis Reisi Sayın Şahin, hem çok bilgisizdir ve hem de çok tutarsızdır.
HEP İNKAR EDİYORLAR
Ayrıca ilave edebiliyorum, “sayın” kelimesi hem Türkçe değil, moğolcadır ve hem de soyadlarından önce kullanılması çok çok yenidir. Biz çok yakın zamana kadar, “sayın” değil, “muhterem” diyorduk, mitinglere “muhterem vatandaşlar” deyip başlıyorduk, Adnan Menderes dahi, İsmet Paşa’ya çok hörmetli hitap etmek istediğinde, pek nadirdir, “Muhterem İsmet Paşa” diyordu. Demek ki bunlar toptan köksüzler, tarihlerini, ananelerini ve köklerini hep inkar ediyorlar.
Soner Yalçın, benden, bu mevzuda bir haber-yazı istediğinde, kütüphanemdeki bütün kaynaklarımı hızla tekrar ettim; tekrar ediyorum, benim için bir tv programına çıkmak veya bir haber-yazı hazırlamak çok zaman alıcıdır, ama, yapıyorum. Bu akepeliler, Adnan Menderes’i çok sever görünüyorlar, inanmıyorum, takiye yapıyorlar; şimdi buna inanıyorum, çünkü hiç bir yerde, hiç bir kaynakta, Adnan Bey’e, “sayın” hitabını bulamadım. Adnan Menderes’in adı “Adnan Bey” idi, sadece çok yakınları , kabine arkadaşları yüzüne karşı “Beyefendi” diyorlardı; bizler Gülsün Toker Bilgehan’ın babası Metin Toker’in çıkardığı “Akis” Dergisi’ni de okuyarak yetiştik, çocuktuk, Akis’te, “Beyefendi” sözü geçtiğinde, Adnan Bey olduğunu anlardık ve biliyorduk.
ÇOK KÜLTÜRSÜZLER
Ne kadar kültürsüz yetişmişler, biz tiyatroyu, Cem Karaca’nın annesi Toto Karaca’nın Ses Opereti’nden, Haldun Dormen’in Küçük Sahnesi’nden ve en çok da Mummer Karaca’nın Maksim Matineleri’nden öğrendik ve sevdik. Muammer Karaca’nın “Cibali Karakolu” ile “Etnan Bey Duymasın “ oyunlarını kim unutabilir, klasiktirler. “Etnan”, o zamanın a la franca güzel kadınların “Adnan” telaffuzudur, o zaman Adnan Bey Başvekil idi, Karaca korkudan da “Etnan” demiş olabilir, Bulvar Tiyatrosu yapıyordu, kurnazdırlar ve yazıldığına göre Meclis Başkanı Refik Koraltan gitmiş görmüştü ve sonra da Başvekil Adnan Bey’e gelip “Beyefendi, tam sizi oynuyor, mutlak gidin” demişti. Adnan Bey, eşleri Berrin Hanımefendi ile gidip seyretmişti, 1955 veya 1956 diyebiliriz, sonra, oyunu kaldırdılar.
Başvekil Adnan Menderes’in adının önüne veya arkasına kimse “sayın” koymadı, Adnan Bey yaşadığı sürece “Sayın Menderes” denmesini bilmezdik, böyle bir hitabımız yoktu. Şimdilerde bazı cahil ulemanın söylediği üzere yalnızca yakınları “bey” demezdi, herkes “bey” demesini biliyordu, karşıtları da “bey” diyordu, İsmet Paşa’nın damadı Metin Toker’in anılarında var, 1960 Nisan Ayı’nda, Menderes, Moskova’yı ziyaret edeceğini açıkladığı zaman, Paşa, “Fatin ile Adnan Bey tehlikeli bir oyun oynuyorlar” buyurmuştu. Haziran başında çıkacak olan “Gizli Tarih – Fitne” çalışmamda kaynakları yazılıdır.
YA RAB TÜRKLÜK NEDEN SOYSUZLAŞIYOR
İsmet Paşa, hem böylece tarihe not düşmüş, Adnan Bey’in yakın düşüşünü görmüş ve hem de bunu önlemek için, Meclis Kürsüsü’ne çıkıp “Başvekil seçim tarihini ilan etsin, desteklerim” buyurmuştu. O halde ve özetle, bizde, 1970 yıllarına kadar, hitapta, “sayın-mayın” yoktur ve “sayın” daha çok Bülent Bey’in sirkülasyonu oldu ve çok yenidir. Peki akepeliler mi, onlar ki şimdi kendilerine “Sayın Recep” denmediği zaman bunu hakaret sayıyorlar; “Ya Rab, Türklük neden bu kadat soysuzlaşıyor” demek zorundayım. Diğer taraftan bu günlere Kemal Bey’in yeniden tedavüle koyduğu “Recep” adı ise, müslümanlara Cahile Devri’den geçmişti, putperest Araplar’ın da adıdır, demek istiyorum.
Bize, Cumhuriyet Türkiyesi’ne, çok güzel bir sözcük bildiğim “hocam” bir kenera konulursa, Osmanlı’dan, “efendi”, paşa ve “bey” kelimeleri miras kaldı. Bunlardan, Soner’in kitapların adı olan “Efendi”, Grekçe “Ofendis” sözcüğünün bizim dilimize uydurulmuş şeklidir, tebamız “Rumlar”, yöneten Türkler’e “efendi” derlerdi, biz Yunaniler’den aldık. Misal mı, büyük aydınlarımızdan Agah Efendi’yi biliriz, ancak şehirleşme ve apartımanlaşma sonunda bu sözcüğü yitirdik, “efendi”, şaban veya “irecep” türü, yoksullara ve biraz da az akıllılara verilen ad oldu. Çünkü apartmanlarla beraber kapıcı sınıfı yükseldi, hanımlar, balkonlardan “mehmet efendii” diye bağırmaya başladılar, okumuşlar, iyi aile mensupları, kendilerine, şaban, ya da recep ya da efendi, denmesini istemediler. Efendi’yi yitirdik, artık başına “bey” ya da “hanım” koymadan kullanamıyoruz. Ne Yazık, efendilerden, bir tek “Gülen Hoca” Efendi’ye kaldık, doğrusu, fazla bile geliyor.
AMERİKALILAR ÖYLE DER
Geriye “Paşa” ve “Bey” hitaplarımız var, ama , bu Mehmet Ali Şahin Bey ne kadar bilgisiz, biz, Albaylığı’nın sonuna kadar Mustafa Kemal Bey ya da İsmet Bey diyoruz, ve sonra Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa geliyorlar. İlk okul kitaplarımızda yazıyor, demek Sayın Şahin okumuyorlar. Tarihimizde , kültürümüzde “Kemal Bey” sözcüklerini duyarsak, bunu “Namık Kemal” biliriz. Başkasını bilmeyiz, Şadi Cindoruk hatırlar mı, benim arkadaşım ve Hüsam’ın kardeşidir, Hüsamettin Cindoruk, Hürriyet Partisi il başkanı idi, Turan Güneş yönetici, bizi desteklerlerdi, Parti’de seminerler düzenlerdik, Fevzi Lütfi’yi de konuştururduk, İttihat ve Teakki’den gelmişti, “Ziya Bey” derdi, biz Ziya Gökalp bilirdik. Bizde Enver Bey var, bizde Cavit Bey var, soy adları yok ki başlarına “sayın” takalım, demek bilmezler arasında yaşıyoruz. İşte geleneğimiz budur.
Şimdi televizyon programı yapanlar da çok ahmak ve cahil oluyorlar “Başbuğ Paşa” diyorlar, utanıyorum, bizde Kemal Paşa var, Enver Paşa var, Cemal Paşa var ve İlker Paşa var. O dedikleri yoktur, sadece “Orgeneral Basbuğ” olabilir, Amerikalılar böyle derler, biz demeyiz. Şahin, soyadını alıp başına sayın deyip çağırıyormuş, o dediği Amerika’dadır. İkinci Vatan’a, Amerika’ya, son gittiğinde Tayyip Bey, CNN’de Amanpour ile konuşmuştu, “Mister Erdogan” dediler, Amerika’da doğrudur. Mister Erdogan’ı, en doğru “Bay Erdoğan” veya “Erdoğan Bey” ya da “Saygıdeğer Erdoğan” olarak anlamak zorundayız, “sayın” fetişi yoktur. Buradayız ve “Ne Türkiye” diyorum, akepe’den Hüseyin Çelik, Kemal Bey, “Sayın Recep” demediği için ağlamaktadır. Ben de köksüzlüğüme, sonradan görmüşlüğümze ağlıyorum.
CNN’de sunucu Christian Hanım, İrani bir babadan olma ve Amerikan bir anadan doğmadır; “amanpour”, biz “amanpur” diyoruz, “lütüflu”, ya da “aman-veren” anlamına geliyor ve biz “Hanım” sözcüğünü İran’dan ödünç almıştık. İranilere, İran’ı yöneten Moğollar’dan geçmişti, aslı “Han” ve –ım, bizdeki türden “benim” eki oluyor ve İran’da beylere de “aga” diyorlar, “Aga-i Ahmedinejat”, Ahmedinejat Beyefendi, demektir ve başka deyişleri yoktur. İraniler de bunu yine Moğollardan tevarüs ettiler ve biz “ağa” veya “ağabey” olarak kullanıyoruz. Yine çok üzülüyorum, cahil televizyon spikeri kızlar, pek çok zaman, “abi” diyorlar ki, öyle bir sözcüğümüz mevcut değildir, “abi”, Ağabey’in bozulmuş şeklidir. Aile içinde kullanırız ve dışında kullanamayız.
SAYIN OLMAK İSTİYORLAR
Şimdi önümde, Dr. Mükerrem Sarol’un “Bilinmeyen Menderes” çalışması var, Soner’in hatırı için baştan sona taradım, hiç bir yerde “sayın “ yok ve Dr. Sarol, “Menderes” ve yüzüne karşı da “Beyefendi” diyor; Adnan Bey, Sarol’a “Doktorum” yollu hitap ediyor. Bir yerde “Beyefendi, Cumhurbaşkanımızın yaptığı incelemeler..” demektedir; basımı 1983 tarihlidir, “sayın” henüz girmemiştir ve Sarol, kitabında “Adnan” da demektedir. Öyleyse bu akepe şefleri altı delik ayakkabı ile başladılar ve çok zengin oldular ve şimdi “sayın” olmak istiyorlar. Bunu, kont veya baron türünden bir ünvan sandıkların kuşku duymuyorum.
Samet Ağaoğlu’nun “Arkadaşım Menderes” kitabına bakıyorum, “Fatin Rüştü bir aralık yanıma geldi” yollu yazıyordu, “Bak Samet Bey, dedi, Adnan Bey, mağlup bir kumandana ne kadar benziyor, üstünde sadece üniforması eksik”; işte hepsi budur. “Sayın-mayın” bizde yoktur. O kadar öyle ki, Soner ödev verdi, Vehbi Koç’un anılarına da baktım, Cumhurbaşkanı Celal Bayar için sadece “Celal Bey” yazıyor, “akrabalarımdan Nihat Karaveli Bey” diyor, gelmiş, “Celal Bey’i davet edeceğim” demiş, Vehbi Bey’i de çağırmış, bu davet 1978 yılındadır. Demek, Kemal Bey’in, Tayyip Bey’e “Sayın Recep” denmemesini bir complex d’inferiorité meselesi yapanlar, Cahiliye’den gelenlerdir. Biz “Bey” biliyoruz.
ÖLÜMDEN KURTARMAK
Soner ödev verdi, bir günüm gitti, ama yine de teşekkür ediyorum, çünkü, Menderes’i çalışırken o günleri tekrar inceledim, bu günlere ne kadar çok benziyor, şaşırmamak durumundayız. Şevket Süreyya’nın Menderes’in Dramı’nda, İnönü’nün, “Başvekil kürsüye çıksın ve seçim tarihini ilan etsin, kendisini derhal destekleyeceğim” sözü de var, tekrarlıyorum. Menderes’i ölümden döndürmek istiyordu ve Metin Toker’e de, “Adnan Bey tehlike ile oynuyor” dediğini not etmiştim. Demek, daha 1960 yılına kadar ve sonrasında da “Sayın Başbakan” lafını bilmiyorduk. Sadece Başvekil’i ölümden kurtarmaya çalışıyorduk. İşimiz ölümden kurtarmaktır.
Türk dilinin büyük etimoloğu Clauson, “Bey” sözcüğünün, aslı “Bek” ya da “Beğ”, Çince’den geldiğini ileri sürüyor. Bizim büyük aydınımız ve dilcimiz Ataç da yabancı kökenli sayıyordu, önümde Ataç’ın “Günce 1953-1955” derlemesi var; içinde bir tek “bey” kelimesi geçmiyor, Ataç, yabancı sözcükleri reddediyordu ve hep “Bay Adnan Menderes” diyordu, bizi çok etkilemiştir, ancak, “Bay Mahmut Makal” da diyordu, Türkçe’de sıfat, “yeşil kitap” örnektir, başta geliyor; Ataç, “Bay Menderes “ deyişini canlandırmıştı. Ama herkese dediği için ve daha önce Türk Dil Kurumu tarafından da kullanılıyordu, pek rahatsızlık yaratmadığını biliyoruz.
CHP GELENEĞİ
Sırada Nihat Erim var, Günaltay Kabinesi’nde başbakan yardımcısı idi, iktidardan düştüler ve 1950 yılında CHP yayın organı Ulsu Gazetesi’nin başına geçti, Başvekil Adnan Menderes kapattı, Yeni Ulus oldu, kapattı, Halkçı çıktı ve Erim hep başındaydı. İşte burada Nihat Erim, öyle hatırlıyorum, birden bire, “Bay Menderes” demeye başladı, Adnan Bey üzerinde, şimdiki zamanlardaki sayın’ı eksik “Recep Bey” etkisi yaptığını düşünebiliriz. Doğru, “Bay Menderes”, Brechtien tiyatroda y-effekt olmaktadır, yabancılaştırıyor ve ilgisi varmı, söyleyemem, Nihat Erim üzerine baskılar arttı, 1955 yılına gelmiştik ki Nihat Erim teslim oldu. Nihat Erim bundan sonra Adnan Bey’e müşavirdir ve 1960 yılına kadar, Menders’in yanında kaldı, ama ne talihsizlik, 27 Mayıs Devrimi yetişti. Erim, artık düşmüş olan Adnan Bey’î suçladı ve belki de karşılığıdır, 12 Mart Darbesi’nde başbakan oldu ve 12 Eylül Darbesi’nden hemen önce, 1980 başında solcu gençler tarafından öldürüldü. “Bay” sözcüğünün kıssası budur.
Kıssadan hisse çıkarabilirmiyim, Deniz Baykal’ın istifası ile 12 Mart 1971 tarihinde chp genel sekreteri Bülent Ecevit’in “darbe bana yapılmıştır” diyerek ayrılması arasında parellellik kuranları pek yadıgayamayız. Ecevit, ayrıldı ve Darbe sönerken geldi ve chp genel başkanlığını, İsmet Paşa’dan aldı. Paşa, yeni genel başkan Ecevit’in önünde ceketinin düğmelerini ilikledi ve saygıda kusur etmedi. Son tv festivalinden, Baykal’ın da Kemal Bey’in önünde düğmelerini ilikleyeceğini ve sık sık alkışlayacağını öğrenmiş bulunuyoruz. Chp geleneğimiz işte budur ve burada duruyorum.
İşte bu “sayın” sözcüğünü enflasyona uğratan bu Bülent Bey’dir. Her gördüğüne “sayın” diyordu ve nerede ise “Sayın Çınar” veya “Sayın Kabak” demeye başlamıştı ve ben hiç sevmedim ve alışmadım. Kitaplarımda dahi “Adnan Bey” ve “Bülent Bey” yazmayı sürdürdüm. Televizyon programlarında ise hep “Tayyip Bey” diyordum, bilgisiz olduğunu da ekliyordum. Kemal Bey, daha ileri gidiyor, normal zamanlarda “Sayın Tayyip Bey” derken, bilgisiz ve tutarsız olduğunu anlatırkan “Recep Bey” tabir ediyor ki çok doğrudur. Müthiş bir tasnif ve kutluyorum.
Pek çok dilde “s” harfi pek duyulmaz ve biz bu nedenle olabilir, başına “i” koyarız, “İspanya” diyoruz. Parisliler “r” sesini bizim yumuşak g’ye benzetirler, biz de pek korkarız ve bu nedenle “irıza” ve “irecep” deriz. Üstelik, irecep’leri şaban’a yaklaştırırız, “atma recep, din kardeşiyiz” bu anlamdadır. O halde Kemal Bey Dostumuz’u gerçekten kutluyorum, politikaya yüksek nükte kabiliyeti ile başlamış olmaktadır.
DENİZ BAYKAL’I KISKANDIM
Hepsi bu kadar, Soner’in verdiği ödev tamamlamıştır. Ancak izin veririse, Deniz Baykal’ın son televizyon şölenini biraz kıskandığımı söylemek istiyorum. Siyaset yolunda uğradığı haksızlık ve zülumları pek güzel anlattı; benimki o kadar olmadı. Sadece sürgindeyken, ikisi en çok üç sene bulacak, hapis cezasını çekmek üzere, Paris’ten döndüm, ama, Yüce Devlet, kırk kadar dava açtı, bunlardan istenen ceza yüz yılı aşmıştı, Gebze’de yatarken otuz beş yıl kesinleşmişti. Dgm ve Kemal Bey’in kaldırıcağı “özel yetkili mahkeme” demektir, savcılar ne istedi ise yargıçlar verdiler, sadece birinden affettiler. Ben yüz yıllık mahkumiyet talebinden sadece beş yılı kurtarabildim, Öcalan’a “sayın” demekten yargılanıyordum, fiyatı yaklaşık beş yıldır, savundum, aman diledim, mahkeme, sadece bu savunmamı kabul etti ve “Bu sözcükten, sayın, nefret ederim ve hiç kullanmadım” dedim. Kabul ettiler ve aman verdiler. İstedikleri ceza böylece 35 yılı temyiz’den kesin, 95 beş yıla inmiş oluyordu. Hepsi budur.
Neden mi nefret ettim, 1970 yıllarıydı, Bülen Ecevit, her akşam televizyonda görünüyor ve “Sayın Türkeş katildir” diyordu. O sıralarda tek televizyon var, izlemeye mecburuz, ve Türkeş çıkıyor, “Sayın Ecevit hırsızdır” buyuruyordu. Biz uzun zaman, sayın’ın ya “hırsız” ya da “katil” olacağını öğrendik, bu yüzden, sayın’dan nefret ettim, geleneğimizde nefret var. Üstelik mahkeme başkanlarım, Orhan Karadeniz ve Turgut Okyay da bunu biliyorlardı ve bir tek burada bana inandılar. Sayın’dan beni berat ettirdiler.
RAHŞAN ECEVİT’E 30 YIL BORÇLUYUM
Şu akepe şeflerine bakın, hırsız ve katil sıfatlarıyla özdeş “sayın” kelimesini alamadıkları için ağlıyorlar. Demek gözleri doymamaktadır. Peki kesinleşen otuz beş yılın tamamını çektim mi; hayır, beş beş toplamışlardı, ünlü “Rahşan Affı” ile hapisten çıktım. Doğrusu Rahşan Hanımı da uzun yıllar hiç görmemiştim, Kurultay’da görünce pek sevindim. Ne de olsa kesin otuz yıllık hürriyetimi borçluyum ve Kemal Bey’in atik davranarak Rahşan Hanım’ın yanına gitmesini de ani ve isabetli karar verme kabiliyeti olarak anladım. Güzel, her politikacı için yararlı ve gerekli bir kabiliyet olduğunu biliyorum.
Yalçın Küçük
Odatv.com
HEP İNKAR EDİYORLAR
Ayrıca ilave edebiliyorum, “sayın” kelimesi hem Türkçe değil, moğolcadır ve hem de soyadlarından önce kullanılması çok çok yenidir. Biz çok yakın zamana kadar, “sayın” değil, “muhterem” diyorduk, mitinglere “muhterem vatandaşlar” deyip başlıyorduk, Adnan Menderes dahi, İsmet Paşa’ya çok hörmetli hitap etmek istediğinde, pek nadirdir, “Muhterem İsmet Paşa” diyordu. Demek ki bunlar toptan köksüzler, tarihlerini, ananelerini ve köklerini hep inkar ediyorlar.
Soner Yalçın, benden, bu mevzuda bir haber-yazı istediğinde, kütüphanemdeki bütün kaynaklarımı hızla tekrar ettim; tekrar ediyorum, benim için bir tv programına çıkmak veya bir haber-yazı hazırlamak çok zaman alıcıdır, ama, yapıyorum. Bu akepeliler, Adnan Menderes’i çok sever görünüyorlar, inanmıyorum, takiye yapıyorlar; şimdi buna inanıyorum, çünkü hiç bir yerde, hiç bir kaynakta, Adnan Bey’e, “sayın” hitabını bulamadım. Adnan Menderes’in adı “Adnan Bey” idi, sadece çok yakınları , kabine arkadaşları yüzüne karşı “Beyefendi” diyorlardı; bizler Gülsün Toker Bilgehan’ın babası Metin Toker’in çıkardığı “Akis” Dergisi’ni de okuyarak yetiştik, çocuktuk, Akis’te, “Beyefendi” sözü geçtiğinde, Adnan Bey olduğunu anlardık ve biliyorduk.
ÇOK KÜLTÜRSÜZLER
Ne kadar kültürsüz yetişmişler, biz tiyatroyu, Cem Karaca’nın annesi Toto Karaca’nın Ses Opereti’nden, Haldun Dormen’in Küçük Sahnesi’nden ve en çok da Mummer Karaca’nın Maksim Matineleri’nden öğrendik ve sevdik. Muammer Karaca’nın “Cibali Karakolu” ile “Etnan Bey Duymasın “ oyunlarını kim unutabilir, klasiktirler. “Etnan”, o zamanın a la franca güzel kadınların “Adnan” telaffuzudur, o zaman Adnan Bey Başvekil idi, Karaca korkudan da “Etnan” demiş olabilir, Bulvar Tiyatrosu yapıyordu, kurnazdırlar ve yazıldığına göre Meclis Başkanı Refik Koraltan gitmiş görmüştü ve sonra da Başvekil Adnan Bey’e gelip “Beyefendi, tam sizi oynuyor, mutlak gidin” demişti. Adnan Bey, eşleri Berrin Hanımefendi ile gidip seyretmişti, 1955 veya 1956 diyebiliriz, sonra, oyunu kaldırdılar.
Başvekil Adnan Menderes’in adının önüne veya arkasına kimse “sayın” koymadı, Adnan Bey yaşadığı sürece “Sayın Menderes” denmesini bilmezdik, böyle bir hitabımız yoktu. Şimdilerde bazı cahil ulemanın söylediği üzere yalnızca yakınları “bey” demezdi, herkes “bey” demesini biliyordu, karşıtları da “bey” diyordu, İsmet Paşa’nın damadı Metin Toker’in anılarında var, 1960 Nisan Ayı’nda, Menderes, Moskova’yı ziyaret edeceğini açıkladığı zaman, Paşa, “Fatin ile Adnan Bey tehlikeli bir oyun oynuyorlar” buyurmuştu. Haziran başında çıkacak olan “Gizli Tarih – Fitne” çalışmamda kaynakları yazılıdır.
YA RAB TÜRKLÜK NEDEN SOYSUZLAŞIYOR
İsmet Paşa, hem böylece tarihe not düşmüş, Adnan Bey’in yakın düşüşünü görmüş ve hem de bunu önlemek için, Meclis Kürsüsü’ne çıkıp “Başvekil seçim tarihini ilan etsin, desteklerim” buyurmuştu. O halde ve özetle, bizde, 1970 yıllarına kadar, hitapta, “sayın-mayın” yoktur ve “sayın” daha çok Bülent Bey’in sirkülasyonu oldu ve çok yenidir. Peki akepeliler mi, onlar ki şimdi kendilerine “Sayın Recep” denmediği zaman bunu hakaret sayıyorlar; “Ya Rab, Türklük neden bu kadat soysuzlaşıyor” demek zorundayım. Diğer taraftan bu günlere Kemal Bey’in yeniden tedavüle koyduğu “Recep” adı ise, müslümanlara Cahile Devri’den geçmişti, putperest Araplar’ın da adıdır, demek istiyorum.
Bize, Cumhuriyet Türkiyesi’ne, çok güzel bir sözcük bildiğim “hocam” bir kenera konulursa, Osmanlı’dan, “efendi”, paşa ve “bey” kelimeleri miras kaldı. Bunlardan, Soner’in kitapların adı olan “Efendi”, Grekçe “Ofendis” sözcüğünün bizim dilimize uydurulmuş şeklidir, tebamız “Rumlar”, yöneten Türkler’e “efendi” derlerdi, biz Yunaniler’den aldık. Misal mı, büyük aydınlarımızdan Agah Efendi’yi biliriz, ancak şehirleşme ve apartımanlaşma sonunda bu sözcüğü yitirdik, “efendi”, şaban veya “irecep” türü, yoksullara ve biraz da az akıllılara verilen ad oldu. Çünkü apartmanlarla beraber kapıcı sınıfı yükseldi, hanımlar, balkonlardan “mehmet efendii” diye bağırmaya başladılar, okumuşlar, iyi aile mensupları, kendilerine, şaban, ya da recep ya da efendi, denmesini istemediler. Efendi’yi yitirdik, artık başına “bey” ya da “hanım” koymadan kullanamıyoruz. Ne Yazık, efendilerden, bir tek “Gülen Hoca” Efendi’ye kaldık, doğrusu, fazla bile geliyor.
AMERİKALILAR ÖYLE DER
Geriye “Paşa” ve “Bey” hitaplarımız var, ama , bu Mehmet Ali Şahin Bey ne kadar bilgisiz, biz, Albaylığı’nın sonuna kadar Mustafa Kemal Bey ya da İsmet Bey diyoruz, ve sonra Mustafa Kemal Paşa ve İsmet Paşa geliyorlar. İlk okul kitaplarımızda yazıyor, demek Sayın Şahin okumuyorlar. Tarihimizde , kültürümüzde “Kemal Bey” sözcüklerini duyarsak, bunu “Namık Kemal” biliriz. Başkasını bilmeyiz, Şadi Cindoruk hatırlar mı, benim arkadaşım ve Hüsam’ın kardeşidir, Hüsamettin Cindoruk, Hürriyet Partisi il başkanı idi, Turan Güneş yönetici, bizi desteklerlerdi, Parti’de seminerler düzenlerdik, Fevzi Lütfi’yi de konuştururduk, İttihat ve Teakki’den gelmişti, “Ziya Bey” derdi, biz Ziya Gökalp bilirdik. Bizde Enver Bey var, bizde Cavit Bey var, soy adları yok ki başlarına “sayın” takalım, demek bilmezler arasında yaşıyoruz. İşte geleneğimiz budur.
Şimdi televizyon programı yapanlar da çok ahmak ve cahil oluyorlar “Başbuğ Paşa” diyorlar, utanıyorum, bizde Kemal Paşa var, Enver Paşa var, Cemal Paşa var ve İlker Paşa var. O dedikleri yoktur, sadece “Orgeneral Basbuğ” olabilir, Amerikalılar böyle derler, biz demeyiz. Şahin, soyadını alıp başına sayın deyip çağırıyormuş, o dediği Amerika’dadır. İkinci Vatan’a, Amerika’ya, son gittiğinde Tayyip Bey, CNN’de Amanpour ile konuşmuştu, “Mister Erdogan” dediler, Amerika’da doğrudur. Mister Erdogan’ı, en doğru “Bay Erdoğan” veya “Erdoğan Bey” ya da “Saygıdeğer Erdoğan” olarak anlamak zorundayız, “sayın” fetişi yoktur. Buradayız ve “Ne Türkiye” diyorum, akepe’den Hüseyin Çelik, Kemal Bey, “Sayın Recep” demediği için ağlamaktadır. Ben de köksüzlüğüme, sonradan görmüşlüğümze ağlıyorum.
CNN’de sunucu Christian Hanım, İrani bir babadan olma ve Amerikan bir anadan doğmadır; “amanpour”, biz “amanpur” diyoruz, “lütüflu”, ya da “aman-veren” anlamına geliyor ve biz “Hanım” sözcüğünü İran’dan ödünç almıştık. İranilere, İran’ı yöneten Moğollar’dan geçmişti, aslı “Han” ve –ım, bizdeki türden “benim” eki oluyor ve İran’da beylere de “aga” diyorlar, “Aga-i Ahmedinejat”, Ahmedinejat Beyefendi, demektir ve başka deyişleri yoktur. İraniler de bunu yine Moğollardan tevarüs ettiler ve biz “ağa” veya “ağabey” olarak kullanıyoruz. Yine çok üzülüyorum, cahil televizyon spikeri kızlar, pek çok zaman, “abi” diyorlar ki, öyle bir sözcüğümüz mevcut değildir, “abi”, Ağabey’in bozulmuş şeklidir. Aile içinde kullanırız ve dışında kullanamayız.
SAYIN OLMAK İSTİYORLAR
Şimdi önümde, Dr. Mükerrem Sarol’un “Bilinmeyen Menderes” çalışması var, Soner’in hatırı için baştan sona taradım, hiç bir yerde “sayın “ yok ve Dr. Sarol, “Menderes” ve yüzüne karşı da “Beyefendi” diyor; Adnan Bey, Sarol’a “Doktorum” yollu hitap ediyor. Bir yerde “Beyefendi, Cumhurbaşkanımızın yaptığı incelemeler..” demektedir; basımı 1983 tarihlidir, “sayın” henüz girmemiştir ve Sarol, kitabında “Adnan” da demektedir. Öyleyse bu akepe şefleri altı delik ayakkabı ile başladılar ve çok zengin oldular ve şimdi “sayın” olmak istiyorlar. Bunu, kont veya baron türünden bir ünvan sandıkların kuşku duymuyorum.
Samet Ağaoğlu’nun “Arkadaşım Menderes” kitabına bakıyorum, “Fatin Rüştü bir aralık yanıma geldi” yollu yazıyordu, “Bak Samet Bey, dedi, Adnan Bey, mağlup bir kumandana ne kadar benziyor, üstünde sadece üniforması eksik”; işte hepsi budur. “Sayın-mayın” bizde yoktur. O kadar öyle ki, Soner ödev verdi, Vehbi Koç’un anılarına da baktım, Cumhurbaşkanı Celal Bayar için sadece “Celal Bey” yazıyor, “akrabalarımdan Nihat Karaveli Bey” diyor, gelmiş, “Celal Bey’i davet edeceğim” demiş, Vehbi Bey’i de çağırmış, bu davet 1978 yılındadır. Demek, Kemal Bey’in, Tayyip Bey’e “Sayın Recep” denmemesini bir complex d’inferiorité meselesi yapanlar, Cahiliye’den gelenlerdir. Biz “Bey” biliyoruz.
ÖLÜMDEN KURTARMAK
Soner ödev verdi, bir günüm gitti, ama yine de teşekkür ediyorum, çünkü, Menderes’i çalışırken o günleri tekrar inceledim, bu günlere ne kadar çok benziyor, şaşırmamak durumundayız. Şevket Süreyya’nın Menderes’in Dramı’nda, İnönü’nün, “Başvekil kürsüye çıksın ve seçim tarihini ilan etsin, kendisini derhal destekleyeceğim” sözü de var, tekrarlıyorum. Menderes’i ölümden döndürmek istiyordu ve Metin Toker’e de, “Adnan Bey tehlike ile oynuyor” dediğini not etmiştim. Demek, daha 1960 yılına kadar ve sonrasında da “Sayın Başbakan” lafını bilmiyorduk. Sadece Başvekil’i ölümden kurtarmaya çalışıyorduk. İşimiz ölümden kurtarmaktır.
Türk dilinin büyük etimoloğu Clauson, “Bey” sözcüğünün, aslı “Bek” ya da “Beğ”, Çince’den geldiğini ileri sürüyor. Bizim büyük aydınımız ve dilcimiz Ataç da yabancı kökenli sayıyordu, önümde Ataç’ın “Günce 1953-1955” derlemesi var; içinde bir tek “bey” kelimesi geçmiyor, Ataç, yabancı sözcükleri reddediyordu ve hep “Bay Adnan Menderes” diyordu, bizi çok etkilemiştir, ancak, “Bay Mahmut Makal” da diyordu, Türkçe’de sıfat, “yeşil kitap” örnektir, başta geliyor; Ataç, “Bay Menderes “ deyişini canlandırmıştı. Ama herkese dediği için ve daha önce Türk Dil Kurumu tarafından da kullanılıyordu, pek rahatsızlık yaratmadığını biliyoruz.
CHP GELENEĞİ
Sırada Nihat Erim var, Günaltay Kabinesi’nde başbakan yardımcısı idi, iktidardan düştüler ve 1950 yılında CHP yayın organı Ulsu Gazetesi’nin başına geçti, Başvekil Adnan Menderes kapattı, Yeni Ulus oldu, kapattı, Halkçı çıktı ve Erim hep başındaydı. İşte burada Nihat Erim, öyle hatırlıyorum, birden bire, “Bay Menderes” demeye başladı, Adnan Bey üzerinde, şimdiki zamanlardaki sayın’ı eksik “Recep Bey” etkisi yaptığını düşünebiliriz. Doğru, “Bay Menderes”, Brechtien tiyatroda y-effekt olmaktadır, yabancılaştırıyor ve ilgisi varmı, söyleyemem, Nihat Erim üzerine baskılar arttı, 1955 yılına gelmiştik ki Nihat Erim teslim oldu. Nihat Erim bundan sonra Adnan Bey’e müşavirdir ve 1960 yılına kadar, Menders’in yanında kaldı, ama ne talihsizlik, 27 Mayıs Devrimi yetişti. Erim, artık düşmüş olan Adnan Bey’î suçladı ve belki de karşılığıdır, 12 Mart Darbesi’nde başbakan oldu ve 12 Eylül Darbesi’nden hemen önce, 1980 başında solcu gençler tarafından öldürüldü. “Bay” sözcüğünün kıssası budur.
Kıssadan hisse çıkarabilirmiyim, Deniz Baykal’ın istifası ile 12 Mart 1971 tarihinde chp genel sekreteri Bülent Ecevit’in “darbe bana yapılmıştır” diyerek ayrılması arasında parellellik kuranları pek yadıgayamayız. Ecevit, ayrıldı ve Darbe sönerken geldi ve chp genel başkanlığını, İsmet Paşa’dan aldı. Paşa, yeni genel başkan Ecevit’in önünde ceketinin düğmelerini ilikledi ve saygıda kusur etmedi. Son tv festivalinden, Baykal’ın da Kemal Bey’in önünde düğmelerini ilikleyeceğini ve sık sık alkışlayacağını öğrenmiş bulunuyoruz. Chp geleneğimiz işte budur ve burada duruyorum.
İşte bu “sayın” sözcüğünü enflasyona uğratan bu Bülent Bey’dir. Her gördüğüne “sayın” diyordu ve nerede ise “Sayın Çınar” veya “Sayın Kabak” demeye başlamıştı ve ben hiç sevmedim ve alışmadım. Kitaplarımda dahi “Adnan Bey” ve “Bülent Bey” yazmayı sürdürdüm. Televizyon programlarında ise hep “Tayyip Bey” diyordum, bilgisiz olduğunu da ekliyordum. Kemal Bey, daha ileri gidiyor, normal zamanlarda “Sayın Tayyip Bey” derken, bilgisiz ve tutarsız olduğunu anlatırkan “Recep Bey” tabir ediyor ki çok doğrudur. Müthiş bir tasnif ve kutluyorum.
Pek çok dilde “s” harfi pek duyulmaz ve biz bu nedenle olabilir, başına “i” koyarız, “İspanya” diyoruz. Parisliler “r” sesini bizim yumuşak g’ye benzetirler, biz de pek korkarız ve bu nedenle “irıza” ve “irecep” deriz. Üstelik, irecep’leri şaban’a yaklaştırırız, “atma recep, din kardeşiyiz” bu anlamdadır. O halde Kemal Bey Dostumuz’u gerçekten kutluyorum, politikaya yüksek nükte kabiliyeti ile başlamış olmaktadır.
DENİZ BAYKAL’I KISKANDIM
Hepsi bu kadar, Soner’in verdiği ödev tamamlamıştır. Ancak izin veririse, Deniz Baykal’ın son televizyon şölenini biraz kıskandığımı söylemek istiyorum. Siyaset yolunda uğradığı haksızlık ve zülumları pek güzel anlattı; benimki o kadar olmadı. Sadece sürgindeyken, ikisi en çok üç sene bulacak, hapis cezasını çekmek üzere, Paris’ten döndüm, ama, Yüce Devlet, kırk kadar dava açtı, bunlardan istenen ceza yüz yılı aşmıştı, Gebze’de yatarken otuz beş yıl kesinleşmişti. Dgm ve Kemal Bey’in kaldırıcağı “özel yetkili mahkeme” demektir, savcılar ne istedi ise yargıçlar verdiler, sadece birinden affettiler. Ben yüz yıllık mahkumiyet talebinden sadece beş yılı kurtarabildim, Öcalan’a “sayın” demekten yargılanıyordum, fiyatı yaklaşık beş yıldır, savundum, aman diledim, mahkeme, sadece bu savunmamı kabul etti ve “Bu sözcükten, sayın, nefret ederim ve hiç kullanmadım” dedim. Kabul ettiler ve aman verdiler. İstedikleri ceza böylece 35 yılı temyiz’den kesin, 95 beş yıla inmiş oluyordu. Hepsi budur.
Neden mi nefret ettim, 1970 yıllarıydı, Bülen Ecevit, her akşam televizyonda görünüyor ve “Sayın Türkeş katildir” diyordu. O sıralarda tek televizyon var, izlemeye mecburuz, ve Türkeş çıkıyor, “Sayın Ecevit hırsızdır” buyuruyordu. Biz uzun zaman, sayın’ın ya “hırsız” ya da “katil” olacağını öğrendik, bu yüzden, sayın’dan nefret ettim, geleneğimizde nefret var. Üstelik mahkeme başkanlarım, Orhan Karadeniz ve Turgut Okyay da bunu biliyorlardı ve bir tek burada bana inandılar. Sayın’dan beni berat ettirdiler.
RAHŞAN ECEVİT’E 30 YIL BORÇLUYUM
Şu akepe şeflerine bakın, hırsız ve katil sıfatlarıyla özdeş “sayın” kelimesini alamadıkları için ağlıyorlar. Demek gözleri doymamaktadır. Peki kesinleşen otuz beş yılın tamamını çektim mi; hayır, beş beş toplamışlardı, ünlü “Rahşan Affı” ile hapisten çıktım. Doğrusu Rahşan Hanımı da uzun yıllar hiç görmemiştim, Kurultay’da görünce pek sevindim. Ne de olsa kesin otuz yıllık hürriyetimi borçluyum ve Kemal Bey’in atik davranarak Rahşan Hanım’ın yanına gitmesini de ani ve isabetli karar verme kabiliyeti olarak anladım. Güzel, her politikacı için yararlı ve gerekli bir kabiliyet olduğunu biliyorum.
Yalçın Küçük
Odatv.com
Etiketler:
Yalçın Küçük
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)