28 Şubat 2011 Pazartesi
15 Şubat 2011 Salı
3 Şubat 2011 Perşembe
13 Eylül 2010 Pazartesi
GÜCÜM BURAYA KADAR BAĞIŞLAYIN
Şok şok… 12 Eylül referandumu MHP’yi parçaladı. Bu sütunlarda yazdığım Zehirli Balık yazımda derinliğine belirtmiştim, cemaat dokunduğu her şeyi zehirleyip dağıtıyor, diye. Ağar’ın partisi, Milli Görüş, Büyük Birlik ve nihayet MHP cemaatin ölümcül dokunuşuyla darmadağın oldu. MHP Devlet Bahçeli’nin büyük çabalarına karşın varlık sebebi-her şeyi olan Orta Anadolu’da hüsrana uğradı. Sadece Ankara’nın son belediye seçimlerini düşünün, Mansur Yavaş ve CHP’nin oyları AKP’yi kıl payı ikiye katlıyordu. MHP tam bir parçalanma yaşıyor. MHP 12 Eylül öncesi dinamizmini anti-komünizmden alıyordu ve MHP saflarını oluşturan köylü kitlelerle şehirli kitlelerin ayrışması hiç hissedilmiyordu. Şimdi MHP’li kitlelerinin hiç affedemeyeceği AKP’nin Habur ve Suriye sınırının satılması olayına rağmen oylarının nerdeyse yarıdan çoğunu kaybetmesi, Türkiye’ye yepyeni ve beklenmedik bir şok yaşatıyor. Bu inanılmaz şok’un boyutlarını ilk görmek isteyen ise Devlet Bahçeli’dir, anında erken seçim çağrısında bulunup, gerçek hasarın boyutlarını öğrenmek zorunda kalmıştır. 1960’lı yılların sonundan beri Orta Anadolu’da esip gürleyen MHP tam anlamıyla bir felaket yaşıyor.. Devlet Bahçeli’nin cemaate karşı tavrı çok iyi bilinmesine rağmen, cemaate karşı tavrını çok yaygın ve kitlesel olarak meydan meydan dillendirmemesi bugün feci bir hüsranla sonuçlandı. Oysa Devlet Bahçeli’yle MHP Türkeş’in dahi rüyasında göremediği oy oranlarına kavuşmuş ve yine Devlet Bahçeli’yle MHP hem şiddetle mesafe koyup hem mafyatik kabadayı çapulcu denilen kitlelerle bağını kopartıp tam bir şehir partisi olmuştu. Sonunda Türkiye’deki her şehirli partinin acı sonunu paylaştı, MHP de köylüleri şehirlilerinden fazla Orta Anadolu’nun partisiydi şimdi o da hem de başta Yozgat, Erzurum, vs., olmak üzere aforoz edildi ve yok olmak üzere..
Velhasıl seçim sonuçlarını en iyi tahmin eden anket şirketi yine o, bu, şu değil, rahmetli Aziz Nesin çıktı.
Seçimin mağlubu yine aynıdır ve Türkiye’nin sosyolojik gerçeğine ayak uyduramayan şehirli oylar, varoşlara ve köylülere karşı yine büyük bir hezimet yaşamıştır. AKP’nin oy aldığı aynı bölgeler elli yıldır sağ siyaseti besledi. Değişen bir şey yok, daha önce Menderes, Demirel, Özal, Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller ve benzerleri, köylü, kurnaz, göz göre göre insan evladını utandıran yalan ve hırsızlıklarıyla seçimi nasıl kazanmışlarsa sağcı oylar yine aynı yoldan Türkiye’nin siyasetini belirlemeyi sürdürmüştür.
Bu seçimde değişen ise, büyük medyanın tümüyle bu köylü varoş gerçeğini kabullenip hayati bir can simidi gibi bu yalan ve hırsızlıkları hem örtbas etmiş hem de her sağcı siyasetçi gibi bu gerçeğe ayak uydurmayı tek çıkar özgürlük yolu olarak görmüş olmasıdır.
GÜNEŞ PENSİLVANYA’DAN DOĞDU DOĞACAK
Sizler, ey okuyucular, siz de yarın bir istikbaliniz olsun istiyorsanız, bu köylü, kurnaz, hırsız, yalancı düzenbaz gerçeği bugünden, henüz yirmili yaşlarda fark edip kendinizi bizim gibi fazla yormayın..
Daha dün devletin en mahrem en gizli dairelerinden sınav soruları çalındı ve onlarca yıldır aynı yoldan çalınıp savcılar ve polisler yetiştirilip devleti ele geçirme planları açığa çıkmıştı. Bu kadar açık hırsızlıklara rağmen, AKP yüzde 58 oy alıyorsa, yaşasın Hırsızlar, Yaşasın bu hırsızları bağrına basan örtbas eden medya diye, takdir etmekten başka ne yapabiliriz.
Ey ülkesi için üzülen genç çocuklar, alkışlayın hırsızları, alkışlayın hırsızlıkları kim yaptı diye hiç sormayan özgürlükçü medyanızı.. Bugünden tezi yok kararınızı verip saflarınızı değiştirin, hırsızlar cemaatçiler yandaşlar Türkiye’yi ele geçirdi, sadece TRT’nin on-onbeş kanalı var, birinde olsun iş bulabilirsiniz, yolunuz Engin Ardıçlar’ın Yeni Şafaklar’ın Milli Görüşçüler’in Mehmet Ali Birandlar’ın Mehmet Barlaslar’ın Vakitçiler’in yolu olsun.. Şaklabanlık yalakalık rehberiniz olsun.
Yürüyün hırsızlar kim tutar sizi..Bu kadar aleni, fesupanallah dedirten yalanlara rağmen büyük kitleler yine size oy veriyorsa, bu ülkede hiç aç kalmazsınız, talihiniz sonsuza kadar açık olsun.
Genç adam, gördünüz işte elli yılın sağ iktidarlarının hazırladığı acı gerçeği, siz siz olun bu hayal kırıklığını bir daha yaşamayın. Gördünüz işte dağ başını hırsızlar almış, güneş ise Pensilvanya’dan doğdu doğacak. .Bugünden tezi yok, maaşlarınız düzgün öngörüleriniz hep sağlam ve siz ziftlenirken halkımız hep yanınızda sırtınızı gururla sıvazlayacak, bu acayip tabiat gerçeğine karşı fazla direnemezsiniz, fareler dokuz dokuz aslanlar tek tek çoğalır, insanlık ülküsü demokrasiye teslim olun, siz de bugünden tezi yok Okyanus Ötesi’ne selam durun.
HAYIRLI OLSUN
Velhasıl bize de takdir etmek düşer, sınav sorularını çalan derin devletin sahipleri kendilerini daha derin kılmak için bu çalınmış sınav sonuçlarıyla on yıllarca polisler savcılar yetiştirdiler ve hepsinin gayretiyle işte adaletine özgürlüklerine ve ahlak’ına hayran olduğumuz müthiş bir iktidar yola çıktı, insanlığa hayırlı olsun..
Referandum sonuçları Pensilvanya’ya hayırlı olsun, Amerika’ya hayırlı olsun, AB sözcülerine hayırlı olsun, yandaş medyaya ve bilumum köşe yazarlarına hayırlı olsun, büyük medyanın Turgay Ciner’ine hayırlı olsun, NTV’nin sahibi Ferit Şahenk’e hayırlı olsun, maden ruhsatlarına eline geçirenlere hayırlı olsun, derelere hidroelektrik santralı için yola çıkanlara hayırlı olsun, eski kaşarlanmış solculara eski köfte ülkücülere hayırlı olsun, buğdayın ithal edildiği ülkede Konya’da yüzde seksen oy verenlere hayırlı olsun, et ithal edildiği bugünlerde Afyon ve Kütahya’dan yüzde yetmiş oy verenlere hayırlı olsun, devleti ele geçirmek için soruları çalıp kendi polis ve savcılarını yetiştirenlere ve göz yuman medyaya hayırlı olsun, kalan yaşamını Kanada’da sürdüren haham Tuncay Güney’e hayırlı olsun..
SKY’dan beni kovanlara da hayırlı olsun, sonra çalıştığım Avrasya TV’yi Digitürk’ten kovup yerine Melih Gökçek’in kanalını koyanlara hayırlı olsun. Yediğimiz ambargo ve sansürler yetmiyormuş gibi adımıza yazımıza programlarımıza Cumhuriyet Gazetesi’nde, Halk TV’de dahi ambargo koyanlara da hayırlı olsun.
Altmış yılın sağ iktidarları Menderesler’e Demireller’e Çiller’e Mesut Yılmazlar’a, hepsine kucak dolusu teşekkürler, işte büyüttüğünüz Türkiye, öpüp koklayın, tıka basa yiyin tıksırın doya doya..
Bana da yuh olsun, Silivri’de hala niye tutuklandığını bilmeyenlere de yuh olsun.
AYRANIMIZ BU, YARISI SU
Yalnız bir tek sana yazıklar olsun Mustafa Kemal Atatürk, yurdumuzu esaretten kurtardın ama ağadan şeyhden kölelikten kurtaramadığın için, kabrinin kutsallığına sığınıp elli yıl sağ iktidarlarla koyun koyuna siyasetçilik yapıp yan gelip yatanların elinde Cumhuriyet oyuncak olduğu için..
Ne bekliyordunuz, paçasını ruhunu cemaate kaptırmış milliyetçi muhafazakar oylar mı umuyordunuz. Devrimci olacak gücü kendinde bulamayanlar sadece köpeklerdir, köpeklerin yalnız kapıları ve sahipleri değişir. Daha dün bir umuttur belki deyip uçmayı bekliyordunuz, bugün mutlak zafer alkışları içinde başbakan ilk konuşmasında Pensilvanya’ya şükranlar gönderip nihayet karanlıklardan aydınlığa çıkacağımız müjdesini veriyor.
Bu toprağın ve Cumhuriyet’in çocukları, yenilgi bizim için sürpriz yeni ve hiç de ilk değil, altmış yıldır alışığız, boy diyenler soy diyenler mezhep diyenler cemaat diyenler, hırsızlar, yalancılar altmış yıldır kazanıyor, ayranımız bu, yarısı su, işinize gelirse..
Artık önünüz açıldı, buyurun Haburlar’a kaldığınız yerden devam edin, artık yandaş medyanızın maaşlarını ikramiyelerle referandum primleriyle ödüllendirin. Artık kime satarsanız satın, artık tıksırıncaya aksırıncaya kadar sabahlara kadar halkın oylarıyla gönül rahatlığı içinde yiyin efendiler, sizi artık kim tutar. Kızılırmaklar’ı Fıratlar’ı ne kalmışsa sekiz yılda yarından tezi yok parçalayın bölüşün üleştirin. Halkın oyunu aldınız mı aldınız, Allah şahit yalnız ve yalnız siz haklısınız. Camii kapılarında sizi alkışlayan Müslümanlara hayırlı olsun, milli görüşçülere hayırlı olsun, artık tek vücut oldunuz, artık tek beden büyük devasa bir halk gücü oldunuz, yürüyün AKP’liler, ilk hedefiniz Akdeniz, bir sahiller mi kalmış, Toros’un dağlarında birkaç köy, Tunceli’de birkaç Alevi mi kalmış, alın ıspanaklarınızı makarnalarınızı hücum AKP’liler, ilk hedefiniz Pensilvanya..
Tuz şeker suda ne kadar kalır, eridik bittik işte, kaç tane dava açtılar hiçbiri bizden diyeceğimiz gazete ve sitelerde dahi haber olmadı, kaç yerden kovulduk, bizden diyeceğimiz yerlerin hepsi dahi karanlıkta boğulmamızı sadece seyrettiler.. Ne bitmez iftiralara suçlamalara maruz kaldık çoluk çocuk dahi bu iftiraları utanmaksızın alayla çoğaltıp şahsımıza hücuma geçtiler.. Geçen bu sekiz yılda en çok yazı yazan en çok konuşan ve en çok dava açılan ve tek bir avukat dahi bulamayan bir yazar olarak, içerden diyebileceğimiz ne kalleşlikler gördük, ne yapalım deyip sustuk.. Şimdi ambargo koyanlar iftira atanlar açık farkla kazandı, yolunuz açık olsun..
Birkaç yalan daha ha gayret, birkaç fırıldak daha, birkaç kömür yardımı daha, rötatifleriniz, milyar dolarlarınız, ihaleleriniz her şey ülkemizin menfaati için, adalet hukuk için, ha gayret az kaldı. Ülkemiz artık yarına kalmaz özgürlük ve hürriyetlere kavuşacak. Halk size oy verdi mi verdi, artık milyar dolarları utanarak gizleyerek değil aleni açık gün ortasında yemeniz için kapılar ardına kadar açıldı. Utanılacak gizlenecek dokunulmazlıklara sığınılacak hiçbir yasa kalmadı. Nasılsa hesap soracak hakim savcı hukuk kalmadı, artık size oy verenlerin “Ya Allah Bismilah Allahüekber” sloganlarıyla cami önlerinde topluca “euzubillah” der amin der yersiniz.
Size de yuh olsun, yandaş medyanın ekranlarına gidip güya horoz dövüşü yapan sahte kahramanlar, onurunuzla köşenizde bir başına oturmayı beceremediniz. Liberallere övgüler düzen ek’ler çıkartan, kuyruk yağından kakırdak gibi Cumhuriyet Gazetesi’nden ne bekliyordunuz, ne yaptığını kimsenin bilmediği Halk TV’de televizyonculuk oynayanlardan ne bekliyordunuz, ülkesinden habersiz, şahsi bencillik ve kaprislerinin adını ilerici solculuk koyanlardan ne bekliyordunuz? İktidarın bir tokadını yiyip korkudan ebediyen susup kaçanlardan ne bekliyordunuz, bertaraf oldunuz işte, paracuklarınıza ışıltı ekranlarınıza hanım spikerlerinize sabahlara kadar doymadığınız tartışmalarınıza, hayırlı olsun..
Ne bekliyordunuz, bu toprağın ekmeği sağcılara portakal dilimi şeftali gibi hep sulu yumuşacık iştahlı ve şehvetli, bize hep taş gibi kemik gibi hep sert oldu..
GÜCÜM BURAYA KADAR, BAĞIŞLAYIN
Şimdi dünden daha yalnız ama dünden daha güzelim.. Onların oy çuvalları var bizlerin her biri ayrı değer milyonlarca tek tek kendi örgüt gücü var. Onların gücü çöl tozu gibi tozu dumana katan medya örtbasları, yalanlar, iftiralar, bizlerin gücü ise doğru dürüst cesurca söylenmiş tek tek kelimeler, her biri üzüm tadında.
Şimdi başlıyor dünyada var olma heyecanı, insanlıktan süzdüğüm tek bilgi, düşünen hiç kimse ağalara şeyhlere siyasilere kolay av olmadı..
Çekeceğimiz daha çok acılar var, daha çok yanıp kavrulacağız, meyve şekerinin tadından kim usanmış, kim usanmış güzelden.
Şimdi başlıyor ülke cumhuriyet bağımsızlık aşkınızı bu en karamsar günden başlayarak ebediyen sınamaya..
Ben de bilmiyorum kardeşlerim gözlerini aşka aşkla kapatanların, gözlerini iftira ve yalanlara kapatanlarla savaşı nasıl ne şekilde sonuçlanır, vallahi bilmem..
55 yaşındayım dayanamazsam da artık sabredeceğim, bu maçı daha ne çok maçı kaybettik kaybederiz, ama Sadi’nin lafıdır, kimse sevgilime çirkin diyemez, sırtımdan bıçaklar yesem de…
Bir de özel notum var, referandumdan birkaç gün önce söylemiştim, artık yazacak konuşacak maddi gücüm imkanım kalmadı, ambargolara ve bedava yazıp çizmelere ve bitmeyen mahkemelere karşı bugüne önceden yazdığım 25 kitaptan birkaç lirayla gıdı gıdına geldik, kararım şu, gelecek seçimlerden bir iki ay önce yine yazıp konuşma imkanım olursa çıkar görevimi yaparım, içinizde en çok konuşan en çok yazı yazan kardeşinizim, gücüm buraya kadar.. Bağışlayın.. Belki arada bir Serdar Akinan’ın Mızıkacılar Sitesi’ne çıkar beş on dakika konuşuruz. Nazım’ın hiç bilinmeyen ama en güzel şiiridir, ‘rüyamda yari gördüm şöyle belden yukarı, bulutların ardından ay gibi gider, o gider ben giderim, hepsi bu kadar..’ Şimdi bırakmadan önce yazarlığı son satırına gelmişken yazarlığım, şiirimiz ne diyor yorumlamak istiyorum, son cümlem:, ‘rüyamızda bulutların ardından akan yarimizi görmüştük, hepsi buydu, hayat dünya her şey işte hepsi bu kadarcık..’
Nihat Genç
Odatv.com
Velhasıl seçim sonuçlarını en iyi tahmin eden anket şirketi yine o, bu, şu değil, rahmetli Aziz Nesin çıktı.
Seçimin mağlubu yine aynıdır ve Türkiye’nin sosyolojik gerçeğine ayak uyduramayan şehirli oylar, varoşlara ve köylülere karşı yine büyük bir hezimet yaşamıştır. AKP’nin oy aldığı aynı bölgeler elli yıldır sağ siyaseti besledi. Değişen bir şey yok, daha önce Menderes, Demirel, Özal, Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller ve benzerleri, köylü, kurnaz, göz göre göre insan evladını utandıran yalan ve hırsızlıklarıyla seçimi nasıl kazanmışlarsa sağcı oylar yine aynı yoldan Türkiye’nin siyasetini belirlemeyi sürdürmüştür.
Bu seçimde değişen ise, büyük medyanın tümüyle bu köylü varoş gerçeğini kabullenip hayati bir can simidi gibi bu yalan ve hırsızlıkları hem örtbas etmiş hem de her sağcı siyasetçi gibi bu gerçeğe ayak uydurmayı tek çıkar özgürlük yolu olarak görmüş olmasıdır.
GÜNEŞ PENSİLVANYA’DAN DOĞDU DOĞACAK
Sizler, ey okuyucular, siz de yarın bir istikbaliniz olsun istiyorsanız, bu köylü, kurnaz, hırsız, yalancı düzenbaz gerçeği bugünden, henüz yirmili yaşlarda fark edip kendinizi bizim gibi fazla yormayın..
Daha dün devletin en mahrem en gizli dairelerinden sınav soruları çalındı ve onlarca yıldır aynı yoldan çalınıp savcılar ve polisler yetiştirilip devleti ele geçirme planları açığa çıkmıştı. Bu kadar açık hırsızlıklara rağmen, AKP yüzde 58 oy alıyorsa, yaşasın Hırsızlar, Yaşasın bu hırsızları bağrına basan örtbas eden medya diye, takdir etmekten başka ne yapabiliriz.
Ey ülkesi için üzülen genç çocuklar, alkışlayın hırsızları, alkışlayın hırsızlıkları kim yaptı diye hiç sormayan özgürlükçü medyanızı.. Bugünden tezi yok kararınızı verip saflarınızı değiştirin, hırsızlar cemaatçiler yandaşlar Türkiye’yi ele geçirdi, sadece TRT’nin on-onbeş kanalı var, birinde olsun iş bulabilirsiniz, yolunuz Engin Ardıçlar’ın Yeni Şafaklar’ın Milli Görüşçüler’in Mehmet Ali Birandlar’ın Mehmet Barlaslar’ın Vakitçiler’in yolu olsun.. Şaklabanlık yalakalık rehberiniz olsun.
Yürüyün hırsızlar kim tutar sizi..Bu kadar aleni, fesupanallah dedirten yalanlara rağmen büyük kitleler yine size oy veriyorsa, bu ülkede hiç aç kalmazsınız, talihiniz sonsuza kadar açık olsun.
Genç adam, gördünüz işte elli yılın sağ iktidarlarının hazırladığı acı gerçeği, siz siz olun bu hayal kırıklığını bir daha yaşamayın. Gördünüz işte dağ başını hırsızlar almış, güneş ise Pensilvanya’dan doğdu doğacak. .Bugünden tezi yok, maaşlarınız düzgün öngörüleriniz hep sağlam ve siz ziftlenirken halkımız hep yanınızda sırtınızı gururla sıvazlayacak, bu acayip tabiat gerçeğine karşı fazla direnemezsiniz, fareler dokuz dokuz aslanlar tek tek çoğalır, insanlık ülküsü demokrasiye teslim olun, siz de bugünden tezi yok Okyanus Ötesi’ne selam durun.
HAYIRLI OLSUN
Velhasıl bize de takdir etmek düşer, sınav sorularını çalan derin devletin sahipleri kendilerini daha derin kılmak için bu çalınmış sınav sonuçlarıyla on yıllarca polisler savcılar yetiştirdiler ve hepsinin gayretiyle işte adaletine özgürlüklerine ve ahlak’ına hayran olduğumuz müthiş bir iktidar yola çıktı, insanlığa hayırlı olsun..
Referandum sonuçları Pensilvanya’ya hayırlı olsun, Amerika’ya hayırlı olsun, AB sözcülerine hayırlı olsun, yandaş medyaya ve bilumum köşe yazarlarına hayırlı olsun, büyük medyanın Turgay Ciner’ine hayırlı olsun, NTV’nin sahibi Ferit Şahenk’e hayırlı olsun, maden ruhsatlarına eline geçirenlere hayırlı olsun, derelere hidroelektrik santralı için yola çıkanlara hayırlı olsun, eski kaşarlanmış solculara eski köfte ülkücülere hayırlı olsun, buğdayın ithal edildiği ülkede Konya’da yüzde seksen oy verenlere hayırlı olsun, et ithal edildiği bugünlerde Afyon ve Kütahya’dan yüzde yetmiş oy verenlere hayırlı olsun, devleti ele geçirmek için soruları çalıp kendi polis ve savcılarını yetiştirenlere ve göz yuman medyaya hayırlı olsun, kalan yaşamını Kanada’da sürdüren haham Tuncay Güney’e hayırlı olsun..
SKY’dan beni kovanlara da hayırlı olsun, sonra çalıştığım Avrasya TV’yi Digitürk’ten kovup yerine Melih Gökçek’in kanalını koyanlara hayırlı olsun. Yediğimiz ambargo ve sansürler yetmiyormuş gibi adımıza yazımıza programlarımıza Cumhuriyet Gazetesi’nde, Halk TV’de dahi ambargo koyanlara da hayırlı olsun.
Altmış yılın sağ iktidarları Menderesler’e Demireller’e Çiller’e Mesut Yılmazlar’a, hepsine kucak dolusu teşekkürler, işte büyüttüğünüz Türkiye, öpüp koklayın, tıka basa yiyin tıksırın doya doya..
Bana da yuh olsun, Silivri’de hala niye tutuklandığını bilmeyenlere de yuh olsun.
AYRANIMIZ BU, YARISI SU
Yalnız bir tek sana yazıklar olsun Mustafa Kemal Atatürk, yurdumuzu esaretten kurtardın ama ağadan şeyhden kölelikten kurtaramadığın için, kabrinin kutsallığına sığınıp elli yıl sağ iktidarlarla koyun koyuna siyasetçilik yapıp yan gelip yatanların elinde Cumhuriyet oyuncak olduğu için..
Ne bekliyordunuz, paçasını ruhunu cemaate kaptırmış milliyetçi muhafazakar oylar mı umuyordunuz. Devrimci olacak gücü kendinde bulamayanlar sadece köpeklerdir, köpeklerin yalnız kapıları ve sahipleri değişir. Daha dün bir umuttur belki deyip uçmayı bekliyordunuz, bugün mutlak zafer alkışları içinde başbakan ilk konuşmasında Pensilvanya’ya şükranlar gönderip nihayet karanlıklardan aydınlığa çıkacağımız müjdesini veriyor.
Bu toprağın ve Cumhuriyet’in çocukları, yenilgi bizim için sürpriz yeni ve hiç de ilk değil, altmış yıldır alışığız, boy diyenler soy diyenler mezhep diyenler cemaat diyenler, hırsızlar, yalancılar altmış yıldır kazanıyor, ayranımız bu, yarısı su, işinize gelirse..
Artık önünüz açıldı, buyurun Haburlar’a kaldığınız yerden devam edin, artık yandaş medyanızın maaşlarını ikramiyelerle referandum primleriyle ödüllendirin. Artık kime satarsanız satın, artık tıksırıncaya aksırıncaya kadar sabahlara kadar halkın oylarıyla gönül rahatlığı içinde yiyin efendiler, sizi artık kim tutar. Kızılırmaklar’ı Fıratlar’ı ne kalmışsa sekiz yılda yarından tezi yok parçalayın bölüşün üleştirin. Halkın oyunu aldınız mı aldınız, Allah şahit yalnız ve yalnız siz haklısınız. Camii kapılarında sizi alkışlayan Müslümanlara hayırlı olsun, milli görüşçülere hayırlı olsun, artık tek vücut oldunuz, artık tek beden büyük devasa bir halk gücü oldunuz, yürüyün AKP’liler, ilk hedefiniz Akdeniz, bir sahiller mi kalmış, Toros’un dağlarında birkaç köy, Tunceli’de birkaç Alevi mi kalmış, alın ıspanaklarınızı makarnalarınızı hücum AKP’liler, ilk hedefiniz Pensilvanya..
Tuz şeker suda ne kadar kalır, eridik bittik işte, kaç tane dava açtılar hiçbiri bizden diyeceğimiz gazete ve sitelerde dahi haber olmadı, kaç yerden kovulduk, bizden diyeceğimiz yerlerin hepsi dahi karanlıkta boğulmamızı sadece seyrettiler.. Ne bitmez iftiralara suçlamalara maruz kaldık çoluk çocuk dahi bu iftiraları utanmaksızın alayla çoğaltıp şahsımıza hücuma geçtiler.. Geçen bu sekiz yılda en çok yazı yazan en çok konuşan ve en çok dava açılan ve tek bir avukat dahi bulamayan bir yazar olarak, içerden diyebileceğimiz ne kalleşlikler gördük, ne yapalım deyip sustuk.. Şimdi ambargo koyanlar iftira atanlar açık farkla kazandı, yolunuz açık olsun..
Birkaç yalan daha ha gayret, birkaç fırıldak daha, birkaç kömür yardımı daha, rötatifleriniz, milyar dolarlarınız, ihaleleriniz her şey ülkemizin menfaati için, adalet hukuk için, ha gayret az kaldı. Ülkemiz artık yarına kalmaz özgürlük ve hürriyetlere kavuşacak. Halk size oy verdi mi verdi, artık milyar dolarları utanarak gizleyerek değil aleni açık gün ortasında yemeniz için kapılar ardına kadar açıldı. Utanılacak gizlenecek dokunulmazlıklara sığınılacak hiçbir yasa kalmadı. Nasılsa hesap soracak hakim savcı hukuk kalmadı, artık size oy verenlerin “Ya Allah Bismilah Allahüekber” sloganlarıyla cami önlerinde topluca “euzubillah” der amin der yersiniz.
Size de yuh olsun, yandaş medyanın ekranlarına gidip güya horoz dövüşü yapan sahte kahramanlar, onurunuzla köşenizde bir başına oturmayı beceremediniz. Liberallere övgüler düzen ek’ler çıkartan, kuyruk yağından kakırdak gibi Cumhuriyet Gazetesi’nden ne bekliyordunuz, ne yaptığını kimsenin bilmediği Halk TV’de televizyonculuk oynayanlardan ne bekliyordunuz, ülkesinden habersiz, şahsi bencillik ve kaprislerinin adını ilerici solculuk koyanlardan ne bekliyordunuz? İktidarın bir tokadını yiyip korkudan ebediyen susup kaçanlardan ne bekliyordunuz, bertaraf oldunuz işte, paracuklarınıza ışıltı ekranlarınıza hanım spikerlerinize sabahlara kadar doymadığınız tartışmalarınıza, hayırlı olsun..
Ne bekliyordunuz, bu toprağın ekmeği sağcılara portakal dilimi şeftali gibi hep sulu yumuşacık iştahlı ve şehvetli, bize hep taş gibi kemik gibi hep sert oldu..
GÜCÜM BURAYA KADAR, BAĞIŞLAYIN
Şimdi dünden daha yalnız ama dünden daha güzelim.. Onların oy çuvalları var bizlerin her biri ayrı değer milyonlarca tek tek kendi örgüt gücü var. Onların gücü çöl tozu gibi tozu dumana katan medya örtbasları, yalanlar, iftiralar, bizlerin gücü ise doğru dürüst cesurca söylenmiş tek tek kelimeler, her biri üzüm tadında.
Şimdi başlıyor dünyada var olma heyecanı, insanlıktan süzdüğüm tek bilgi, düşünen hiç kimse ağalara şeyhlere siyasilere kolay av olmadı..
Çekeceğimiz daha çok acılar var, daha çok yanıp kavrulacağız, meyve şekerinin tadından kim usanmış, kim usanmış güzelden.
Şimdi başlıyor ülke cumhuriyet bağımsızlık aşkınızı bu en karamsar günden başlayarak ebediyen sınamaya..
Ben de bilmiyorum kardeşlerim gözlerini aşka aşkla kapatanların, gözlerini iftira ve yalanlara kapatanlarla savaşı nasıl ne şekilde sonuçlanır, vallahi bilmem..
55 yaşındayım dayanamazsam da artık sabredeceğim, bu maçı daha ne çok maçı kaybettik kaybederiz, ama Sadi’nin lafıdır, kimse sevgilime çirkin diyemez, sırtımdan bıçaklar yesem de…
Bir de özel notum var, referandumdan birkaç gün önce söylemiştim, artık yazacak konuşacak maddi gücüm imkanım kalmadı, ambargolara ve bedava yazıp çizmelere ve bitmeyen mahkemelere karşı bugüne önceden yazdığım 25 kitaptan birkaç lirayla gıdı gıdına geldik, kararım şu, gelecek seçimlerden bir iki ay önce yine yazıp konuşma imkanım olursa çıkar görevimi yaparım, içinizde en çok konuşan en çok yazı yazan kardeşinizim, gücüm buraya kadar.. Bağışlayın.. Belki arada bir Serdar Akinan’ın Mızıkacılar Sitesi’ne çıkar beş on dakika konuşuruz. Nazım’ın hiç bilinmeyen ama en güzel şiiridir, ‘rüyamda yari gördüm şöyle belden yukarı, bulutların ardından ay gibi gider, o gider ben giderim, hepsi bu kadar..’ Şimdi bırakmadan önce yazarlığı son satırına gelmişken yazarlığım, şiirimiz ne diyor yorumlamak istiyorum, son cümlem:, ‘rüyamızda bulutların ardından akan yarimizi görmüştük, hepsi buydu, hayat dünya her şey işte hepsi bu kadarcık..’
Nihat Genç
Odatv.com
Etiketler:
Nihat Genc
23 Ağustos 2010 Pazartesi
HANEFİ AVCI'NIN KENDİSİ BİR BELGEDİR
Türkan Saylan öldü gitti, yaşlı kanser hastasının evi arandığı gece TV'ye çıkan Nazlı Ilıcaklar ne diyordu: iddialar var efendim, iddialar. Karşı taraf delil yok belge yok, kanunsuz isnatsız yaka paça insanları tutukluyorsunuz diye çırpındıkça, her Allah'ın akşamı yüz çeşit TV'ye çıkıp iddialar var efendim efendim yaygarasını bastılar. Erol Manisalı alındı belge sorduk, iddialar var efendim dediler, Kanadoğlu'nun evi arandı belge sorduk, iddialar var efendim, İlhan Selçuk niye alındı, iddialar var efendim. Bu Ergenekon Balyoz haksız tutuklama sürecinin adını, 'iddialar var efendim' diye koyabilirsiniz.
Ve Tuncay Güney gibi saçma sapanlığı amatörlüğü karışıklığı tezviratı çok açık bir kişinin Türkiye'de yaşayan herkesi acı acı güldüren komik iddialarına TRT'leri açtınız, yüz çeşit haber bülteni sabah akşam yayın yaptı..
Yetmedi, şaibeli gizli tanıkların ifadeleri kaç yıldır manşetlerden inmiyor, yetmedi, PKK itirafçılarının her uydurduğu kahpece tezgah sözler her akşam TV programlarında saatlerce günlerce aylarca ve yıllarca tartışılıyor..
Şimdi, eski bir istihbarat daire başkanı ve bugün emniyet müdürlüğü yapan ve geçmiş siciline kimsenin dil uzatamayacağı bir devlet görevlisi Türkiye'deki ortaçağ devlet yapılanmasının tam anlamıyla cemaat tarafından yönetildiğini söylüyor. Ve düne kadar suçlayan, iftira atanlar hemen 'savunma' pozisyonuna girdiler.
Ne diyorlar savunmalarında, Hanefi Avcı'nın elinde belge yok, delil yok...
Düne kadar saldırılan bizdik ve delil yok belge yok diye canımız yanarak haykıran bizdik..
Şimdi cemaatçiler ve cemaatseverler 'belge yok, delil yok' diye savunmaya geçtiler..
Roller Hanefi Avcı'nın bir kitabıyla bir günde değişti..
Ancak Türkiye'ye yıllardır hukuk nizamı vermeye çalışan ve yıllardır bize evrensel hukuk incileri söyleyenlerin hukuk bilgilerinin sıfırın altında olduğu da bugün itibariyle ortaya çıktı..
Sayın cemaatseverler, belge yok diyorsunuz, Hanefi Avcı sorgulanır ne olup olmadığı daha iyi anlaşılır.
Taraf Gazetesi'ne kimlerin postaladığı bilinmeyen, fotokopi kesme yapıştırma, halen TÜBİTAK’ından teknolojik kriminal merkezlere kadar kimsenin anlayamadığı her sayfası tartışmalı bavullar dolusu kağıtların her biri belge oluyor, kamuoyunda bir yıla yakın tartışılan şaibeli ıslak imzalar belge oluyor, telefon kayıtları belge oluyor, ama Hanefi Avcı'nın kitabı belge olamıyor… Hanefi Avcı şaibeli kopya bir kağıt parçası değil, canlı canlı karşınızda. Halen görevde. Sicili temiz. Hatta bir dönem çok sevdiğiniz çok yakınınız.
Bilmeniz gereken şudur, bir istihbarat daire başkanının kendisi 'BELGE'dir.. Halen görevde ve sicili temiz bir emniyet müdüründen daha gerçek ve daha büyük HUKUKİ BELGE yoktur.
Yıllardır başımıza alikıran başkesen savcı hakim avukat hukukçu özgürlükçü kesildiniz ama hukuki bir belge'nin ne olup olmadığını hala bilmiyorsunuz..
Bir daha öğrenin, bu bir gizli tanık, bir PKK itirafçısı değil karşınızdaki.. Öğrenin, istihbarat daire başkanının kendisi BELGE'dir..
Öğrenin en değerli HUKUKİ KANIT listesinin başında devletin Emniyet Müdürleri'nin şahitliği gelir…
Nihat Genç
Odatv.com
Ve Tuncay Güney gibi saçma sapanlığı amatörlüğü karışıklığı tezviratı çok açık bir kişinin Türkiye'de yaşayan herkesi acı acı güldüren komik iddialarına TRT'leri açtınız, yüz çeşit haber bülteni sabah akşam yayın yaptı..
Yetmedi, şaibeli gizli tanıkların ifadeleri kaç yıldır manşetlerden inmiyor, yetmedi, PKK itirafçılarının her uydurduğu kahpece tezgah sözler her akşam TV programlarında saatlerce günlerce aylarca ve yıllarca tartışılıyor..
Şimdi, eski bir istihbarat daire başkanı ve bugün emniyet müdürlüğü yapan ve geçmiş siciline kimsenin dil uzatamayacağı bir devlet görevlisi Türkiye'deki ortaçağ devlet yapılanmasının tam anlamıyla cemaat tarafından yönetildiğini söylüyor. Ve düne kadar suçlayan, iftira atanlar hemen 'savunma' pozisyonuna girdiler.
Ne diyorlar savunmalarında, Hanefi Avcı'nın elinde belge yok, delil yok...
Düne kadar saldırılan bizdik ve delil yok belge yok diye canımız yanarak haykıran bizdik..
Şimdi cemaatçiler ve cemaatseverler 'belge yok, delil yok' diye savunmaya geçtiler..
Roller Hanefi Avcı'nın bir kitabıyla bir günde değişti..
Ancak Türkiye'ye yıllardır hukuk nizamı vermeye çalışan ve yıllardır bize evrensel hukuk incileri söyleyenlerin hukuk bilgilerinin sıfırın altında olduğu da bugün itibariyle ortaya çıktı..
Sayın cemaatseverler, belge yok diyorsunuz, Hanefi Avcı sorgulanır ne olup olmadığı daha iyi anlaşılır.
Taraf Gazetesi'ne kimlerin postaladığı bilinmeyen, fotokopi kesme yapıştırma, halen TÜBİTAK’ından teknolojik kriminal merkezlere kadar kimsenin anlayamadığı her sayfası tartışmalı bavullar dolusu kağıtların her biri belge oluyor, kamuoyunda bir yıla yakın tartışılan şaibeli ıslak imzalar belge oluyor, telefon kayıtları belge oluyor, ama Hanefi Avcı'nın kitabı belge olamıyor… Hanefi Avcı şaibeli kopya bir kağıt parçası değil, canlı canlı karşınızda. Halen görevde. Sicili temiz. Hatta bir dönem çok sevdiğiniz çok yakınınız.
Bilmeniz gereken şudur, bir istihbarat daire başkanının kendisi 'BELGE'dir.. Halen görevde ve sicili temiz bir emniyet müdüründen daha gerçek ve daha büyük HUKUKİ BELGE yoktur.
Yıllardır başımıza alikıran başkesen savcı hakim avukat hukukçu özgürlükçü kesildiniz ama hukuki bir belge'nin ne olup olmadığını hala bilmiyorsunuz..
Bir daha öğrenin, bu bir gizli tanık, bir PKK itirafçısı değil karşınızdaki.. Öğrenin, istihbarat daire başkanının kendisi BELGE'dir..
Öğrenin en değerli HUKUKİ KANIT listesinin başında devletin Emniyet Müdürleri'nin şahitliği gelir…
Nihat Genç
Odatv.com
Etiketler:
Nihat Genc
27 Temmuz 2010 Salı
POLİSLERİN ELİNE DEMİR ÇUBUĞU KİM VERDİ
Haberler doğruysa, Çetin Doğan’ı tutuklamak için gelen polisler demir çubukluymuş... Bu polisleri bu kadar başı boş kim bıraktı? Hukuk’un olmadığı her yerde herkese hak doğar. Bunun adı ya devlet başa ya kuzgun leşe’dir. Polislerin eline demir çubuğu kimler verdi, Pensilvalya’dan mı Amerika’dan mı Tayyip Erdoğan’dan mı, kimden, kamuoyunun tanıdığı bu polisler müriddir emir almadan çalışmaz... Eline demir çubuk aldığına göre bayağı delikanlı olmalı. Sınav sorularını çalıp polis hakim olanlar, sahipsiz köylerden çocukları dersanelere doldurup sonunda polis hakim yapanlar, en sonunda, demir çubuklarla askere karşı ayaklandılar demek. Demek iş buraya kadar geldi. O polisin gözleri mi karardı yoksa. Hani bugünlerde asker görenlerin gözleri kararıyor... Eline çubuk alanlar ya da o çubuk’u birilerinin eline verenler bizim cesetlerimizi çiğnemeden o çubukları kullanamazlar. Hukuk böyle bir çubuktan bahsetmiyor, yoksa o polis on bin kişinin okumadığı Taraf Gazetesi, Yedi yüz bini bedava satılan Zaman Gazetesi’nin gücüyle mi o çubuğu eline geçirdi? Benim vergilerimle maaş alıyor sonra kimlerden emir alıp askere çubuk gösteriyorsun? Yoksa birileri Türkiye’de ışıkları söndürdü de haberimiz mi yok. Bu çubuklar ışıklar çoktan söndürüldü ve heyhat biz zavallılar hala belki birazcık devlet hukuk bir yerlerde kalmıştır diye boşuna mı bekliyoruz, o çubuğu kaldırdığınız an başka bir halk başka bir ülke yola çıkar haberiniz olsun. Yoksa o polis bey gün ortasında askere meydan dayağı mı çekecekti... Yoksa falakaya mı yatıracaktı... Bu devletten maaş alan herkes, cumhurbaşkanından esrar arayan polis köpeklerine kadar herkes, o demir çubuk’un ne olduğunu infial içindeki halkımıza anlatsın... O çubuk ‘halkı galeyana getirmek halkı infiale sürüklemek’tir, hukuk bitti devlet bitti demektir. İnceleyelim bakalım o çubuk haberi doğru mu, doğruysa, 12 Eylül referandumunu hiç beklemeyelim, biz de başımızın çaresine bakalım. O demir çubuk varsa ve birileri ona göz yumuyorsa, sadece hukuk’un değil bağımsız topraklarımızın her ferdinin düşmanı olacak, duydunuz mu Cumhurbaşkanlığı makamı, duydunuz mu Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık makamı... Ajanların tertiplerin ve iftiraların sürüklediği bir ülkede yaşamaktan yorulduk yetmedi şimdi birileri çubukları eline almaya başladı demek... Sen çok yaşa Cumhurbaşkanım, çok yaşa Tayyip Erdoğan...
HİZBULLAH'TAN BAHSEDEN YOK
Oysa başka bir şey yazmak istiyordum. Derin Devlet denince bu ülkede herkesin aklına ilk gelen Hizbullah ve onların Güneydoğu’da yüzlerce insanı domuz bağıyla öldürmesi.. Gelmiş geçmiş dünya tarihinin en vahşi evet tüm dünya tarihinin en vahşi cinayetlerini işleyen Hizbullah’tan bugünlerde hiç bahseden yok.. Yüzlerce insanı kaçırıp sığınaklarda boğazladılar, kimdir bunlar.. Devlet mi kurmuşmuş örgütmüşmüş nemişmiş bileniniz var mı?.. Sekiz yıllık iktidarınızda Hizbullah’ın cinayetlerinden tek cümleniz niye olmadı, ucu size dokunur mu diye mi, sekiz yıllık iktidarınızda Malatya ve Trabzon’daki rahip cinayetleri, Hrant, Hablemitoğlu, Uğur Mumcular, hangi cinayetleri çözdünüz... Hiçbirini... Geçin hepsini şu Madımak’ın arkasına ulaştınız mı? Hiçbir ipucu yok ortalıklarda ve sekiz yıldır sadece kakaradan laf yuvarladınız. Bir buçuk milyon insan cemaatin ve sizin en sıkı ABD dostluğunuzla öldürüldü, ağlamadınız, Hazreti Ali’nin türbesi bombalandı, ağlamadınız, Madımak’a ağlamadın, Hizbullah’ın cinayetlerine ağlamadın, albaylar onur intiharıyla öldü ağlamadın, rektör yardımcısı kendini öldürdü ağlamadın, Kuddusi Okkır gözler önünde ihmalden kasıttan öldü ağlamadın... Senin ismin belli tipin belli nerden geldiğin belli, daha geçen sene Suriye sınırlarını İsrail’e satıyordun bugün Necdet Adalı, Mustafa Pehlivanlı’ya ağlıyorsun.
Madem ağlamak diye bir şey var, şehit evlatlarına ağlayan annelerin görüntülerini niye yasakladın, niye RTÜK’ü devreye sokup ‘halkı galeyana getiriyor’, ağlama görüntüsü ekranlarda verilmesin diye onlarca meclis konuşması yaptın... Yasak koymakta haklıymış, başbakan ağlayınca ‘galeyana’ kapıldık, arkasından hangi dümen hangi fırıldak tezgahları devreye girecek diye…
Sekiz yılın sekizi de asrı saadet dönemi, özgürlükler ülkesi olduk, şu Mehmet Ağar’la Erkan Mumcu tam birleşeceksin ne oldu da ‘parti dağıldı’... Şu Erbakan ve oğlu gibi yetiştirdiği Numan Kurtuluş arasında ne oldu da ‘parti dağıldı’, şu Muhsin Yazıcıoğlu’na ne oldu da ‘partisi silindi’, şu Sinan Aygün de mi bir parti kurma hazırlığı içindeydi, ne oldu, şu Haberal’ın çevresinde ya da şu Kamuran İnan’lar da parti mi kuruyordu ne, bir yarısı içeri alındı, şu Doğu Perinçek bir parti başkanıydı içerde, Tuncay Özkan da parti kurmayı deniyordu hala içerde, şu Baykal’ın tüm hayatında oy oranları ilk defa ve nihayet yükseliyordu ki Baykal perişan edilip gömüldü, şu ART TV sahibi Mustafa Özbek’in de bir Türkiyem Grubu vardı, ne oldu, içerde..
Parti, örgüt, dernek, toplanma, muhalefet yapma, direnme, haklarını savunma ‘gücü’ ‘direnci’ eline geçiren, muhtemel, potansiyel, yüksek bir olasılık, kim taşıyorsa, herkes ya içerde ya bir gizli güç dağıttı... Yetmedi hukuk’u yargıyı piç ettiniz yetmedi makamında cumhuriyet savcıları tutukladınız yetmedi yüzlerce asker yazar, yetmedi sabahın dördünde kanser hastası Türkan Saylan’ın evine girdiniz, ne buldunuz, iddialar vardı ne oldu, Erol Manisalı’nın İlhan Selçuk’un Kanadoğu’nun Kozmik Odalar’a girdiniz flaş flaş şok şok ne oldu, Bülent Arınç’a suikast yapan inek dağa kaçmış, dağ nerde?
Nesiniz siz... Bugün indim köyden, Karadeniz’in dev ağaçlarının yanından geliyorum. Halkımız sizi tanıdı, artık dünya durdukça bir daha yüzünüzü isminizi kimse yemin billah ederek beddualar ederek görmek istemiyor.
Başka şeyler de var, artık her yerde ‘soyutlandınız’. Eskiden insanlar arasında hepimiz içinde bir yerlerde konuşur yaşardınız, şimdi, halk, şunlar var ya onlar cemaatci, şu dükkan var ya AKP’li diye korkuyor ürküyor ve kendinden ayırıyor.. Uzaktan işaret ediliyorsunuz.. Şunlar şunlar var ya.. Şol cennetin ırmakları.. şo cennet’teki şo.. İşte ‘şoo’ oldunuz…Yani ‘biz’ değil, ‘içimizdeki’ değil, komşumuz değil, bizden değil.. Bizim mahalleli bizim köylü değil, hepiniz ‘şoo’ ‘şunlar’ oldunuz, soyutlandınız..
HALK SİZİ TANIYOR
Soyutlanıyorsunuz. Mesela dört beş sene önce yandaş yaygaralar şok şok asker şunu demiş bunu yapmış dediğinde halk kulak verip merakla ne oluyor diyordu, şimdi halk bütün numaraları çözdü, tezgahı anladı, istediğiniz manşetleri atın halk artık bu iftira kumpanyasını yemiyor... İftiralarınızı şok şoklarınızı flaş flaşlarınızı soyutladı, tınmıyor, oralı olmuyor, merak etmiyor, gerçek mi diye asla düşünmüyor... Sizler ülkeyi soydukça halk da sizleri içinden arasından çıkardı, uzaklaşıp, soyutluyor... Hangi şehre gitsem ‘bir gitsinler Allahım’ feryatlarıyla yakarışlar...
Kenan Evren’e ihtilalin o günleri biat eden mektup yazan cemaatciler, Kenan Evren’i evliya yerine koyan İslamclıar, şimdi 12 Eylül’ü yargılayacakmış.. 28 Şubat’ın Çevik Bir’ine tek laf edemeyen, 27 Nisan’ın kahramanı Büyükanıt’ın altına milyon dolarlık araba çekenler, darbeleri sorgulayacakmış... İşte dört bucak kahve kahve anlatılıp halkımızın eğlendiği konular.. Neler anlatıyorlar, bu deliler diyorlar, Ermeni’yle protokol imzaladı Ermeniler’den kazık yedi, PKK’yla el altından anlaştılar PKK’dan kazık yediler, İsrail’e arabuluculuk yapıyorlardı İsrailliler kazıkladı, Kıbrıs’ta Annan planıyla kazıklandılar, Avrupa Birliği’nde yüzlerce kez gidip gelip çocuk gibi sözlerle kandırılıp kazıklandılar... Bir insan bu kadar kazık yer mi, bu kadar çocuk yerine konur mu, bu kadar küçük düşer mi, düşer… Çünkü bunlar siyasi bir hükümet değil bunlar insan değil, bunlar halk hiç değil, bunlar canlı yaşayan ottan böcekten mahlukattan değil...
Bunlar sadece ‘plan’... Üstelik başkalarının birilerinin ‘planı’... Yırtılıp atılacakları günü bekliyorlar.
Tıpkı Sırplar Boşnaklar’ı soykırımdan geçirirken, Boşnaklar’ın direnci iyice kırılsın, sonra bizim boynumuza sarılsın diye katliamlara seyirci kalıp bekleyen Amerika gibi... Omurilik direnç iyice kırılsın, komutanlar dize gelsin, tıpkı Baas’a karşı İslamcılar’ı kullandıkları gibi... Bir çok coğrafya parçasında kusursuz işlemiş bu planın bir yanlışı var, burası Balkanlar ya da Orta-Doğu değil, bu toprağa bağımsızlığı batılılar bahşetmedi, bu ülkenin haritasını efendiler çizmedi, bu topraklarda bağımsızlığı tatmış ve seksen yıldır kavgasını veren bambaşka bir halk var... Bu halk Amerikan Planı’nı işlem tamam deyip yırtma şansını Amerikan ajanlarına bırakmayacak, bu planı Türk halkı bilekleriyle yırtıp tarihin çöplüğüne atacak... Hayır, ona yanmıyorum, bağımsız cumhuriyete demir çubuk gösterenler bir de kalkmış ‘kandiliniz mübarek olsun’ mesajı atıyorlar cep telefonlarına... Sizin bir kandiliniz var mı? Siz oturup bunu düşünün, yolsuzluk, ihaleler, üç kağıt, nursuz gelip şerefsiz gidiyorsunuz, sizin bu topraklarda ‘kandiliniz’ kalmadı, zaten cemaatciler evanjelist dini yorumlara çoktan başladı…
Nihat Genç
Odatv.com
HİZBULLAH'TAN BAHSEDEN YOK
Oysa başka bir şey yazmak istiyordum. Derin Devlet denince bu ülkede herkesin aklına ilk gelen Hizbullah ve onların Güneydoğu’da yüzlerce insanı domuz bağıyla öldürmesi.. Gelmiş geçmiş dünya tarihinin en vahşi evet tüm dünya tarihinin en vahşi cinayetlerini işleyen Hizbullah’tan bugünlerde hiç bahseden yok.. Yüzlerce insanı kaçırıp sığınaklarda boğazladılar, kimdir bunlar.. Devlet mi kurmuşmuş örgütmüşmüş nemişmiş bileniniz var mı?.. Sekiz yıllık iktidarınızda Hizbullah’ın cinayetlerinden tek cümleniz niye olmadı, ucu size dokunur mu diye mi, sekiz yıllık iktidarınızda Malatya ve Trabzon’daki rahip cinayetleri, Hrant, Hablemitoğlu, Uğur Mumcular, hangi cinayetleri çözdünüz... Hiçbirini... Geçin hepsini şu Madımak’ın arkasına ulaştınız mı? Hiçbir ipucu yok ortalıklarda ve sekiz yıldır sadece kakaradan laf yuvarladınız. Bir buçuk milyon insan cemaatin ve sizin en sıkı ABD dostluğunuzla öldürüldü, ağlamadınız, Hazreti Ali’nin türbesi bombalandı, ağlamadınız, Madımak’a ağlamadın, Hizbullah’ın cinayetlerine ağlamadın, albaylar onur intiharıyla öldü ağlamadın, rektör yardımcısı kendini öldürdü ağlamadın, Kuddusi Okkır gözler önünde ihmalden kasıttan öldü ağlamadın... Senin ismin belli tipin belli nerden geldiğin belli, daha geçen sene Suriye sınırlarını İsrail’e satıyordun bugün Necdet Adalı, Mustafa Pehlivanlı’ya ağlıyorsun.
Madem ağlamak diye bir şey var, şehit evlatlarına ağlayan annelerin görüntülerini niye yasakladın, niye RTÜK’ü devreye sokup ‘halkı galeyana getiriyor’, ağlama görüntüsü ekranlarda verilmesin diye onlarca meclis konuşması yaptın... Yasak koymakta haklıymış, başbakan ağlayınca ‘galeyana’ kapıldık, arkasından hangi dümen hangi fırıldak tezgahları devreye girecek diye…
Sekiz yılın sekizi de asrı saadet dönemi, özgürlükler ülkesi olduk, şu Mehmet Ağar’la Erkan Mumcu tam birleşeceksin ne oldu da ‘parti dağıldı’... Şu Erbakan ve oğlu gibi yetiştirdiği Numan Kurtuluş arasında ne oldu da ‘parti dağıldı’, şu Muhsin Yazıcıoğlu’na ne oldu da ‘partisi silindi’, şu Sinan Aygün de mi bir parti kurma hazırlığı içindeydi, ne oldu, şu Haberal’ın çevresinde ya da şu Kamuran İnan’lar da parti mi kuruyordu ne, bir yarısı içeri alındı, şu Doğu Perinçek bir parti başkanıydı içerde, Tuncay Özkan da parti kurmayı deniyordu hala içerde, şu Baykal’ın tüm hayatında oy oranları ilk defa ve nihayet yükseliyordu ki Baykal perişan edilip gömüldü, şu ART TV sahibi Mustafa Özbek’in de bir Türkiyem Grubu vardı, ne oldu, içerde..
Parti, örgüt, dernek, toplanma, muhalefet yapma, direnme, haklarını savunma ‘gücü’ ‘direnci’ eline geçiren, muhtemel, potansiyel, yüksek bir olasılık, kim taşıyorsa, herkes ya içerde ya bir gizli güç dağıttı... Yetmedi hukuk’u yargıyı piç ettiniz yetmedi makamında cumhuriyet savcıları tutukladınız yetmedi yüzlerce asker yazar, yetmedi sabahın dördünde kanser hastası Türkan Saylan’ın evine girdiniz, ne buldunuz, iddialar vardı ne oldu, Erol Manisalı’nın İlhan Selçuk’un Kanadoğu’nun Kozmik Odalar’a girdiniz flaş flaş şok şok ne oldu, Bülent Arınç’a suikast yapan inek dağa kaçmış, dağ nerde?
Nesiniz siz... Bugün indim köyden, Karadeniz’in dev ağaçlarının yanından geliyorum. Halkımız sizi tanıdı, artık dünya durdukça bir daha yüzünüzü isminizi kimse yemin billah ederek beddualar ederek görmek istemiyor.
Başka şeyler de var, artık her yerde ‘soyutlandınız’. Eskiden insanlar arasında hepimiz içinde bir yerlerde konuşur yaşardınız, şimdi, halk, şunlar var ya onlar cemaatci, şu dükkan var ya AKP’li diye korkuyor ürküyor ve kendinden ayırıyor.. Uzaktan işaret ediliyorsunuz.. Şunlar şunlar var ya.. Şol cennetin ırmakları.. şo cennet’teki şo.. İşte ‘şoo’ oldunuz…Yani ‘biz’ değil, ‘içimizdeki’ değil, komşumuz değil, bizden değil.. Bizim mahalleli bizim köylü değil, hepiniz ‘şoo’ ‘şunlar’ oldunuz, soyutlandınız..
HALK SİZİ TANIYOR
Soyutlanıyorsunuz. Mesela dört beş sene önce yandaş yaygaralar şok şok asker şunu demiş bunu yapmış dediğinde halk kulak verip merakla ne oluyor diyordu, şimdi halk bütün numaraları çözdü, tezgahı anladı, istediğiniz manşetleri atın halk artık bu iftira kumpanyasını yemiyor... İftiralarınızı şok şoklarınızı flaş flaşlarınızı soyutladı, tınmıyor, oralı olmuyor, merak etmiyor, gerçek mi diye asla düşünmüyor... Sizler ülkeyi soydukça halk da sizleri içinden arasından çıkardı, uzaklaşıp, soyutluyor... Hangi şehre gitsem ‘bir gitsinler Allahım’ feryatlarıyla yakarışlar...
Kenan Evren’e ihtilalin o günleri biat eden mektup yazan cemaatciler, Kenan Evren’i evliya yerine koyan İslamclıar, şimdi 12 Eylül’ü yargılayacakmış.. 28 Şubat’ın Çevik Bir’ine tek laf edemeyen, 27 Nisan’ın kahramanı Büyükanıt’ın altına milyon dolarlık araba çekenler, darbeleri sorgulayacakmış... İşte dört bucak kahve kahve anlatılıp halkımızın eğlendiği konular.. Neler anlatıyorlar, bu deliler diyorlar, Ermeni’yle protokol imzaladı Ermeniler’den kazık yedi, PKK’yla el altından anlaştılar PKK’dan kazık yediler, İsrail’e arabuluculuk yapıyorlardı İsrailliler kazıkladı, Kıbrıs’ta Annan planıyla kazıklandılar, Avrupa Birliği’nde yüzlerce kez gidip gelip çocuk gibi sözlerle kandırılıp kazıklandılar... Bir insan bu kadar kazık yer mi, bu kadar çocuk yerine konur mu, bu kadar küçük düşer mi, düşer… Çünkü bunlar siyasi bir hükümet değil bunlar insan değil, bunlar halk hiç değil, bunlar canlı yaşayan ottan böcekten mahlukattan değil...
Bunlar sadece ‘plan’... Üstelik başkalarının birilerinin ‘planı’... Yırtılıp atılacakları günü bekliyorlar.
Tıpkı Sırplar Boşnaklar’ı soykırımdan geçirirken, Boşnaklar’ın direnci iyice kırılsın, sonra bizim boynumuza sarılsın diye katliamlara seyirci kalıp bekleyen Amerika gibi... Omurilik direnç iyice kırılsın, komutanlar dize gelsin, tıpkı Baas’a karşı İslamcılar’ı kullandıkları gibi... Bir çok coğrafya parçasında kusursuz işlemiş bu planın bir yanlışı var, burası Balkanlar ya da Orta-Doğu değil, bu toprağa bağımsızlığı batılılar bahşetmedi, bu ülkenin haritasını efendiler çizmedi, bu topraklarda bağımsızlığı tatmış ve seksen yıldır kavgasını veren bambaşka bir halk var... Bu halk Amerikan Planı’nı işlem tamam deyip yırtma şansını Amerikan ajanlarına bırakmayacak, bu planı Türk halkı bilekleriyle yırtıp tarihin çöplüğüne atacak... Hayır, ona yanmıyorum, bağımsız cumhuriyete demir çubuk gösterenler bir de kalkmış ‘kandiliniz mübarek olsun’ mesajı atıyorlar cep telefonlarına... Sizin bir kandiliniz var mı? Siz oturup bunu düşünün, yolsuzluk, ihaleler, üç kağıt, nursuz gelip şerefsiz gidiyorsunuz, sizin bu topraklarda ‘kandiliniz’ kalmadı, zaten cemaatciler evanjelist dini yorumlara çoktan başladı…
Nihat Genç
Odatv.com
Etiketler:
Nihat Genc
13 Temmuz 2010 Salı
..TÜMÜZE LİBERAL YAZARLARI SOKUYORLAR
Amerikan ajanlarıyla ortaklaşa düzenledikleri Ergenekon iftiraları ve anayasa düzenlemelerine hayır! Bilim adamları ‘hafıza aşısını’ hemen bulmalı.. Türkiye’de henüz ‘milli, yerel’ bir darbe olmamıştır, 60 ihtilalinden 28 Şubat’a ve bugün Ergenekon darbesine kadar hepsinin arkasında ABD olduğunu hala bilmeyen mi var! Bugünlerin kabarmış suları çekildiğinde hepiniz acaip deniz yaratıklarının leşlerini İçişleri ve Adalet Bakanlığı koridorlarında göreceksiniz, inşallah iş işten geçmiş olmaz..
Amerika’nın sessiz savaşsız istila ve işgaline Hayır!
Dünya tarihinin ilk boynuzlu anayasası, Anadolu halkını Amerika’yla aldatıyor.
Kendileri cemaatleri partileri holdingleri Amerikan vesayetine zaten girmişler, şimdi bizleri hepimizi de Amerikan Vesayeti’ altına almaya çalışıyorlar..
Kenan Evren-Özal döneminde tüm dünya tarihinde sadece ülkemizde birkaç yıl içinde fabrikasız üretimsiz üç-beş milyar dolar kazanmayı beceren cemaatlerin holdinglerin yazarlarına demokrasi şovlarına Hayır!
12 Eylül yargılanacakmış Kenan Paşa sembolik de olsa mahkemeye çıkartılacakmış, pöhh, 12 Eylül yargılanacaksa, Evren-Özal’ın açtığı kapılardan kimler cemaatleri tarikatları polis okullarına soktu, kimler bir yılda üç-beş milyar dolar sahibi oldu, bunlar yargılansın…Yani cemaatlerin hem siyasi hem parasal kökleri yargılansın…
Cemaat tarikat vesayetine Hayır!
Hukuksuz belgesiz tutuklamalara infazlara HAYIR!
Her sabah asansör aynasında kaşımızı gözümüzü düzeltirken bu aynanın içinde gizli kamera var mı korkularına Hayır!
Otuz kırk yıllık arkadaşlarına dahi telefonda ‘telefonda olmaz kahveye gel de konuşalım’ endişelerine Hayır!
Bu ‘Amerikan Vesayeti’ anayasasının derisinden yeni bir toplum şu kopya koyun Dolly çiftliği tasarlanıyor, şimdiden başardılar bile, milyonlarca Bülenç Arınç, milyonlarca Tayyip çoktan üretildi, yüzbinlerce Hüseyin Çelik ve onbinlerce Kibariye de promosyon..
Sahtekarca ucuz şovlara siyasi tezgahlara Hayır!
SAHTEKARCA ASKER SİVİL ÇATIŞMASI DİYORLAR
Amerika’dan Adalet Bakanlığı’na bir telefon, kafi, istediklerini içeri al istediklerini tutukla.. Adına sahtekarca asker-sivil çatışması diyorlar, başından beri yalan, Torumtay Paşa niçin istifa etti, Amerikalı ajanın makamına gelip savaşa girmelisin dediği için, o da, meclis var başbakan Özal var bir Genelkurmay başkanı bir ajanla savaşı niye konuşsun, dediği için, istifa etti.. O gün bugün Amerika Türkiye’ye tek telefonla ‘vesayeti’ altına almaya çalışıyor..
Amerika, Kenan Evren-Özal günlerinden bugüne polis emniyet savcı gazeteci yazar çalışmalarıyla Türkiye’yi savaşsız teslim alacak kadar İslamcı ve sağ siyasetleri kullandı..
Sayelerinde gelmiş geçmiş dünya tarihlerinde ilk defa bir ülkenin ordusuyla emniyeti açıktan sert bir iç savaşın içine sokuldu..
Balkanlar Kafkasya Orta-Doğu’da eşine rastlanmayan büyüklükte ve berekette Harran Ovası’nda Toros Yaylaları’nda Karadeniz Yaylalarında iki inek yetiştirmeyi beceremeyen adamlar maşallah ekranlarda yüzlerce sığır yetiştirdi.. Irak işgalini bu sığırlar alkışladı. Amerikan ordusuna bu Teksas sığırları övücü destek yazıları yazdılar..
İftiralar, yalanlar, tezgahlar ve galeyancı medyasıyla Malazgirt savaşından Kurtuluş Savaşına bugünlere kadar Türk Ordusu ilk defa içerden işbirlikçileriyle bu kadar ağır bir saldırının hedefi haline getirildi..
….TÜMÜZE LİBERAL YAZARLARI SOKUYORLAR
Sevgili halkım, yazarları subayları hepsi içerde, dışarıda birkaç kişi kaldı, artık sıra sizde, köy köy kasaba kasaba toplayacaklar, ‘evet’ diyenler asla abartmıyorum kızlarını ‘bisiklete’ dahi bindiremeyecek..
İran gezimde gece bir Azeri şoförün taksisindeyiz, ‘mollalarla aranız nasıl’ dedim, Azeri şoför az Türkçesiyle ‘…tümüze ağaç sokurlar’ dedi, Türkiye’den arkadaşım gülmekten kırıldı, ‘niye gülüyorsun’ dedim, bunlar bizden daha şanslı, bizimkiler ‘…tümüze liberal yazarları sokuyor’ dedim..
Anadolu’nun bir çocuğu olarak buğdayı dahi ithal eden et’i dahi ithal eden bir ülkede yaşamaktan utandığım için, anayasaya Hayır!
Amerikan Vesayeti anayasasına hayır, çünkü sabah kalktığımda devlet çöplüğünde eşelenen liberal yazarlar görmekten bıktım..
Amerikan Vesayeti anayasasına hayır, çünkü işbirlikçi iktidar, gözüne bakamadığı insanların gözlerini oyuyor, kederini duymadıkları hayatın kaderiyle oynuyorlar..
İktidar oldukları sekiz yıldan beri, nerde sıradan bir konuşma yapsak, ‘yeni bir film geldi gitsek mi?’ diye lafa girsek, ‘ama halk, milli irade bizim arkamızda’ diye cevap veriyorlar.. ‘Gazeteler yazıyor güneşte patlamalar var’, cevap: ‘milli irade bizim arkamızda, halk bizden yana..’. Şu haber spikerine ne oldu artık ekrana çıkmıyor, cevap: ‘Milli irade arkamızda, halk bizi destekliyor..’.. Türkiye Dünya Kupası’na katılsa ne iyi olurdu, cevap: Milli irade arkamızda halk bizi destekliyor..’
OTURUP AĞLAYACAK YERİNİZ OLMAYACAK
Bunun anlamı şu, potansiyel Kuddusi Okkır’lar için artık merhamet şefkat insanlık hukuk hiç yok, çünkü halk evet’le arkalarında.. Bugünün şartlarında dahi işgal kuvvetleri gibi gördüğünü içeri tıkanlar, yarın ‘evet’ dendiğinde, oturup ağlayacak yeriniz dahi olmayacak..
Allah göstermesin sandıktan ‘evet’ dendiğinde Kibariye önde liberal yazarlar arkada önce bir ‘roman havası’ sonra birlikte Fatih Camii’nde hatim indirme, peşinden Süleyman Çelebi’den mevlüt ve hepsinin göğsüne iftihar onur ödülü Amerikan çapraz şeriti törenle takılır.
Ah Kara Afrika’nın, efendilerinin (Fransızca İngilizce) diliyle isyancı şiirler yazan kahraman çocukları, hepsi ‘sömürgeleşti’, çünkü isyanları milli ama dilleri Fransızdı..
Efendileri Amerika’nın büyük acısı, eski Nato, Soğuk Savaş günlerinde yetiştirdikleri faşist generalleri bulamıyorlar.. Bu faşist generalleri yetiştirenler bu faşist darbeleri yapanlar şimdi elçiliklerindeki can sıkıcı partilere faşist generaller koşarak gelip neden ‘tekmil’ vermiyorlar diye, işte Türkiye’nin hukukundan siyasetine altına üstüne bu yüzden getirdiler.
EN BÜYÜK ANAYASA GÜVENDİR
En büyük anayasa ‘güven’dir, bu toprağın her insanını birbiriyle savaştırmak için her iftirayı sahtekarlığı deneyenler, şimdi bize ‘göklerden’ yeni bir anayasa indirmiş gibi, 60 İhtilallerinde oynanan üçüncü dünya oyunlarını yeniden tezgahlıyorlar..
Afrika’da Latin Amerika’da dahi artık zırnık kalmadı bu ‘bizim adamlar, bizim İslamcılar, bizim çavuşlar..’ ilişkisi, yaşasın Türkiye Medyası, üçüncü dünyadan da, karanlık dünyalardan da daha karambolde şimdi tapunu haritanı anayasanı işbirlikçilerin emirleriyle hizaya sokuyorsun..
Referandum sonrası Hayır çıkarsa, o işbirlikçiler sadece ajanlarıyla kumar masasına yatırdıkları parayı tezgahı kaybederler, ‘evet’ çıkarsa bizler ülkemizi kaybedeceğiz!
Artık ne olacaksa olsun deyip her şeye karar verip kendini gecenin karanlık sokağına atan ucuz kadınlar gibi işte yandaş yazarlar ekranlarınızda namus onur haysiyet hukuk bilmeden demeden Türkiye’yi sizden istiyorlar.. Öttürdükleri işbirlikçi borazının adına ‘özgürlük’ demişler..
Ağır bir yenilgiden sonra bu yandaş güruhun normal sivil bir hayata adım atabilmeleri, rehabilite edilebilmeleri için, belki ufuktaki başka bir seçime kadar Abant kampında ‘karantinaya’ alınmaları gerekir, köpekler zihin yorgunluğu çekmez, Pitbull’ların boynundan birkaç gün tasmalarını çözüp ormana salıverilmeliler.. Yağlı baharatlı konuşmaları tabaklarından alınmalı, ancak, morallerini düzeltmek için maaşları yeniden artırılmalı..
SURATLARINA BAKIN
Tayyip Erdoğan’ın, ekranlardaki bu insanların, sadece suratlarına bakın, Türkiye halkının sırtından yediği kirli bıçağı görün.. Allah’ın huzuruna Amerikan vesayeti olmadan tek başına nasıl çıkabilecekler, yoksa haşa Allah’ı da tezgaha getirecek bir evanjelist ortaklık cemaatlerce çoktan ayarlandı mı? Atatürk de tutmadı, Ergenekon’un bir numarası sonunda (haşa) Hazreti Ali yoksa Peygamberimiz mi çıkacak?
Absürd Tiyatro’nun meşhur yazarı İonescu’nun Kel Şarkıcısını hatırlayın, baba şöyle der: Kızım Kel Ama Şarkı Söylemeyi Biliyor.. Dispanserlere tımarhanelere kapatılacak adamları ‘ekranlarda salıvermişler, Tüsiad’ından AB temsilcilerine kadar hepsi zır cahil, vicdansız, hukuk tanımaz, ama hepsi bağıra çağıra sekiz yıldır özgürlük şarkıları söylüyor…
Kardeşlerim, gerçek anayasalar tek cümleyi ifade eder, ‘bu topraklar üzerinde yaşayan herkes hukuk karşısında eşittir’, bu kadar. Gerisi, yüzlerce madde, yüzlerce trafik işareti gibi, birbirine dolanmış labirent gibi alt fıkralar hepsi tezgahtır..
O yüzlerce girift madde cümle; hukuk karşısında herkes eşittir hakkını, birilerine devretmenin hükmen satmanın gizli yollarını düzenler..
Kardeşlerim, bu insanlar ülke bilmez özgürlük bilmez, vatan bilmez, hukuk bilmez, vicdan bilmez, merhamet tanımaz.. Bunlar yeni icad oldu.. Sadece bizler değil tüm coğrafyalar bu yeni tür faşist liberallerin gaddarlığıyla kavruluyor, satılıyor. Fikri düşünceyi bozdular, insanlığın duygularıyla oynadılar..
Uzaydan yeni gelmiş başka tür mahluk bunlar..
HEDGE FONLAR GİBİ
Bir isim uyduramadım, Hedge’le, Hergele, olmuyor, faşist liberal lafını ben uydurmuştum içime sinmedi, başka bir ‘biçim’ var karşımızda. Ülkemiz kendilerine ‘liberal’ sıfatını yakıştıran ancak klasik liberal, muhafazakar, milliyetçi, solcu, vb. gibi geleneksel bir sınıflamayla anlayamayacağımız yeni tür bir ‘yazarlıkla’ karşı karşıya.. Çok düşündüm, bu adamlar kimdir yazı türleri felsefeleri nedir, buldum sonunda: bu yazarlar tıpkı Hedge Fonlar gibi hareket ediyor. Hedge Fonlar kapitalist piyasalarda nasıl bir rol oynuyorsa, faşist liberal yazarlar da medyada aynı metodlarla hareket ediyor..
Yüzleri kızarmıyor, fikir namusu taşımıyorlar, dün dediklerini unutuyorlar, günbegün hızla değişiyorlar, vicdan’la ilişkileri sıfır, gibi, bu yeni tür yazarları anlamak için yüzlerce şaşkın soru sorup duruyoruz.
Bu yeni ‘yazar’ türünün tarihte eşi benzeri yok. Bir borsa deyimi ‘pozisyon’ yazarları da diyebilirdim, duruma göre, yazdıkları yere göre tavır almalarından, ‘pozisyon’ kelimesi de kesmedi.
Hedge fonlarının şöhretini insan evladı on yıl kadar önce Uzak-Doğu borsalarını bir gece alt üst edip piyasadan birden çekilmeleriyle tanıdı. Hedge Fonları asıl şöhretlerini son ekonomik krizde yaptı..
Nedir Hedge Fonları.. Aşırı risk alındığı için Hedge kelimesi yakıştırılmış.. 70’li yıllarda tanınmaya başladılar ama asıl güçlerini 80’lerden sonra oluşturmaya başlayıp 90’lı yıllarda dünya ekonomisinin nerdeyse yutacak kadar büyüdüler..
Hedge, aşırı riskten geliyor ama bu kelime fonun karakterini tam anlatmıyor, Türkçe’ye en yakın çeviri ‘atak fonlar’ ya da ‘serseri fonlar’ şeklinde olabilir. En önemli özellikleri ‘denetimden’ uzak oluşları, ‘yasal kontrolleri’nin zorluğu.. Hedge fonlarına ‘müsamahalı fonlar’ da diyebiliriz, ya da ‘şımartılmış, kayırılmış fonlar’ da, borsaları ve hükümetleri sahte muhasebe kayıtları düzenleyip kandırdıkları için borsalar için ‘tuzak’ ve özelleştirip kapacakları şirketlerin altına sahte rakamlarla ‘mayın döşedikleri’ için ‘kapitalizmin gerilla fonları’ da diyebiliriz.
Aslında sistemin çürüklerini pisliklerini açıklarını yanlışlarını emdikleri için ‘müsamaha’ görmüş şımartılmışlar, bu yüzden ‘torpilli fonlar’ da diyebiliriz.
Şöyle mi anlatsak, hepimiz ekonomi dersi aldık, bir insan piyasada ne tür yatırımlar yapabilir ne tür girişimde bulunabilir?
Mesela, borsadan hisse senedi ya da devlet tahvilleri alabilirsiniz, ya da paranızı bankaya faize, dövize yatırabilirsiniz, ya da bir işletme fabrika kurabilirsiniz, ya da bankaya ipotek gösterip kredi alabilirsiniz, tüm bu işlemler ‘yasalarla’ düzenlenmiş bugüne kadar herkesin bilip yapageldiği ekonomik işlemler.. Yani hem geleneksel ticari faaliyetler hem de yasalarca didik didik kontrol edilip denetim altına alınmış yasal faaliyetlerdir.
Hedge Fonları, çok farklı.. Bir gün kapitalizmin canı fazladan dışarıdan ‘sıcak para’ çekti ve kapitalizm piyasalara hareket getirecek gerilla kapitalistleri davet etti, şöyle:
Birçok insan para koyarak büyük bir fon oluşturuyor ve bu fon’un yönetimini bir CEO’ya (başkan, genel müdüre) devredip ve ayrıca kar’dan yöneticiye büyük oranda pay veriyorlar.
Bu fon yönetimi, piyasada, ciddi ve güvenilir bankaların, sigorta şirketlerinin, yatırımcıların göze almaya korktuğu ‘riskli’ alanlarda ‘işler çevirmeye’ başlıyor.. Riskler öyle büyüyor ki, şüpheli çürük krediler alınıp satılıyor, tahminlerle on yıl sonrasının gelirleri bugünden alınıp satılıyor, ya da ülkeler arasındaki faiz vergi farklarını sıkıca istatistiklerle inceleyip parayı taşıyıp, girip çıkıp çevirip, durmaksızın kazanabilirler.
Adına ‘gözükara’ fonlar da diyebiliriz. Hedge fon yöneticileri ekonominin kabadayısı haline getiren en önemli birkaç şey, bir, hesap verecekleri yer yok denecek kadar az, iki, dünyada ekonomik verilerin hesaplanması istatistikleri matematik gibi çalışmaların yükselmesi yani ellerine şirketlere ve ülkelere dair çok fazla grafiklerin geçmesi, üç, sıkışmış ekonomiler ne olur sıcak para yatırım gelsin diye intihar çığlıklarıyla bilmeden davetiye çıkartıyor..
Mesela, Amerika, vatandaş konut edinsin diye düşük faizlerle kredi imkanı tanıdı, bu kredilerin sigortası zayıftı, Hedge Fon’lar bu gittikçe çürüyen zayıf kredileri toplamaya başladı ve günü geldiğinde bu düşük kredileri ‘paraya’ çeviremedi, bunun adına Balon Patladı diyorlar. Her şeye rağmen Amerika’nın en ünlü Hedge Fonları’nın ‘muhasebe kayıtları’ normal görünüyordu ama olmayan şey ‘para’ydı, çünkü çürük kredileri nakite çeviremeyecek kadar sigortadan gerçeklikten yoksundular. Yani, sistem tıkır tıkır çalışıyor, muhasebe, bilançolar her şey gözboyayan bir büyüme ve güzellik içinde, ancak, kayıtlardaki ‘varlıklar’ paraya dönüşebilir gerçek varlıklar değil..
Sonunda ‘serbest piyasaya’ tapınan kapitalizm tarihinde ilk kez bir sosyalist uygulama olarak suçlanan Devlet Desteği’ni devreye soktu ve çökmekte çürümekte olan bu büyük Hedge Fonlar’a trilyon dolarlar akıtmaya başladı..
Yani, emekliler’e işsizler’e yoksullar’a dahi en düşük ‘sigorta’ ödemesini ‘devlet karışmamalı’ diye tarih boyu karşı çıkanlar, batmakta olan büyük finansal kuruluşlar olunca harekete geçiyor.. Halkın vergileriyle oluşmuş trilyon dolarları bu büyük fonları kurtarmak için devreye sokuyor..
Çünkü zaman içinde ciddi bankalar, sigorta şirketleri, saygın tedbirli yatırımcılar da Hedge Fonların serbest dalışlarının cazibesine kapılmış, ya bu fonlar’a ortak olmuş, ya da bu fonların çürük kredilerine göz yumup nice karşılıklı borç alacak ilişkisine girişmiş..
Velhasıl çökmekte olan Hedge Fonlar’a trilyon dolar desteği verilmezse aklı başında en sağlam görünen bankalar, sigortalar şirketleri, borsa, her şey kağıttan kuleler gibi çöktü çöküyor korkusu, kapitalizmin sonunu getirdi…
Geriye dönüp baktıklarında bu Hedge Fonları kim görmezden geldi, kim yasaları sıkı sıkıya sağlamlaştırmadı, kim bu fonların muhasebe kayıtlarını gözlerden kaçırdı, kimler bu fonları ‘şişirdi’, hangi ciddi merkez bankası başkanları bu fonlar’ın ciddi piyasalarda at koşturmasına sesini çıkarmayıp gizlice el altından destekledi..
Suçlu bulundu, ekonominin sıcak paraya ihtiyacı vardı, piyasaların hareketi canlılığı için elinde nakit olanların atak hareketleri ‘kan dolaşımı’ gibi heyecan vericiydi, ama bu kan gerçek bir ‘kan’ değildi..
Hedge Fonlar için şunu bilelim, vicdan ahlak ülke insanlık hak hukuk asla tanımayan, mutlak kar Tanrı’dır deyip kazanmak için her yolu deneyen bu son otuz yılın canavarlarıdır..
Borsaları yağmalayan, ülkeleri batıran, madenleri şirketleri ucuza kapatan, halkın vergileriyle oluşan hazineleri sülük gibi emip yoksul coğrafyaları infilak ettiren bunlardır.
YEPYENİ YAZAR TÜRÜ
Halen ‘heron’ uçakları gibi tepemizde, madenleri dağları dereleri kapılacak satılacak yağmalanacak ‘av’ peşindeler..
Ve gelmiş geçmiş tarihin en pervasız bu şirketlerine Amazon Ormanları’nın yerlileri karşı koyamadı, Orta Amerika, Latin Amerika, Orta Afrika Uzak Doğu, kimse karşı koyamadı..
Ve ülkemizde oyulmadık dağ ele geçirilmedik nehir bırakmadılar. Yüzlerce üniversite sessiz, okumuşlar sessiz, siyaset sessiz, medya sessiz, kim direniyor, üç tane köylü kadını, tığ işi yün yelek ve basma entarilerle bu dev şirketlerin önüne geçecekmiş..
Okuduğunuz bu kısa tarihçe aynı zamanda faşist liberal yazarların da karakteridir. Yanlış anlamayın bu yazarların Soros gibi Hedge Fon sahipleri tarafından desteklendiği gibi bir şey asla söylemiyorum. Tabii ki destekleniyorlar tamamen ayrı şey.
Ben, ekonomideki bu fonların karakteristiğinin paralel bir evrende yani siyasette aynı tür’den aynı yolları deneyen ve aynı metodlarla çalışan yepyeni bir yazar türünü ortaya çıkarttığını iddia ediyorum..
Faşist liberal yazarların tarih, felsefe, aktüalite, ideoloji, fikir, güncel olaylar karşısındaki ‘tavırlarının’ kökenini yapısını mı merak ediyorsunuz, buyurun, Hedge Fon’un ne olduğunu iyice öğrenin..
Siyaset dünyamızın Hedge Yazarları, tıpkı Hedge Fonları gibi, vurdumduymaz, vicdansız, atak, yüzü kızarmaz, şımartılmış, müsamaha edilmiş, yasalarla kontrol edilmeyen, gerilla taktikleri izleyen, yeni tür yazarlar olduğu iddiasındayım.
Sabahtan akşama değişen, dün yaptığını bugün unutan, ahlak vatan ülke insanlık hak hukuk demeden her yere her şekilde ‘sırf’ karlı çıkmak için vurmayı ‘liberalizm’ sanan bu yazarların, bu son otuz yılda tarihte ilk defa ortaya çıktıklarını anlatmaya çalışıyorum.
Son cümlem olsun, 19. yüzyıl yazarlarından insanlığın öğrendiği çok şey vardı, mesela ‘ölüm’ üzerine çok konuşurlardı, ‘vefa’ ‘şeref’ ‘haysiyet’ ‘insanlık’ ‘merhamet’ ‘kardeşlik’ üzerine zihinlerini çok yordular..
Bu yaratıklar, ölüm korkusu, kardeşlik, insanlık, merhamet üzerine tek satır yazma zahmetine girişemezler, çünkü durdukları yer büyük şirketlerin ‘piyasa ve siyaset’ pozisyonları gereğidir..
Bu ‘pozisyon’ onların savaş cephesidir..
Amerikan vesayetiyle oluşturulmuş İslamcı, sağcı, işbirlikçi, faşist liberal cephelerin tozunu attırmak için, Amerikan Vesayeti Anayasası’na HAYIR!
Nihat Genç
Odatv.com
Amerika’nın sessiz savaşsız istila ve işgaline Hayır!
Dünya tarihinin ilk boynuzlu anayasası, Anadolu halkını Amerika’yla aldatıyor.
Kendileri cemaatleri partileri holdingleri Amerikan vesayetine zaten girmişler, şimdi bizleri hepimizi de Amerikan Vesayeti’ altına almaya çalışıyorlar..
Kenan Evren-Özal döneminde tüm dünya tarihinde sadece ülkemizde birkaç yıl içinde fabrikasız üretimsiz üç-beş milyar dolar kazanmayı beceren cemaatlerin holdinglerin yazarlarına demokrasi şovlarına Hayır!
12 Eylül yargılanacakmış Kenan Paşa sembolik de olsa mahkemeye çıkartılacakmış, pöhh, 12 Eylül yargılanacaksa, Evren-Özal’ın açtığı kapılardan kimler cemaatleri tarikatları polis okullarına soktu, kimler bir yılda üç-beş milyar dolar sahibi oldu, bunlar yargılansın…Yani cemaatlerin hem siyasi hem parasal kökleri yargılansın…
Cemaat tarikat vesayetine Hayır!
Hukuksuz belgesiz tutuklamalara infazlara HAYIR!
Her sabah asansör aynasında kaşımızı gözümüzü düzeltirken bu aynanın içinde gizli kamera var mı korkularına Hayır!
Otuz kırk yıllık arkadaşlarına dahi telefonda ‘telefonda olmaz kahveye gel de konuşalım’ endişelerine Hayır!
Bu ‘Amerikan Vesayeti’ anayasasının derisinden yeni bir toplum şu kopya koyun Dolly çiftliği tasarlanıyor, şimdiden başardılar bile, milyonlarca Bülenç Arınç, milyonlarca Tayyip çoktan üretildi, yüzbinlerce Hüseyin Çelik ve onbinlerce Kibariye de promosyon..
Sahtekarca ucuz şovlara siyasi tezgahlara Hayır!
SAHTEKARCA ASKER SİVİL ÇATIŞMASI DİYORLAR
Amerika’dan Adalet Bakanlığı’na bir telefon, kafi, istediklerini içeri al istediklerini tutukla.. Adına sahtekarca asker-sivil çatışması diyorlar, başından beri yalan, Torumtay Paşa niçin istifa etti, Amerikalı ajanın makamına gelip savaşa girmelisin dediği için, o da, meclis var başbakan Özal var bir Genelkurmay başkanı bir ajanla savaşı niye konuşsun, dediği için, istifa etti.. O gün bugün Amerika Türkiye’ye tek telefonla ‘vesayeti’ altına almaya çalışıyor..
Amerika, Kenan Evren-Özal günlerinden bugüne polis emniyet savcı gazeteci yazar çalışmalarıyla Türkiye’yi savaşsız teslim alacak kadar İslamcı ve sağ siyasetleri kullandı..
Sayelerinde gelmiş geçmiş dünya tarihlerinde ilk defa bir ülkenin ordusuyla emniyeti açıktan sert bir iç savaşın içine sokuldu..
Balkanlar Kafkasya Orta-Doğu’da eşine rastlanmayan büyüklükte ve berekette Harran Ovası’nda Toros Yaylaları’nda Karadeniz Yaylalarında iki inek yetiştirmeyi beceremeyen adamlar maşallah ekranlarda yüzlerce sığır yetiştirdi.. Irak işgalini bu sığırlar alkışladı. Amerikan ordusuna bu Teksas sığırları övücü destek yazıları yazdılar..
İftiralar, yalanlar, tezgahlar ve galeyancı medyasıyla Malazgirt savaşından Kurtuluş Savaşına bugünlere kadar Türk Ordusu ilk defa içerden işbirlikçileriyle bu kadar ağır bir saldırının hedefi haline getirildi..
….TÜMÜZE LİBERAL YAZARLARI SOKUYORLAR
Sevgili halkım, yazarları subayları hepsi içerde, dışarıda birkaç kişi kaldı, artık sıra sizde, köy köy kasaba kasaba toplayacaklar, ‘evet’ diyenler asla abartmıyorum kızlarını ‘bisiklete’ dahi bindiremeyecek..
İran gezimde gece bir Azeri şoförün taksisindeyiz, ‘mollalarla aranız nasıl’ dedim, Azeri şoför az Türkçesiyle ‘…tümüze ağaç sokurlar’ dedi, Türkiye’den arkadaşım gülmekten kırıldı, ‘niye gülüyorsun’ dedim, bunlar bizden daha şanslı, bizimkiler ‘…tümüze liberal yazarları sokuyor’ dedim..
Anadolu’nun bir çocuğu olarak buğdayı dahi ithal eden et’i dahi ithal eden bir ülkede yaşamaktan utandığım için, anayasaya Hayır!
Amerikan Vesayeti anayasasına hayır, çünkü sabah kalktığımda devlet çöplüğünde eşelenen liberal yazarlar görmekten bıktım..
Amerikan Vesayeti anayasasına hayır, çünkü işbirlikçi iktidar, gözüne bakamadığı insanların gözlerini oyuyor, kederini duymadıkları hayatın kaderiyle oynuyorlar..
İktidar oldukları sekiz yıldan beri, nerde sıradan bir konuşma yapsak, ‘yeni bir film geldi gitsek mi?’ diye lafa girsek, ‘ama halk, milli irade bizim arkamızda’ diye cevap veriyorlar.. ‘Gazeteler yazıyor güneşte patlamalar var’, cevap: ‘milli irade bizim arkamızda, halk bizden yana..’. Şu haber spikerine ne oldu artık ekrana çıkmıyor, cevap: ‘Milli irade arkamızda, halk bizi destekliyor..’.. Türkiye Dünya Kupası’na katılsa ne iyi olurdu, cevap: Milli irade arkamızda halk bizi destekliyor..’
OTURUP AĞLAYACAK YERİNİZ OLMAYACAK
Bunun anlamı şu, potansiyel Kuddusi Okkır’lar için artık merhamet şefkat insanlık hukuk hiç yok, çünkü halk evet’le arkalarında.. Bugünün şartlarında dahi işgal kuvvetleri gibi gördüğünü içeri tıkanlar, yarın ‘evet’ dendiğinde, oturup ağlayacak yeriniz dahi olmayacak..
Allah göstermesin sandıktan ‘evet’ dendiğinde Kibariye önde liberal yazarlar arkada önce bir ‘roman havası’ sonra birlikte Fatih Camii’nde hatim indirme, peşinden Süleyman Çelebi’den mevlüt ve hepsinin göğsüne iftihar onur ödülü Amerikan çapraz şeriti törenle takılır.
Ah Kara Afrika’nın, efendilerinin (Fransızca İngilizce) diliyle isyancı şiirler yazan kahraman çocukları, hepsi ‘sömürgeleşti’, çünkü isyanları milli ama dilleri Fransızdı..
Efendileri Amerika’nın büyük acısı, eski Nato, Soğuk Savaş günlerinde yetiştirdikleri faşist generalleri bulamıyorlar.. Bu faşist generalleri yetiştirenler bu faşist darbeleri yapanlar şimdi elçiliklerindeki can sıkıcı partilere faşist generaller koşarak gelip neden ‘tekmil’ vermiyorlar diye, işte Türkiye’nin hukukundan siyasetine altına üstüne bu yüzden getirdiler.
EN BÜYÜK ANAYASA GÜVENDİR
En büyük anayasa ‘güven’dir, bu toprağın her insanını birbiriyle savaştırmak için her iftirayı sahtekarlığı deneyenler, şimdi bize ‘göklerden’ yeni bir anayasa indirmiş gibi, 60 İhtilallerinde oynanan üçüncü dünya oyunlarını yeniden tezgahlıyorlar..
Afrika’da Latin Amerika’da dahi artık zırnık kalmadı bu ‘bizim adamlar, bizim İslamcılar, bizim çavuşlar..’ ilişkisi, yaşasın Türkiye Medyası, üçüncü dünyadan da, karanlık dünyalardan da daha karambolde şimdi tapunu haritanı anayasanı işbirlikçilerin emirleriyle hizaya sokuyorsun..
Referandum sonrası Hayır çıkarsa, o işbirlikçiler sadece ajanlarıyla kumar masasına yatırdıkları parayı tezgahı kaybederler, ‘evet’ çıkarsa bizler ülkemizi kaybedeceğiz!
Artık ne olacaksa olsun deyip her şeye karar verip kendini gecenin karanlık sokağına atan ucuz kadınlar gibi işte yandaş yazarlar ekranlarınızda namus onur haysiyet hukuk bilmeden demeden Türkiye’yi sizden istiyorlar.. Öttürdükleri işbirlikçi borazının adına ‘özgürlük’ demişler..
Ağır bir yenilgiden sonra bu yandaş güruhun normal sivil bir hayata adım atabilmeleri, rehabilite edilebilmeleri için, belki ufuktaki başka bir seçime kadar Abant kampında ‘karantinaya’ alınmaları gerekir, köpekler zihin yorgunluğu çekmez, Pitbull’ların boynundan birkaç gün tasmalarını çözüp ormana salıverilmeliler.. Yağlı baharatlı konuşmaları tabaklarından alınmalı, ancak, morallerini düzeltmek için maaşları yeniden artırılmalı..
SURATLARINA BAKIN
Tayyip Erdoğan’ın, ekranlardaki bu insanların, sadece suratlarına bakın, Türkiye halkının sırtından yediği kirli bıçağı görün.. Allah’ın huzuruna Amerikan vesayeti olmadan tek başına nasıl çıkabilecekler, yoksa haşa Allah’ı da tezgaha getirecek bir evanjelist ortaklık cemaatlerce çoktan ayarlandı mı? Atatürk de tutmadı, Ergenekon’un bir numarası sonunda (haşa) Hazreti Ali yoksa Peygamberimiz mi çıkacak?
Absürd Tiyatro’nun meşhur yazarı İonescu’nun Kel Şarkıcısını hatırlayın, baba şöyle der: Kızım Kel Ama Şarkı Söylemeyi Biliyor.. Dispanserlere tımarhanelere kapatılacak adamları ‘ekranlarda salıvermişler, Tüsiad’ından AB temsilcilerine kadar hepsi zır cahil, vicdansız, hukuk tanımaz, ama hepsi bağıra çağıra sekiz yıldır özgürlük şarkıları söylüyor…
Kardeşlerim, gerçek anayasalar tek cümleyi ifade eder, ‘bu topraklar üzerinde yaşayan herkes hukuk karşısında eşittir’, bu kadar. Gerisi, yüzlerce madde, yüzlerce trafik işareti gibi, birbirine dolanmış labirent gibi alt fıkralar hepsi tezgahtır..
O yüzlerce girift madde cümle; hukuk karşısında herkes eşittir hakkını, birilerine devretmenin hükmen satmanın gizli yollarını düzenler..
Kardeşlerim, bu insanlar ülke bilmez özgürlük bilmez, vatan bilmez, hukuk bilmez, vicdan bilmez, merhamet tanımaz.. Bunlar yeni icad oldu.. Sadece bizler değil tüm coğrafyalar bu yeni tür faşist liberallerin gaddarlığıyla kavruluyor, satılıyor. Fikri düşünceyi bozdular, insanlığın duygularıyla oynadılar..
Uzaydan yeni gelmiş başka tür mahluk bunlar..
HEDGE FONLAR GİBİ
Bir isim uyduramadım, Hedge’le, Hergele, olmuyor, faşist liberal lafını ben uydurmuştum içime sinmedi, başka bir ‘biçim’ var karşımızda. Ülkemiz kendilerine ‘liberal’ sıfatını yakıştıran ancak klasik liberal, muhafazakar, milliyetçi, solcu, vb. gibi geleneksel bir sınıflamayla anlayamayacağımız yeni tür bir ‘yazarlıkla’ karşı karşıya.. Çok düşündüm, bu adamlar kimdir yazı türleri felsefeleri nedir, buldum sonunda: bu yazarlar tıpkı Hedge Fonlar gibi hareket ediyor. Hedge Fonlar kapitalist piyasalarda nasıl bir rol oynuyorsa, faşist liberal yazarlar da medyada aynı metodlarla hareket ediyor..
Yüzleri kızarmıyor, fikir namusu taşımıyorlar, dün dediklerini unutuyorlar, günbegün hızla değişiyorlar, vicdan’la ilişkileri sıfır, gibi, bu yeni tür yazarları anlamak için yüzlerce şaşkın soru sorup duruyoruz.
Bu yeni ‘yazar’ türünün tarihte eşi benzeri yok. Bir borsa deyimi ‘pozisyon’ yazarları da diyebilirdim, duruma göre, yazdıkları yere göre tavır almalarından, ‘pozisyon’ kelimesi de kesmedi.
Hedge fonlarının şöhretini insan evladı on yıl kadar önce Uzak-Doğu borsalarını bir gece alt üst edip piyasadan birden çekilmeleriyle tanıdı. Hedge Fonları asıl şöhretlerini son ekonomik krizde yaptı..
Nedir Hedge Fonları.. Aşırı risk alındığı için Hedge kelimesi yakıştırılmış.. 70’li yıllarda tanınmaya başladılar ama asıl güçlerini 80’lerden sonra oluşturmaya başlayıp 90’lı yıllarda dünya ekonomisinin nerdeyse yutacak kadar büyüdüler..
Hedge, aşırı riskten geliyor ama bu kelime fonun karakterini tam anlatmıyor, Türkçe’ye en yakın çeviri ‘atak fonlar’ ya da ‘serseri fonlar’ şeklinde olabilir. En önemli özellikleri ‘denetimden’ uzak oluşları, ‘yasal kontrolleri’nin zorluğu.. Hedge fonlarına ‘müsamahalı fonlar’ da diyebiliriz, ya da ‘şımartılmış, kayırılmış fonlar’ da, borsaları ve hükümetleri sahte muhasebe kayıtları düzenleyip kandırdıkları için borsalar için ‘tuzak’ ve özelleştirip kapacakları şirketlerin altına sahte rakamlarla ‘mayın döşedikleri’ için ‘kapitalizmin gerilla fonları’ da diyebiliriz.
Aslında sistemin çürüklerini pisliklerini açıklarını yanlışlarını emdikleri için ‘müsamaha’ görmüş şımartılmışlar, bu yüzden ‘torpilli fonlar’ da diyebiliriz.
Şöyle mi anlatsak, hepimiz ekonomi dersi aldık, bir insan piyasada ne tür yatırımlar yapabilir ne tür girişimde bulunabilir?
Mesela, borsadan hisse senedi ya da devlet tahvilleri alabilirsiniz, ya da paranızı bankaya faize, dövize yatırabilirsiniz, ya da bir işletme fabrika kurabilirsiniz, ya da bankaya ipotek gösterip kredi alabilirsiniz, tüm bu işlemler ‘yasalarla’ düzenlenmiş bugüne kadar herkesin bilip yapageldiği ekonomik işlemler.. Yani hem geleneksel ticari faaliyetler hem de yasalarca didik didik kontrol edilip denetim altına alınmış yasal faaliyetlerdir.
Hedge Fonları, çok farklı.. Bir gün kapitalizmin canı fazladan dışarıdan ‘sıcak para’ çekti ve kapitalizm piyasalara hareket getirecek gerilla kapitalistleri davet etti, şöyle:
Birçok insan para koyarak büyük bir fon oluşturuyor ve bu fon’un yönetimini bir CEO’ya (başkan, genel müdüre) devredip ve ayrıca kar’dan yöneticiye büyük oranda pay veriyorlar.
Bu fon yönetimi, piyasada, ciddi ve güvenilir bankaların, sigorta şirketlerinin, yatırımcıların göze almaya korktuğu ‘riskli’ alanlarda ‘işler çevirmeye’ başlıyor.. Riskler öyle büyüyor ki, şüpheli çürük krediler alınıp satılıyor, tahminlerle on yıl sonrasının gelirleri bugünden alınıp satılıyor, ya da ülkeler arasındaki faiz vergi farklarını sıkıca istatistiklerle inceleyip parayı taşıyıp, girip çıkıp çevirip, durmaksızın kazanabilirler.
Adına ‘gözükara’ fonlar da diyebiliriz. Hedge fon yöneticileri ekonominin kabadayısı haline getiren en önemli birkaç şey, bir, hesap verecekleri yer yok denecek kadar az, iki, dünyada ekonomik verilerin hesaplanması istatistikleri matematik gibi çalışmaların yükselmesi yani ellerine şirketlere ve ülkelere dair çok fazla grafiklerin geçmesi, üç, sıkışmış ekonomiler ne olur sıcak para yatırım gelsin diye intihar çığlıklarıyla bilmeden davetiye çıkartıyor..
Mesela, Amerika, vatandaş konut edinsin diye düşük faizlerle kredi imkanı tanıdı, bu kredilerin sigortası zayıftı, Hedge Fon’lar bu gittikçe çürüyen zayıf kredileri toplamaya başladı ve günü geldiğinde bu düşük kredileri ‘paraya’ çeviremedi, bunun adına Balon Patladı diyorlar. Her şeye rağmen Amerika’nın en ünlü Hedge Fonları’nın ‘muhasebe kayıtları’ normal görünüyordu ama olmayan şey ‘para’ydı, çünkü çürük kredileri nakite çeviremeyecek kadar sigortadan gerçeklikten yoksundular. Yani, sistem tıkır tıkır çalışıyor, muhasebe, bilançolar her şey gözboyayan bir büyüme ve güzellik içinde, ancak, kayıtlardaki ‘varlıklar’ paraya dönüşebilir gerçek varlıklar değil..
Sonunda ‘serbest piyasaya’ tapınan kapitalizm tarihinde ilk kez bir sosyalist uygulama olarak suçlanan Devlet Desteği’ni devreye soktu ve çökmekte çürümekte olan bu büyük Hedge Fonlar’a trilyon dolarlar akıtmaya başladı..
Yani, emekliler’e işsizler’e yoksullar’a dahi en düşük ‘sigorta’ ödemesini ‘devlet karışmamalı’ diye tarih boyu karşı çıkanlar, batmakta olan büyük finansal kuruluşlar olunca harekete geçiyor.. Halkın vergileriyle oluşmuş trilyon dolarları bu büyük fonları kurtarmak için devreye sokuyor..
Çünkü zaman içinde ciddi bankalar, sigorta şirketleri, saygın tedbirli yatırımcılar da Hedge Fonların serbest dalışlarının cazibesine kapılmış, ya bu fonlar’a ortak olmuş, ya da bu fonların çürük kredilerine göz yumup nice karşılıklı borç alacak ilişkisine girişmiş..
Velhasıl çökmekte olan Hedge Fonlar’a trilyon dolar desteği verilmezse aklı başında en sağlam görünen bankalar, sigortalar şirketleri, borsa, her şey kağıttan kuleler gibi çöktü çöküyor korkusu, kapitalizmin sonunu getirdi…
Geriye dönüp baktıklarında bu Hedge Fonları kim görmezden geldi, kim yasaları sıkı sıkıya sağlamlaştırmadı, kim bu fonların muhasebe kayıtlarını gözlerden kaçırdı, kimler bu fonları ‘şişirdi’, hangi ciddi merkez bankası başkanları bu fonlar’ın ciddi piyasalarda at koşturmasına sesini çıkarmayıp gizlice el altından destekledi..
Suçlu bulundu, ekonominin sıcak paraya ihtiyacı vardı, piyasaların hareketi canlılığı için elinde nakit olanların atak hareketleri ‘kan dolaşımı’ gibi heyecan vericiydi, ama bu kan gerçek bir ‘kan’ değildi..
Hedge Fonlar için şunu bilelim, vicdan ahlak ülke insanlık hak hukuk asla tanımayan, mutlak kar Tanrı’dır deyip kazanmak için her yolu deneyen bu son otuz yılın canavarlarıdır..
Borsaları yağmalayan, ülkeleri batıran, madenleri şirketleri ucuza kapatan, halkın vergileriyle oluşan hazineleri sülük gibi emip yoksul coğrafyaları infilak ettiren bunlardır.
YEPYENİ YAZAR TÜRÜ
Halen ‘heron’ uçakları gibi tepemizde, madenleri dağları dereleri kapılacak satılacak yağmalanacak ‘av’ peşindeler..
Ve gelmiş geçmiş tarihin en pervasız bu şirketlerine Amazon Ormanları’nın yerlileri karşı koyamadı, Orta Amerika, Latin Amerika, Orta Afrika Uzak Doğu, kimse karşı koyamadı..
Ve ülkemizde oyulmadık dağ ele geçirilmedik nehir bırakmadılar. Yüzlerce üniversite sessiz, okumuşlar sessiz, siyaset sessiz, medya sessiz, kim direniyor, üç tane köylü kadını, tığ işi yün yelek ve basma entarilerle bu dev şirketlerin önüne geçecekmiş..
Okuduğunuz bu kısa tarihçe aynı zamanda faşist liberal yazarların da karakteridir. Yanlış anlamayın bu yazarların Soros gibi Hedge Fon sahipleri tarafından desteklendiği gibi bir şey asla söylemiyorum. Tabii ki destekleniyorlar tamamen ayrı şey.
Ben, ekonomideki bu fonların karakteristiğinin paralel bir evrende yani siyasette aynı tür’den aynı yolları deneyen ve aynı metodlarla çalışan yepyeni bir yazar türünü ortaya çıkarttığını iddia ediyorum..
Faşist liberal yazarların tarih, felsefe, aktüalite, ideoloji, fikir, güncel olaylar karşısındaki ‘tavırlarının’ kökenini yapısını mı merak ediyorsunuz, buyurun, Hedge Fon’un ne olduğunu iyice öğrenin..
Siyaset dünyamızın Hedge Yazarları, tıpkı Hedge Fonları gibi, vurdumduymaz, vicdansız, atak, yüzü kızarmaz, şımartılmış, müsamaha edilmiş, yasalarla kontrol edilmeyen, gerilla taktikleri izleyen, yeni tür yazarlar olduğu iddiasındayım.
Sabahtan akşama değişen, dün yaptığını bugün unutan, ahlak vatan ülke insanlık hak hukuk demeden her yere her şekilde ‘sırf’ karlı çıkmak için vurmayı ‘liberalizm’ sanan bu yazarların, bu son otuz yılda tarihte ilk defa ortaya çıktıklarını anlatmaya çalışıyorum.
Son cümlem olsun, 19. yüzyıl yazarlarından insanlığın öğrendiği çok şey vardı, mesela ‘ölüm’ üzerine çok konuşurlardı, ‘vefa’ ‘şeref’ ‘haysiyet’ ‘insanlık’ ‘merhamet’ ‘kardeşlik’ üzerine zihinlerini çok yordular..
Bu yaratıklar, ölüm korkusu, kardeşlik, insanlık, merhamet üzerine tek satır yazma zahmetine girişemezler, çünkü durdukları yer büyük şirketlerin ‘piyasa ve siyaset’ pozisyonları gereğidir..
Bu ‘pozisyon’ onların savaş cephesidir..
Amerikan vesayetiyle oluşturulmuş İslamcı, sağcı, işbirlikçi, faşist liberal cephelerin tozunu attırmak için, Amerikan Vesayeti Anayasası’na HAYIR!
Nihat Genç
Odatv.com
Etiketler:
Nihat Genc
6 Temmuz 2010 Salı
KURDÎ ZIMANİ MEYE
On yıllar boyunca bizleri ‘bölünme paranoyası’ taşıyorsunuz diye suçladılar, bizler de Yugoslavya örneğini boşuna gösterip durduk, artık bizlere ‘paranoya’ suçlaması yapan kalmadı, şimdi güle oynaya sabah akşam nasıl bölüneceğimizi tartışıyorlar.. AKP iktidarının zaafları ya da saflığı aşmış bir takım gizli dümenlerini fırsat bilip gün bugündür deyip yerde gökte gazetede TV’de dağda her yerde bas bas naralar atıyorlar.
Şeyh Said’e anma kutlama dahi yapıyorlar. Şeyh Said’in mahkeme ifadelerinde saf temiz bir Müslüman, ancak İngiliz ihanetine ortak olduğu aşikar bir isyancı.. Bu ülkeye ‘irtica asla gelmez boşuna paranoya sahibi olmayın diye güya bizimle dalgasını geçenler’ şimdi irticaya şenlik düzenliyor..
TÜRK ORDUSUNUN GÖLGESİ BİZE YETER
Cumhuriyet, yaralarının istismar edilip ihanete dönüştürüldüğü en dokunaklı günlerini yaşıyor..
Ne diyelim, bu topraklar Fransız İngiliz subayları gibi bağımsızlığını piyano başında kız kardeşleriyle milli marşlar okuyarak inşa etmedi, bu ülke bağımsızlığını köyüne bir daha dönmeyen askerleriyle inşa etti.. (Nasrallah’ın manevi babası, Lübnan Hizbullah’ının büyük lideri Fadallah öldü, Allah rahmet eylesin. Kalabalık bir aydın grubuyla yedi yıl önce kendisini ziyaret ettik, bize uzun uzadıya felsefi siyasi bir değerlendirme sunmuştu, ortalık sakinleşirken sanki eksik kalmış bir cümleyi tamamlamak için bize doğru fısıldar gibi: ‘şu bizim İslamcılar’a söyleyin Türkiye’de orduyla iyi geçinsinler, Türk Ordusu’nun gölgesi bize yeter..’. demişti, kayıtlara geçsin..)
İlk gençlik yıllarımda ünlü Selçuklu tarihçilerini tanıma şansını yakaladım, Selçuklu’ya dair ne varsa okumaya başladım. Anladım ki bu toprakların bin yıllık hikayesini Selçuklu’nun kurumlarını bilmeden anlamamız mümkün değil, ordu, ahilik, gazilik, tekkeler, tasavvuf, şehirleri, sarayı…
IRKÇILIK RÜYALARIMIZI BOZDU
Horasan Erenleri Anadolu’ya yürürken dünya tasavvurumuz, rüyalarımız kardeşti, yüzyıl önce batıdan bulaşıcı ‘milliyetçi, ırkçı’ fırtınalar rüyalarımızı bozdu. Anadolu’nun köklerine o büyük kardeşlik kurumlarına yeniden inmek zorundayız.. “Bir orman gibi kardeşçesine” diyebilmek için ormandan tek bir ağacın dahi kesilmemesi rüyamız olmalı.. ‘Dil ve ırk’ kimliğine sığınan yeni bir insan türü bu çağda ortaya çıktı, dilimiz durmaksızın Mevlana Hacıbektaş isimlerini zikrediyorsa, kollarımızı daha geniş açmak zorundayız..
Yaz aylarını fırsat bilip ‘dil’ konusundaki görüşlerimi aradan çıkartayım.
Tarihi sorumluluklarımızı yerine getirmezsek araya şeytanlar girer, yaşadığımız toprakların kültürüne yabancı bir müfredat başımıza ciddi işler açmaya çoktan başladı. Hayyam, Sadi, Hafız, Cami gibi aradan geçen onlarca asra rağmen şöhretleri hiç azalmamış topraklarımızın en büyük İran topraklarının şairlerini, yetişmekte olan nesiller tanımıyor. Nerden başlasam? Bugün İran toprağında farklı ağız lehçe ve dil farklılıklarını apayrı bir ‘ulus’ diye düşündüğümüz takdirde İran’ın otuz parçaya ayrılması gerekir, güneyi Arap ağırlıklı kuzeyi Türk ağırlıklı batısı Kürt ağırlıklı ve nice araya sıkışmış dil grupları. Bugün Kürtçe biliyorum diyenler pekala eski İran hakimiyetinde yaşamış Tacikler ve Afgan savaşı sebebiyle herkesin çok yakın tanıdığı Peştunlar’ın dilini gayet iyi anlayabilir, ki bu bin km’lik ovaları dağları yaylalarıyla bir sınır bölgesidir.
KÜRTÇE’DEN FARSÇA’YI ÇIKARIN ÖLÜR
Arkaik Mezopotamya kültürleriyle haşir neşir olanlar Kürtçe diye bir dil’in varlığından söz eder, ancak bu dil’i canlandıran Selçuklu hakimiyetiyle Farsça’dır, bugün Kürtçe’den Farsça etkilerini çıkartın geriye ölü bir dil kalır.. Fransızlar büyük ihtilalden itibaren ‘lise’ tabir ettiğimiz okullarda bir yüzyıl ‘dil birliği’ için müfredat hazırlamasına rağmen TV ve radyonun icadına kadar sadece okulla başarı sağlayamadılar, dil birliği sıkıntısı 80’li yıllara kadar devam etmekteydi. Radyo ve TV dünyada çok şeyi değiştirdi, ulusal dil’leri güçlendirdi. Aktütün Karakolu baskını sonrası Uğur Dündar’ın programına çıkan küçük yayla kızını hatırlayın, nerdeyse Uğur Dündar’dan daha temiz bir Türkçe’yle Türkiye’ye konuştu. Oysa hatırlıyorum, 80 öncesi Diyarbakır’a gittiğimizde ‘hela nerede’ dediğimizde dahi helayı bulamıyorduk, bugün artık Türkçe anadil.. Oysa Urfa Diyarbakır bin yıl öncesinden beri hem Türkçe hem Kürtçe türkülerini bozmadan bugüne kadar yan yana getirdi.. Bugün en ciddi bilim adamları dahi hangi aşiretlerin Kürt hangi aşiretlerin Türk soyundan geldiğini tam bir çözülmez bulmaca olarak görür. Doğrusu, bu topraklar baskın olarak Farsça’yı kullandı ama Selçuklu orduları hem Farsça hem de Türkçe’yi konuşuyordu, ancak kayırılan baş tacı edilen şüphesiz Farsça’ydı.
DİL BÖLÜCÜ UNSUR
Günümüzdeki etnik savaşların hangisine giderseniz ‘dil’in çok belirleyici bölücü bir unsur olduğunu görürsünüz, Nijerya’nın bağımsızlığı günlerinde dört-beş etnik dilden söz ediliyordu, bugün kimse işin içinden çıkamıyor çünkü otuzun üstünde kendilerine ‘ulus’ diyecek etnik dil ortada, örnekleri çoğaltmak mümkün. Yunanistan kilisenin öncülüğünde ve arkasına Avrupa’ya alıp Osmanlı’dan bağımsızlığını kazandığında konuştukları dil içinde biraz daha fazla kendi dilleri olan ama Osmanlıca’ydı, çünkü halk bu dili konuşuyordu, 1967 Cuntasına kadar bu halka zorla bir başka dil dayatıldı, konuşulmayan yaşanmayan ama kitaplarda yaşayan bir dil, Sokrates’in Aristo’nun dili.. Bir ‘ulus’un inşası için ikibin yıl ortalıkta sokakta evde konuşulmayan bir ‘kitabi’ dil yeniden icad edildi. Tarihin derinliklerinden tapınaklardan mezar taşlarından ve kitap’lardan bir dil yeryüzüne indiriliyor ve halka zorla kabul ettiriliyor. İşte bu ‘ulus’ inşasında dünyanın çok bölgesinde mutlaka ilk elden uygulanması gereken bir yol’du.. Bugün Kürtçe’yi ana dilmiş gibi kabul ettirmek isteyenler türbelerde mezar taşlarında çok çok arayışlarına rağmen ‘yazılı’ kaynak bulmakta zorlanıyor, zorlanır çünkü ‘kaynak’ların kitabelerin yazıtların mezar taşlarının dili Farsça..
Federasyon tartışmalarında çokça örneği verilen Belçika tuhaf bir ülke, l. Dünya savaşında Almanya yenilince Zaire’yi (bugünkü adı Kongo) Belçika’ya sömürge diye verirler, uydurulmuş bir ülke. Bu tampon ülkelere yüzyılımızda çok şahit olacağız, yolu dahi olmayan sadece ‘hamisi’nin vesayeti ve yüreklendirmesiyle oluşmuş bir çok devletcik, Ermenistan buna dahildir, Barzani’nin federasyonu da.. Bir büyük devlet’in garantörlüğüyle varlıklarını inşa etmişler..
ASIL OLAN BAĞIMSIZLIK
Oysa ‘devletler’ için aslolan ‘bağımsızlığını’ kendi imkanlarıyla tüm dünyaya kabul ettirmiş olmalarıdır. Değilse, onun bunun kuklası uydurması birçok irili ufaklı devlet varolma kararlarını kendi gücüyle veremez büyük dünya devletlerinin stratejik dümenlerine boyun eğer. Yani ‘bağımsız’ olamayan hiçbir şey olamaz. Sovyet Rusya macerası buna en güzel örnektir, her dile ayrı bir ‘ulus’ ayrı bir ‘halk’ muamelesi bugün Kafkasya’da ve Balkanlar’da içinden çıkılmaz bir ‘etnik cehennem’ ortaya çıkartmıştır.
Asıl sorunlu olan yüzyıl önce Gökalp’lerin Fransız İhtilali rüzgarıyla yaptığı millet tarifleridir, din, dil, ortak heyecanlar gibi izah edildi.. Oysa bir topluluğu ‘millet’ yapan şey dil din ırk birliğinden daha önemlisi, ortak düşmana, emperyalist ya da yabancı tahakkümüne karşı verdiği ortak bağımsız kavgasıdır. En doğru tanım budur, Kurtuluş Savaşımız bunun en güzel örneğidir. Ve yabancı tahakkümüne karşı bu toprakların bin yıl aralıksız omuz omuza kavgası işte tarihin destanı ortadadır, Moğollar’a, Haçlılar’a, Mısır’daki Memluk Devleti’nin uzantılarına, son iki yüzyılda Ruslar’a ve İngilizler’i karşı sürekli ve bitmeyen bir ‘bağımsızık’ direnişi Anadolu’yu artık tek ruh tek beden yapan en kutsal karakteri olmuştur.
Bir ülkeyi ulusu vareden dil din gelenekler değil ‘bağımsızlık’ kavgasıdır, bağımsızlığı için kim mücadele vermişse ‘dilini’ belirleyen de onlar olmuştur. Tarihi olgular da bizi şaşırtmaz, bağımsızlık savaşına katılmış askerlerin dili o ülkenin ‘dili’ olmuştur.. Diyelim Osmanlı Arapça, Farsça ve Türkçe ve hatta Ermeni ve Rumca kelimeleri barındırıyordu, Türkçe’nin kabul görmesi mümkün değildi, şahsi kanaatim Türkçe’nin ayak sesleri, Osmanlı’nın orta Anadolu’dan asker toplamasıyla başlar ama bu dilin resmi dil olması altı asır sonraya bir büyük bağımsızlığına kalır.. Şöyle düşünün, İzmir’e Yunan girdiğinde ülkesini düşmandan korumak için kim silaha sarılmışsa onların dili öne çıkıyor, kim İngiliz’le işbirliği yapmışsa gözden düşüyor, yani hakimiyeti kurup bağımsızlık savaşı verenlerin dili öne çıkıyor, misakı milli sınırları nedir sorusunu böyle cevaplayabilirsiniz, nereden asker alıyorsanız orası misaki millidir..
NEDİR BURASI DEVLET Mİ
En güzel örnek Belçika. Tabii ki Fransızca’nın bir dünya dili olarak ağırlığı var, bu dili Valonlar kullanıyor ve ‘seçkin’ ‘elitist’ bir azınlık olarak suçlanıyorlar, bir de Flamanlar var, yani Felemenkçe Hollonda’nın dili.. Sağcı hristiyan partilerin zorlamasıyla tuhaf federalist çözümler ve bugün tam anlamıyla dil yüzünden ülkeyi tam ortadan ayıran bir ayrımcılığa kadar giden bir siyasete nerdeyse tapıyorlar.. Dikkat edin kendi bağımsızlıklarını kendilerini kazanmamış. Bağışlanmış bir ülkenin dili, birliği tabii ki sorunlu olur ve bugünkü içinden çıkılmaz ayrımcı partilere kadar uzanır..Oysa Anadolu’ya bağımsızlığı kimse bağışlamadı.. Kararı verecek olan bu toprakların iradesidir ve öyle de olmuştur.. Thatcher Belçika’yı ziyaret ettiğinde bir kasaba belediyesinin Valon diğerinin Felemenkçe konuştuğunu görür ve hayretini gizleyemez, ‘nedir bu Allahaşkına, burası devlet mi?’ İran’a gittiğimde adını vermeyeyim ünlü bir rektör durduk yere Tunceli’den bahse girişti, hayrola demeden, Pers İmparatorluğu’nun hakimiyet sahasında bıraktığı izlerle çok fazla düşüp kalktıklarını dile getirdi, Farsça’nın kökenleriyle ilgili.. Asıl derine indikleri ve kutsadıkları coğrafya Hindistan tarafındaydı.. Sert bir mezhep ideolojisiyle devlet inşasına girişmiş İranlılar’ın ‘dilleri’ üzerinde olağanüstü ‘milli’ arayışları beni çok düşündürdü, oysa ‘din mezhep’ kardeşliği ‘dilden’ daha önde olmalıydı, İslamcı teori buydu.
Tunceli civarında eski Zerdüşt dininden kalma yani Zerdüştlüğün dini kitaplarından Avesta’nın dilinden çokca kelimeler vardı, Araplar İran’a girmeden binlerce yıl önce.. Birgün Ankara’da bir Sahaf’ta oturuyorum, otuz yaşlarında kara bir çocuk girdi, ‘ağbi siz de Avesta var mı’ dedi, ‘yok’ dedim ama merak ettim, niçin arıyorsun, ‘arkadaşlarla şimdi dernekte kavga ettik, senin konuştuğun dil Kürtçe değil ortalığı karıştırma deyip beni bir dövmedikleri kaldı..’
ANLAŞILACAK KADAR YAKIN
Evet, Avesta’nın Zazacayla akrabalığı var, daha nice akrabalıklar var, en büyük tartışılmaz akrabalık bağı ise Farsça’yla Kürtçe arasında, henüz dilbilimciler hangisi kimden öncedir, kökeni nerededir, birbirlerinin şubesi midir diye bir sonuca varabilmiş değiller, ancak şüphesiz aynı dil ailesinden.. Selçuklu’yla birlikte bu iki dilin birbirine nerdeyse kaynaşma derecesine geldiği ise aşikar, yani birbirlerinin içine girdiği ve bizim için bugün çok önemli olan gerçek, anlaşacakları konuşacakları kadar yakınlaşması..
Gazneli Mahmut’un Firdevsi’ye Şehnameyi yazdırması ise çok yakın, bin yıl önce.. Araplar ve sonra Türkler İran topraklarına girmeden önce en eski kültürlerin izini sürerek masal ve hikayelerle bugünkü Farsça’nın en temel kaynağı altmış bin beyit civarında bir Türk sultan tarafından yazdırılır.( Bugün İran’daki rejim bir Türk sultan tarafından yazdırıldığı gerçeğini kabul etmez, gerçi bugünkü İranlı rejim İran topraklarının en büyük şairi Hayyam’ı da dindışı bulur) Söze şurdan girmeli, Selçuklu İmparatorluğu’nun resmi dili Farsça’ydı, bugün dahi İran’da Türkçe bilmeyen milyonlarca Türk, Türk olduklarını ama Farsça konuştuklarını söyler. Yani buradaki Türkler bugün Kürtçe biliyorum diyenlerle bizden daha iyi anlaşır. Farsça topraklarımızda ben diyeyim beş asır siz deyin yedi asır kullanıldı. Sarayda kullanıldı, pazarda kullanıldı, şairleri kullandı, tekkeler ve medreseler kullandı ve en önemlisi ordunun diliydi.
KÜRTÇE BAŞTACI
Yani ‘Kürtçe’ denilen dil dışlanmış yok sayılmış ‘mağdur’ bir dil asla değil, asırlarca baş tacı edilmiş pazarda sarayda orduda kullanılmış, bir tek akademisyenin çıkıp ‘kardeşim Farsça Selçuklu’nun resmi diliydi ve bu dil’le Selçuklu Tacikistan’dan Diyarbakır’a kadar haritada esnafından köylüsüne herkesle anlaşıp konuşabiliyordu, diyemiyor. Büyük Selçuklu İmparatorluğu hanedana kan bağı siyasi ortaklık oluşmasın diye büyük ordu komutanlarını Kürt beylerinden oluşturdu ve Kürtler Türkler aynı ordular içinde, diyelim Selahattin Eyyubi’yle bu sefer bir Kürt Sultan’ı emri altındaydı. Asırlarca bu kadar iç içe girmiş orduların hangi dille anlaştıklarını Selçuklu tarihi okuyan ya da Anadolu Erenler’in tasavvuf hayatıyla ilgili eserler okumuş herkes bilir, Farsça tercih edilen baş tacı edilen dildi, şüphesiz Türkçe de konuşuluyordu..
Urfa’da Diyarbakır’da bin yıl öncesinden Türkçe türküler aynı şekilde Kürtçe türkülerle birlikte birbirini yok etmeden bugüne kadar nasıl geldi sanıyorsunuz? İşin içinde bambaşka bir dünya görüşü vardı çünkü.. Horasan Erenleri ve dil din ırk ayrımı yapmadan herkesi aynı ‘can’ aynı ‘nefes’ kabul eden bir ilahi felsefenin ortak kültürünün çocukları, aynı tekkelerde, aynı semahta aynı bayramlarda iç içeydi, tasavvuf kültürü onları Allah’ın aşkıyla ‘kardeşlemişti’ ve dünya hepsi için ‘süfli’ yani aşağı bir yerdi, aslolan göklerdeki ötelerdeki kardeşlikti..
BAŞKA BİR ULUS FELSEFESİ
Sanırım son yüzyılda tasavvufun bu büyük ilahi şemsiyesi aradan çekildi ve insanları bir arada tutan bambaşka bir ‘ulus’ felsefesi zorunlu olarak devreye girdi.. Dil, ırk gibi şeyler yüzyılımızda büyük felaketler eşliğinde soykırım ve trajik hikayeleriyle önemi rol oynamaya başladı. Milliyetçilik batıdan gelen bir kavramdı, bu topraklar ‘vatanı sevmeyi’ yabancı tahakkümüne karşı durmayı bilir ve ‘ırk’ ‘dil’ gibi ayrımlarla düşman olmayı hiç tanımadı. İşte yeni yeni ‘etnik’ bir kavgayı Anadolu halkı ilk defa acılar içinde şaşkınlıkla kahrolarak yaşıyor. Başka bir medeniyet dairesine girmiştik ve batıdan aldığımız güzel şeylerin yanında insanlık için bulaşıcı hastalık gibi vahşi şeyler de vardı..
İran’da bir edebiyat profesörüne bir soru sordum. İranlılar otobüs otobüs kalkıp Mevlana’nın türbesini ziyarete geliyor. Ancak Şia rejimi nerden bakarsan ülkemizdeki ‘aleviliğin’ kökleriyle çok yakın, üstelik Pir Sutan gibi büyük ozanlarımız ‘açılın kapılar Şah’a gidelim’ diye kaç kez ayaklandı. Sizlerse hem Sünni hem de sultanlarla hiç sorun çıkarmamış Mevlana’yı ziyaret ediyorsunuz. Üstelik İran kültürünün gelmiş geçmiş en büyük düşmanı Moğollar’la bile Mevlana’nın ‘tarafsız’ kaldığı iddiaları vardır.. ‘Çok basit, dedi, Mesnevi Farsça’dır..’ Mevlana Farsça yazdığı için İranlılar’ın yoğun ziyaretine uğruyor, mezhep olarak size yakın insanlar, oniki imam, Ali, Kerbela, Caferi Sadık ortak değerleriniz olduğu halde, sırf ‘Türkçe’ konuştukları için ilginizi hiç çekmiyor.. Selçuklular’ın İran’da bin yıllık hakimiyetleri çeşitli hanedanlıklarla 1917’ye kadar sürdü.. Tüm İslam dünyasını hatta son ikiyüz yıldır batı dünyasını etkisini altına alan muhteşem şairler Farsça kullandı. Unutmayın edebiyatımızda onlarca asır Türkçe’yi aşağılamak modaydı, bugün elimizde Türkçe’nin asırlarca İranlı ve Osmanlı şairleri tarafından ne denli aşağılandığını beyit beyit anlatan koca kitaplar vardır.
TASAVVUF FARSÇAYDI
Bugün elimizde 11, 12, 13. yüzyılda yazılmış Türkçe divan ve bilimsel kitaplar bulmak zordur, tasavvufumuz büyük eserlerini Farsça kaleme alıyordu. Sebebi basit, şu ünlü Horasan Erenleri.. Moğol istilalarıyla Anadolu’ya İran’ın Horasan’ından gelen erenlerin evliyaların dili Farsça’ydı.. Bugün doğu bölgemizde çok güçlü sosyal rollerini sürdürmeye çalışan ‘şıhlık’ (şeyhlik) kurumunun arkasındaki medreseler tekkeler hepsi Farsça eğitim veriyordu.. Türkçe’nin ise Anadolu’da topraklarındaki bağımsızlığı ise çok yeni yüz yılı henüz doldurmadı. Cumhuriyet’i inşa edenler halk dilini yani Karacaoğlan’ı, Pir Sultanlar’ı, Nasreddin Hocalar’ın Yunus Emreler’in dilini ‘resmi’ dil olarak anayasasına kabul etti. Mesela, Kürtçe konuşan biri Osmanlı’nın muhteşem şairi Şeyh Galib’in mısralarını anlar, Türkçe bilen Şeyh Galib’i sözlüksüz okuyamaz, aynı şekilde bugün Kürtçe bilen ünlü edebiyat dergimiz Serveti Fünun’u anlar, okur, Türkçe bilen sözlüksüz anlayamaz.
Bir ‘dil’in yaşam alanı Ordusudur, Pazarıdır, Sarayıdır, Tekkeleridir, Edebiyatıdır.. Bütün bu alanlarda yüzyıllarca Türkçe’nin yüzüne bakılmamış, hatta aşağılanmış.. Ve kültürümüz bütün büyük eserlerini Farsça dile getirmiş, hangimiz sözlüğe bakmadan en büyük şairlerimiz Fuzuliler’i anlayabilir?
KÜRTÇE BU TOPRAKLARIN DİLİDİR
Ve bugün ülkemizde tuhaf bir ideolojik tartışma var, Kürtçe’yi ayrı, bambaşka, hiç tanımadığımız bilmediğimiz bir ‘halkın’ ‘özel’ diliymiş gibi anlatanlar var.. Kürtçe bu toprakların dilidir, bizim edebiyatımız tekkelerimiz tasavvufumuz onlarca asır bu dili kullandı, asırlarca medreselerinde okuttu, ‘baştacı’ edildi.. Utanılan, dışlanan, aşağılanan ise tam tersi Türkçe’ydi.. Selçuklu’nun sarayında edebiyatında pazarında ordusunda asırlarca kullanılmış bir dili bugün bize bambaşka ve üstelik aşağılanmış hor görülmüş inkar edilmiş bir ‘dil’ olarak ideolojik tezgahtan çıkma bir iddiada bulunuyorlar. Şüphesiz dünyadan tarihten bilimden habersiz genç militan çocuklar bu yalan yanlış saçma fikirlere kanabilir, ama gerçeği onlar da bir gün öğrenir. Kürtçülük denen ideoloji kendine bir ‘uluslaşma’ haritasını çizdi ve öncelikle dillerinin dışlandığı iddiasını propaganda etmeye başladı. Sonra Türkçe’yi halkın dili kabul eden Cumhuriyet’in kurucularını ‘elitist’ ilan etti.. Bir kelime ancak bu kadar ters yüz edilir, ‘elitist’ olan Osmanlı’nın aydınları şairleriydi. Kullandıkları bu yüksek Farsça Arapça kelimeler yüzünden halkla konuşamayan kendileriydi.. Bugün cemaatin gençleri Saidi Nursi’nin kitaplarını dahi sözlükle okur hatta bugün ekrandan vaaz veren Fethullah Gülen’in dilinde çok kelimeyi dahi sözlüğe bakıp anlamaya çalışırlar, ki, işte ‘elitist’ olan bu dildi. Ağır Farsça ve Arapça terkiplerle oluşmuş halk dışı bir dil.
Cumhuriyet tam tersine ‘halkçı’ bir girişimde bulundu ve köylerinde, yaylalarında, ovalarında türkülerle ozanlarla yaşanan dili tarihinde ilk defa devlet dairelerine ve şehre getirdi.
Bugünlerdeki içler acısı ırk, dil tartışmaları kimseyi korkutmasın, Anadolu’ya güveniniz sarsılmasın, bu toprakların bahçeleri solmaz yaprakları dökülmez, ancak Anadolu’nun kapılarını kırarak değil her yaylasına güle oynaya geçebilmek için batıdan transfer edilen ırk dil tartışmalarının tuzağına düşmemiz gerekir.
ATEŞ AKAN TARİHTEN GELİYORUZ
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran meclis saz meşk şarkı meclisi değildi. Ve artık hepimiz biliyoruz yayla çeşmelerinden hala ateş akan bir tarihten geliyoruz.. Dil birliğinden daha çok ihtiyacımız olan ‘gönül ruh’ birliğidir. Orta lise düzeyinde başka bir dile çok saçma dünyanın komik bulduğu çözümlere kapı açamayız, ancak tarihimizde asırlarca yaşamış ‘kültürler’e kapılar arayabiliriz..
İlk gençlik yıllarımdan beri orta ve lise düzeyinde niçin bu toprakların türkülerini çocuklarımıza öğretmeyiz, deyip dururum, pekala eski günlerdeki gibi bu toprakların türkülerini ders olarak okutabiliriz. Orta lise değil ama birçok üniversitesi pekala Kürtçe eğitim verebilir.. Ama mutlaka müfredatımız Hayyam’ı Sadi’yi, Hafız’ı Cami’yi ders programlarına çok ciddi ve kendi dilleriyle alıp okutmalı. Çocuklarımıza tarihin ilk gününden beri bağımsız yaşamışsak, bu, bu toprakların her nimetini ayrım gayrım demeden tadmamızdandır. Asırlar boyu kullandığımız dili ve o muhteşem şairleri bugün her çocuğun dalgaya aldığı mefailün saçmalıklarıyla değil bizatihi o şiirlerin kelimeleriyle öğretmeliyiz. Anadolu topraklarında asırlarca yaşamış dilleri sözlükle değil kendimizce manalarını bilecek kadar öğrenebilmeliyiz.. İdeolojik bir inatlaşma uğruna kendi kökenlerimizde asırlarca aşkları masalları tasavvufu bize anlatmış bu dile ‘uzak’ olamayız.. İdeolojilerin kanlı silahları bizi öldürebilir ama kardeş aşk tarihimizi unutturamaz. Anadolu’nun aşk ateşi sönmesin istiyorsak, Sadi’nin dediği gibi ateş üstünde baş başa vermiş iki odun gibi birlikte yanmalıyız.. Kayınbirader kayınbaba gibi bir daha kaynaşmak istiyorsak kayın ağacının dallarını yeniden bir araya getirmek zorundayız. Biz Yahudiler gibi bir kavmin çocukları değiliz. Bülbül ateşli çığlıklarıyla her bahçemizde başka başka ötüyor, bülbüle ‘dilini mi’ soruyoruz? Ne sevgililer ne aşklar yaşadık, şimdi mezartaşlarına kara selvilere çarpan rüzgarlara dinini mi soruyoruz?
HALKLAR KAFESE GİRMEZ
Leylekle bülbül aynı yuvada, şimdi hayvanat bahçesi gibi her bir kuşu Balkanlar Kafkasya örnekleri gibi ayrı bir demir kafes içine almaya, demokrasi mi diyoruz. Bugün Kürt Alevi aşiret soy dil Türkmen gibi etnik köken arayışlarına giren her bilim adamı çaresizlik içinde duvara tosluyor, çünkü birbirinin içine girmiş karmakarışık hale gelmiş bu yapıları çözmek mümkün değil.. İyi ki mümkün değil. O Horasan Erenleri öyle bir düğüm atmış ki Anadolu’ya, bu aşk düğümünü sonsuza kadar kimse etnik diye dil diye çözemeyecek. Aynı kubbeler aynı dergahlar aynı cephelerde aşkla birbirine ilahi dualarla karışmış Anadolu’yu anketle sosyolojiyle hiçbiri anlayamayacak... Anadolu bin yıl öncesinden dergahlarını çoktan kurdu ateşini çoktan yaktı, bu tekkeler ateşini, batıdan kapılan ırk dil etnik hastalıklarla söndürmesi mümkün değildir.. Çünkü bu toprakların evliyaları en büyük düşman olarak ‘gururu’ ‘böbürlenmeyi’ yani ‘kibri’ gördüler, efendi, zengin, sultan, köle ayırt etmeden bu toprakları ‘mesken’ tuttular.. Bize, tezgah dümen, alışveriş merkezleri otomobiller telefonlar satabilirsiniz, bizi uydurma ajanvari demokrasi özgürlük laflarıyla kırbaçlayıp içeri atabilirsiniz, ama…Güle kokusunu öğretmeye kalkmayın.. Bu toprağın binlerce yıl öncesinden yani iki üç yaşlarımdan beri bizi büyüten annemizin memelerindeki kokuyu bu toprakların yazarlarına anlatmaya kalkmayın..
O kokuyu unutanlar işte arkasına ABD’nin AB’nin silahlarını almış kardeşlerini öldürüyor..
Nihat Genç
Odatv.com
Şeyh Said’e anma kutlama dahi yapıyorlar. Şeyh Said’in mahkeme ifadelerinde saf temiz bir Müslüman, ancak İngiliz ihanetine ortak olduğu aşikar bir isyancı.. Bu ülkeye ‘irtica asla gelmez boşuna paranoya sahibi olmayın diye güya bizimle dalgasını geçenler’ şimdi irticaya şenlik düzenliyor..
TÜRK ORDUSUNUN GÖLGESİ BİZE YETER
Cumhuriyet, yaralarının istismar edilip ihanete dönüştürüldüğü en dokunaklı günlerini yaşıyor..
Ne diyelim, bu topraklar Fransız İngiliz subayları gibi bağımsızlığını piyano başında kız kardeşleriyle milli marşlar okuyarak inşa etmedi, bu ülke bağımsızlığını köyüne bir daha dönmeyen askerleriyle inşa etti.. (Nasrallah’ın manevi babası, Lübnan Hizbullah’ının büyük lideri Fadallah öldü, Allah rahmet eylesin. Kalabalık bir aydın grubuyla yedi yıl önce kendisini ziyaret ettik, bize uzun uzadıya felsefi siyasi bir değerlendirme sunmuştu, ortalık sakinleşirken sanki eksik kalmış bir cümleyi tamamlamak için bize doğru fısıldar gibi: ‘şu bizim İslamcılar’a söyleyin Türkiye’de orduyla iyi geçinsinler, Türk Ordusu’nun gölgesi bize yeter..’. demişti, kayıtlara geçsin..)
İlk gençlik yıllarımda ünlü Selçuklu tarihçilerini tanıma şansını yakaladım, Selçuklu’ya dair ne varsa okumaya başladım. Anladım ki bu toprakların bin yıllık hikayesini Selçuklu’nun kurumlarını bilmeden anlamamız mümkün değil, ordu, ahilik, gazilik, tekkeler, tasavvuf, şehirleri, sarayı…
IRKÇILIK RÜYALARIMIZI BOZDU
Horasan Erenleri Anadolu’ya yürürken dünya tasavvurumuz, rüyalarımız kardeşti, yüzyıl önce batıdan bulaşıcı ‘milliyetçi, ırkçı’ fırtınalar rüyalarımızı bozdu. Anadolu’nun köklerine o büyük kardeşlik kurumlarına yeniden inmek zorundayız.. “Bir orman gibi kardeşçesine” diyebilmek için ormandan tek bir ağacın dahi kesilmemesi rüyamız olmalı.. ‘Dil ve ırk’ kimliğine sığınan yeni bir insan türü bu çağda ortaya çıktı, dilimiz durmaksızın Mevlana Hacıbektaş isimlerini zikrediyorsa, kollarımızı daha geniş açmak zorundayız..
Yaz aylarını fırsat bilip ‘dil’ konusundaki görüşlerimi aradan çıkartayım.
Tarihi sorumluluklarımızı yerine getirmezsek araya şeytanlar girer, yaşadığımız toprakların kültürüne yabancı bir müfredat başımıza ciddi işler açmaya çoktan başladı. Hayyam, Sadi, Hafız, Cami gibi aradan geçen onlarca asra rağmen şöhretleri hiç azalmamış topraklarımızın en büyük İran topraklarının şairlerini, yetişmekte olan nesiller tanımıyor. Nerden başlasam? Bugün İran toprağında farklı ağız lehçe ve dil farklılıklarını apayrı bir ‘ulus’ diye düşündüğümüz takdirde İran’ın otuz parçaya ayrılması gerekir, güneyi Arap ağırlıklı kuzeyi Türk ağırlıklı batısı Kürt ağırlıklı ve nice araya sıkışmış dil grupları. Bugün Kürtçe biliyorum diyenler pekala eski İran hakimiyetinde yaşamış Tacikler ve Afgan savaşı sebebiyle herkesin çok yakın tanıdığı Peştunlar’ın dilini gayet iyi anlayabilir, ki bu bin km’lik ovaları dağları yaylalarıyla bir sınır bölgesidir.
KÜRTÇE’DEN FARSÇA’YI ÇIKARIN ÖLÜR
Arkaik Mezopotamya kültürleriyle haşir neşir olanlar Kürtçe diye bir dil’in varlığından söz eder, ancak bu dil’i canlandıran Selçuklu hakimiyetiyle Farsça’dır, bugün Kürtçe’den Farsça etkilerini çıkartın geriye ölü bir dil kalır.. Fransızlar büyük ihtilalden itibaren ‘lise’ tabir ettiğimiz okullarda bir yüzyıl ‘dil birliği’ için müfredat hazırlamasına rağmen TV ve radyonun icadına kadar sadece okulla başarı sağlayamadılar, dil birliği sıkıntısı 80’li yıllara kadar devam etmekteydi. Radyo ve TV dünyada çok şeyi değiştirdi, ulusal dil’leri güçlendirdi. Aktütün Karakolu baskını sonrası Uğur Dündar’ın programına çıkan küçük yayla kızını hatırlayın, nerdeyse Uğur Dündar’dan daha temiz bir Türkçe’yle Türkiye’ye konuştu. Oysa hatırlıyorum, 80 öncesi Diyarbakır’a gittiğimizde ‘hela nerede’ dediğimizde dahi helayı bulamıyorduk, bugün artık Türkçe anadil.. Oysa Urfa Diyarbakır bin yıl öncesinden beri hem Türkçe hem Kürtçe türkülerini bozmadan bugüne kadar yan yana getirdi.. Bugün en ciddi bilim adamları dahi hangi aşiretlerin Kürt hangi aşiretlerin Türk soyundan geldiğini tam bir çözülmez bulmaca olarak görür. Doğrusu, bu topraklar baskın olarak Farsça’yı kullandı ama Selçuklu orduları hem Farsça hem de Türkçe’yi konuşuyordu, ancak kayırılan baş tacı edilen şüphesiz Farsça’ydı.
DİL BÖLÜCÜ UNSUR
Günümüzdeki etnik savaşların hangisine giderseniz ‘dil’in çok belirleyici bölücü bir unsur olduğunu görürsünüz, Nijerya’nın bağımsızlığı günlerinde dört-beş etnik dilden söz ediliyordu, bugün kimse işin içinden çıkamıyor çünkü otuzun üstünde kendilerine ‘ulus’ diyecek etnik dil ortada, örnekleri çoğaltmak mümkün. Yunanistan kilisenin öncülüğünde ve arkasına Avrupa’ya alıp Osmanlı’dan bağımsızlığını kazandığında konuştukları dil içinde biraz daha fazla kendi dilleri olan ama Osmanlıca’ydı, çünkü halk bu dili konuşuyordu, 1967 Cuntasına kadar bu halka zorla bir başka dil dayatıldı, konuşulmayan yaşanmayan ama kitaplarda yaşayan bir dil, Sokrates’in Aristo’nun dili.. Bir ‘ulus’un inşası için ikibin yıl ortalıkta sokakta evde konuşulmayan bir ‘kitabi’ dil yeniden icad edildi. Tarihin derinliklerinden tapınaklardan mezar taşlarından ve kitap’lardan bir dil yeryüzüne indiriliyor ve halka zorla kabul ettiriliyor. İşte bu ‘ulus’ inşasında dünyanın çok bölgesinde mutlaka ilk elden uygulanması gereken bir yol’du.. Bugün Kürtçe’yi ana dilmiş gibi kabul ettirmek isteyenler türbelerde mezar taşlarında çok çok arayışlarına rağmen ‘yazılı’ kaynak bulmakta zorlanıyor, zorlanır çünkü ‘kaynak’ların kitabelerin yazıtların mezar taşlarının dili Farsça..
Federasyon tartışmalarında çokça örneği verilen Belçika tuhaf bir ülke, l. Dünya savaşında Almanya yenilince Zaire’yi (bugünkü adı Kongo) Belçika’ya sömürge diye verirler, uydurulmuş bir ülke. Bu tampon ülkelere yüzyılımızda çok şahit olacağız, yolu dahi olmayan sadece ‘hamisi’nin vesayeti ve yüreklendirmesiyle oluşmuş bir çok devletcik, Ermenistan buna dahildir, Barzani’nin federasyonu da.. Bir büyük devlet’in garantörlüğüyle varlıklarını inşa etmişler..
ASIL OLAN BAĞIMSIZLIK
Oysa ‘devletler’ için aslolan ‘bağımsızlığını’ kendi imkanlarıyla tüm dünyaya kabul ettirmiş olmalarıdır. Değilse, onun bunun kuklası uydurması birçok irili ufaklı devlet varolma kararlarını kendi gücüyle veremez büyük dünya devletlerinin stratejik dümenlerine boyun eğer. Yani ‘bağımsız’ olamayan hiçbir şey olamaz. Sovyet Rusya macerası buna en güzel örnektir, her dile ayrı bir ‘ulus’ ayrı bir ‘halk’ muamelesi bugün Kafkasya’da ve Balkanlar’da içinden çıkılmaz bir ‘etnik cehennem’ ortaya çıkartmıştır.
Asıl sorunlu olan yüzyıl önce Gökalp’lerin Fransız İhtilali rüzgarıyla yaptığı millet tarifleridir, din, dil, ortak heyecanlar gibi izah edildi.. Oysa bir topluluğu ‘millet’ yapan şey dil din ırk birliğinden daha önemlisi, ortak düşmana, emperyalist ya da yabancı tahakkümüne karşı verdiği ortak bağımsız kavgasıdır. En doğru tanım budur, Kurtuluş Savaşımız bunun en güzel örneğidir. Ve yabancı tahakkümüne karşı bu toprakların bin yıl aralıksız omuz omuza kavgası işte tarihin destanı ortadadır, Moğollar’a, Haçlılar’a, Mısır’daki Memluk Devleti’nin uzantılarına, son iki yüzyılda Ruslar’a ve İngilizler’i karşı sürekli ve bitmeyen bir ‘bağımsızık’ direnişi Anadolu’yu artık tek ruh tek beden yapan en kutsal karakteri olmuştur.
Bir ülkeyi ulusu vareden dil din gelenekler değil ‘bağımsızlık’ kavgasıdır, bağımsızlığı için kim mücadele vermişse ‘dilini’ belirleyen de onlar olmuştur. Tarihi olgular da bizi şaşırtmaz, bağımsızlık savaşına katılmış askerlerin dili o ülkenin ‘dili’ olmuştur.. Diyelim Osmanlı Arapça, Farsça ve Türkçe ve hatta Ermeni ve Rumca kelimeleri barındırıyordu, Türkçe’nin kabul görmesi mümkün değildi, şahsi kanaatim Türkçe’nin ayak sesleri, Osmanlı’nın orta Anadolu’dan asker toplamasıyla başlar ama bu dilin resmi dil olması altı asır sonraya bir büyük bağımsızlığına kalır.. Şöyle düşünün, İzmir’e Yunan girdiğinde ülkesini düşmandan korumak için kim silaha sarılmışsa onların dili öne çıkıyor, kim İngiliz’le işbirliği yapmışsa gözden düşüyor, yani hakimiyeti kurup bağımsızlık savaşı verenlerin dili öne çıkıyor, misakı milli sınırları nedir sorusunu böyle cevaplayabilirsiniz, nereden asker alıyorsanız orası misaki millidir..
NEDİR BURASI DEVLET Mİ
En güzel örnek Belçika. Tabii ki Fransızca’nın bir dünya dili olarak ağırlığı var, bu dili Valonlar kullanıyor ve ‘seçkin’ ‘elitist’ bir azınlık olarak suçlanıyorlar, bir de Flamanlar var, yani Felemenkçe Hollonda’nın dili.. Sağcı hristiyan partilerin zorlamasıyla tuhaf federalist çözümler ve bugün tam anlamıyla dil yüzünden ülkeyi tam ortadan ayıran bir ayrımcılığa kadar giden bir siyasete nerdeyse tapıyorlar.. Dikkat edin kendi bağımsızlıklarını kendilerini kazanmamış. Bağışlanmış bir ülkenin dili, birliği tabii ki sorunlu olur ve bugünkü içinden çıkılmaz ayrımcı partilere kadar uzanır..Oysa Anadolu’ya bağımsızlığı kimse bağışlamadı.. Kararı verecek olan bu toprakların iradesidir ve öyle de olmuştur.. Thatcher Belçika’yı ziyaret ettiğinde bir kasaba belediyesinin Valon diğerinin Felemenkçe konuştuğunu görür ve hayretini gizleyemez, ‘nedir bu Allahaşkına, burası devlet mi?’ İran’a gittiğimde adını vermeyeyim ünlü bir rektör durduk yere Tunceli’den bahse girişti, hayrola demeden, Pers İmparatorluğu’nun hakimiyet sahasında bıraktığı izlerle çok fazla düşüp kalktıklarını dile getirdi, Farsça’nın kökenleriyle ilgili.. Asıl derine indikleri ve kutsadıkları coğrafya Hindistan tarafındaydı.. Sert bir mezhep ideolojisiyle devlet inşasına girişmiş İranlılar’ın ‘dilleri’ üzerinde olağanüstü ‘milli’ arayışları beni çok düşündürdü, oysa ‘din mezhep’ kardeşliği ‘dilden’ daha önde olmalıydı, İslamcı teori buydu.
Tunceli civarında eski Zerdüşt dininden kalma yani Zerdüştlüğün dini kitaplarından Avesta’nın dilinden çokca kelimeler vardı, Araplar İran’a girmeden binlerce yıl önce.. Birgün Ankara’da bir Sahaf’ta oturuyorum, otuz yaşlarında kara bir çocuk girdi, ‘ağbi siz de Avesta var mı’ dedi, ‘yok’ dedim ama merak ettim, niçin arıyorsun, ‘arkadaşlarla şimdi dernekte kavga ettik, senin konuştuğun dil Kürtçe değil ortalığı karıştırma deyip beni bir dövmedikleri kaldı..’
ANLAŞILACAK KADAR YAKIN
Evet, Avesta’nın Zazacayla akrabalığı var, daha nice akrabalıklar var, en büyük tartışılmaz akrabalık bağı ise Farsça’yla Kürtçe arasında, henüz dilbilimciler hangisi kimden öncedir, kökeni nerededir, birbirlerinin şubesi midir diye bir sonuca varabilmiş değiller, ancak şüphesiz aynı dil ailesinden.. Selçuklu’yla birlikte bu iki dilin birbirine nerdeyse kaynaşma derecesine geldiği ise aşikar, yani birbirlerinin içine girdiği ve bizim için bugün çok önemli olan gerçek, anlaşacakları konuşacakları kadar yakınlaşması..
Gazneli Mahmut’un Firdevsi’ye Şehnameyi yazdırması ise çok yakın, bin yıl önce.. Araplar ve sonra Türkler İran topraklarına girmeden önce en eski kültürlerin izini sürerek masal ve hikayelerle bugünkü Farsça’nın en temel kaynağı altmış bin beyit civarında bir Türk sultan tarafından yazdırılır.( Bugün İran’daki rejim bir Türk sultan tarafından yazdırıldığı gerçeğini kabul etmez, gerçi bugünkü İranlı rejim İran topraklarının en büyük şairi Hayyam’ı da dindışı bulur) Söze şurdan girmeli, Selçuklu İmparatorluğu’nun resmi dili Farsça’ydı, bugün dahi İran’da Türkçe bilmeyen milyonlarca Türk, Türk olduklarını ama Farsça konuştuklarını söyler. Yani buradaki Türkler bugün Kürtçe biliyorum diyenlerle bizden daha iyi anlaşır. Farsça topraklarımızda ben diyeyim beş asır siz deyin yedi asır kullanıldı. Sarayda kullanıldı, pazarda kullanıldı, şairleri kullandı, tekkeler ve medreseler kullandı ve en önemlisi ordunun diliydi.
KÜRTÇE BAŞTACI
Yani ‘Kürtçe’ denilen dil dışlanmış yok sayılmış ‘mağdur’ bir dil asla değil, asırlarca baş tacı edilmiş pazarda sarayda orduda kullanılmış, bir tek akademisyenin çıkıp ‘kardeşim Farsça Selçuklu’nun resmi diliydi ve bu dil’le Selçuklu Tacikistan’dan Diyarbakır’a kadar haritada esnafından köylüsüne herkesle anlaşıp konuşabiliyordu, diyemiyor. Büyük Selçuklu İmparatorluğu hanedana kan bağı siyasi ortaklık oluşmasın diye büyük ordu komutanlarını Kürt beylerinden oluşturdu ve Kürtler Türkler aynı ordular içinde, diyelim Selahattin Eyyubi’yle bu sefer bir Kürt Sultan’ı emri altındaydı. Asırlarca bu kadar iç içe girmiş orduların hangi dille anlaştıklarını Selçuklu tarihi okuyan ya da Anadolu Erenler’in tasavvuf hayatıyla ilgili eserler okumuş herkes bilir, Farsça tercih edilen baş tacı edilen dildi, şüphesiz Türkçe de konuşuluyordu..
Urfa’da Diyarbakır’da bin yıl öncesinden Türkçe türküler aynı şekilde Kürtçe türkülerle birlikte birbirini yok etmeden bugüne kadar nasıl geldi sanıyorsunuz? İşin içinde bambaşka bir dünya görüşü vardı çünkü.. Horasan Erenleri ve dil din ırk ayrımı yapmadan herkesi aynı ‘can’ aynı ‘nefes’ kabul eden bir ilahi felsefenin ortak kültürünün çocukları, aynı tekkelerde, aynı semahta aynı bayramlarda iç içeydi, tasavvuf kültürü onları Allah’ın aşkıyla ‘kardeşlemişti’ ve dünya hepsi için ‘süfli’ yani aşağı bir yerdi, aslolan göklerdeki ötelerdeki kardeşlikti..
BAŞKA BİR ULUS FELSEFESİ
Sanırım son yüzyılda tasavvufun bu büyük ilahi şemsiyesi aradan çekildi ve insanları bir arada tutan bambaşka bir ‘ulus’ felsefesi zorunlu olarak devreye girdi.. Dil, ırk gibi şeyler yüzyılımızda büyük felaketler eşliğinde soykırım ve trajik hikayeleriyle önemi rol oynamaya başladı. Milliyetçilik batıdan gelen bir kavramdı, bu topraklar ‘vatanı sevmeyi’ yabancı tahakkümüne karşı durmayı bilir ve ‘ırk’ ‘dil’ gibi ayrımlarla düşman olmayı hiç tanımadı. İşte yeni yeni ‘etnik’ bir kavgayı Anadolu halkı ilk defa acılar içinde şaşkınlıkla kahrolarak yaşıyor. Başka bir medeniyet dairesine girmiştik ve batıdan aldığımız güzel şeylerin yanında insanlık için bulaşıcı hastalık gibi vahşi şeyler de vardı..
İran’da bir edebiyat profesörüne bir soru sordum. İranlılar otobüs otobüs kalkıp Mevlana’nın türbesini ziyarete geliyor. Ancak Şia rejimi nerden bakarsan ülkemizdeki ‘aleviliğin’ kökleriyle çok yakın, üstelik Pir Sutan gibi büyük ozanlarımız ‘açılın kapılar Şah’a gidelim’ diye kaç kez ayaklandı. Sizlerse hem Sünni hem de sultanlarla hiç sorun çıkarmamış Mevlana’yı ziyaret ediyorsunuz. Üstelik İran kültürünün gelmiş geçmiş en büyük düşmanı Moğollar’la bile Mevlana’nın ‘tarafsız’ kaldığı iddiaları vardır.. ‘Çok basit, dedi, Mesnevi Farsça’dır..’ Mevlana Farsça yazdığı için İranlılar’ın yoğun ziyaretine uğruyor, mezhep olarak size yakın insanlar, oniki imam, Ali, Kerbela, Caferi Sadık ortak değerleriniz olduğu halde, sırf ‘Türkçe’ konuştukları için ilginizi hiç çekmiyor.. Selçuklular’ın İran’da bin yıllık hakimiyetleri çeşitli hanedanlıklarla 1917’ye kadar sürdü.. Tüm İslam dünyasını hatta son ikiyüz yıldır batı dünyasını etkisini altına alan muhteşem şairler Farsça kullandı. Unutmayın edebiyatımızda onlarca asır Türkçe’yi aşağılamak modaydı, bugün elimizde Türkçe’nin asırlarca İranlı ve Osmanlı şairleri tarafından ne denli aşağılandığını beyit beyit anlatan koca kitaplar vardır.
TASAVVUF FARSÇAYDI
Bugün elimizde 11, 12, 13. yüzyılda yazılmış Türkçe divan ve bilimsel kitaplar bulmak zordur, tasavvufumuz büyük eserlerini Farsça kaleme alıyordu. Sebebi basit, şu ünlü Horasan Erenleri.. Moğol istilalarıyla Anadolu’ya İran’ın Horasan’ından gelen erenlerin evliyaların dili Farsça’ydı.. Bugün doğu bölgemizde çok güçlü sosyal rollerini sürdürmeye çalışan ‘şıhlık’ (şeyhlik) kurumunun arkasındaki medreseler tekkeler hepsi Farsça eğitim veriyordu.. Türkçe’nin ise Anadolu’da topraklarındaki bağımsızlığı ise çok yeni yüz yılı henüz doldurmadı. Cumhuriyet’i inşa edenler halk dilini yani Karacaoğlan’ı, Pir Sultanlar’ı, Nasreddin Hocalar’ın Yunus Emreler’in dilini ‘resmi’ dil olarak anayasasına kabul etti. Mesela, Kürtçe konuşan biri Osmanlı’nın muhteşem şairi Şeyh Galib’in mısralarını anlar, Türkçe bilen Şeyh Galib’i sözlüksüz okuyamaz, aynı şekilde bugün Kürtçe bilen ünlü edebiyat dergimiz Serveti Fünun’u anlar, okur, Türkçe bilen sözlüksüz anlayamaz.
Bir ‘dil’in yaşam alanı Ordusudur, Pazarıdır, Sarayıdır, Tekkeleridir, Edebiyatıdır.. Bütün bu alanlarda yüzyıllarca Türkçe’nin yüzüne bakılmamış, hatta aşağılanmış.. Ve kültürümüz bütün büyük eserlerini Farsça dile getirmiş, hangimiz sözlüğe bakmadan en büyük şairlerimiz Fuzuliler’i anlayabilir?
KÜRTÇE BU TOPRAKLARIN DİLİDİR
Ve bugün ülkemizde tuhaf bir ideolojik tartışma var, Kürtçe’yi ayrı, bambaşka, hiç tanımadığımız bilmediğimiz bir ‘halkın’ ‘özel’ diliymiş gibi anlatanlar var.. Kürtçe bu toprakların dilidir, bizim edebiyatımız tekkelerimiz tasavvufumuz onlarca asır bu dili kullandı, asırlarca medreselerinde okuttu, ‘baştacı’ edildi.. Utanılan, dışlanan, aşağılanan ise tam tersi Türkçe’ydi.. Selçuklu’nun sarayında edebiyatında pazarında ordusunda asırlarca kullanılmış bir dili bugün bize bambaşka ve üstelik aşağılanmış hor görülmüş inkar edilmiş bir ‘dil’ olarak ideolojik tezgahtan çıkma bir iddiada bulunuyorlar. Şüphesiz dünyadan tarihten bilimden habersiz genç militan çocuklar bu yalan yanlış saçma fikirlere kanabilir, ama gerçeği onlar da bir gün öğrenir. Kürtçülük denen ideoloji kendine bir ‘uluslaşma’ haritasını çizdi ve öncelikle dillerinin dışlandığı iddiasını propaganda etmeye başladı. Sonra Türkçe’yi halkın dili kabul eden Cumhuriyet’in kurucularını ‘elitist’ ilan etti.. Bir kelime ancak bu kadar ters yüz edilir, ‘elitist’ olan Osmanlı’nın aydınları şairleriydi. Kullandıkları bu yüksek Farsça Arapça kelimeler yüzünden halkla konuşamayan kendileriydi.. Bugün cemaatin gençleri Saidi Nursi’nin kitaplarını dahi sözlükle okur hatta bugün ekrandan vaaz veren Fethullah Gülen’in dilinde çok kelimeyi dahi sözlüğe bakıp anlamaya çalışırlar, ki, işte ‘elitist’ olan bu dildi. Ağır Farsça ve Arapça terkiplerle oluşmuş halk dışı bir dil.
Cumhuriyet tam tersine ‘halkçı’ bir girişimde bulundu ve köylerinde, yaylalarında, ovalarında türkülerle ozanlarla yaşanan dili tarihinde ilk defa devlet dairelerine ve şehre getirdi.
Bugünlerdeki içler acısı ırk, dil tartışmaları kimseyi korkutmasın, Anadolu’ya güveniniz sarsılmasın, bu toprakların bahçeleri solmaz yaprakları dökülmez, ancak Anadolu’nun kapılarını kırarak değil her yaylasına güle oynaya geçebilmek için batıdan transfer edilen ırk dil tartışmalarının tuzağına düşmemiz gerekir.
ATEŞ AKAN TARİHTEN GELİYORUZ
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran meclis saz meşk şarkı meclisi değildi. Ve artık hepimiz biliyoruz yayla çeşmelerinden hala ateş akan bir tarihten geliyoruz.. Dil birliğinden daha çok ihtiyacımız olan ‘gönül ruh’ birliğidir. Orta lise düzeyinde başka bir dile çok saçma dünyanın komik bulduğu çözümlere kapı açamayız, ancak tarihimizde asırlarca yaşamış ‘kültürler’e kapılar arayabiliriz..
İlk gençlik yıllarımdan beri orta ve lise düzeyinde niçin bu toprakların türkülerini çocuklarımıza öğretmeyiz, deyip dururum, pekala eski günlerdeki gibi bu toprakların türkülerini ders olarak okutabiliriz. Orta lise değil ama birçok üniversitesi pekala Kürtçe eğitim verebilir.. Ama mutlaka müfredatımız Hayyam’ı Sadi’yi, Hafız’ı Cami’yi ders programlarına çok ciddi ve kendi dilleriyle alıp okutmalı. Çocuklarımıza tarihin ilk gününden beri bağımsız yaşamışsak, bu, bu toprakların her nimetini ayrım gayrım demeden tadmamızdandır. Asırlar boyu kullandığımız dili ve o muhteşem şairleri bugün her çocuğun dalgaya aldığı mefailün saçmalıklarıyla değil bizatihi o şiirlerin kelimeleriyle öğretmeliyiz. Anadolu topraklarında asırlarca yaşamış dilleri sözlükle değil kendimizce manalarını bilecek kadar öğrenebilmeliyiz.. İdeolojik bir inatlaşma uğruna kendi kökenlerimizde asırlarca aşkları masalları tasavvufu bize anlatmış bu dile ‘uzak’ olamayız.. İdeolojilerin kanlı silahları bizi öldürebilir ama kardeş aşk tarihimizi unutturamaz. Anadolu’nun aşk ateşi sönmesin istiyorsak, Sadi’nin dediği gibi ateş üstünde baş başa vermiş iki odun gibi birlikte yanmalıyız.. Kayınbirader kayınbaba gibi bir daha kaynaşmak istiyorsak kayın ağacının dallarını yeniden bir araya getirmek zorundayız. Biz Yahudiler gibi bir kavmin çocukları değiliz. Bülbül ateşli çığlıklarıyla her bahçemizde başka başka ötüyor, bülbüle ‘dilini mi’ soruyoruz? Ne sevgililer ne aşklar yaşadık, şimdi mezartaşlarına kara selvilere çarpan rüzgarlara dinini mi soruyoruz?
HALKLAR KAFESE GİRMEZ
Leylekle bülbül aynı yuvada, şimdi hayvanat bahçesi gibi her bir kuşu Balkanlar Kafkasya örnekleri gibi ayrı bir demir kafes içine almaya, demokrasi mi diyoruz. Bugün Kürt Alevi aşiret soy dil Türkmen gibi etnik köken arayışlarına giren her bilim adamı çaresizlik içinde duvara tosluyor, çünkü birbirinin içine girmiş karmakarışık hale gelmiş bu yapıları çözmek mümkün değil.. İyi ki mümkün değil. O Horasan Erenleri öyle bir düğüm atmış ki Anadolu’ya, bu aşk düğümünü sonsuza kadar kimse etnik diye dil diye çözemeyecek. Aynı kubbeler aynı dergahlar aynı cephelerde aşkla birbirine ilahi dualarla karışmış Anadolu’yu anketle sosyolojiyle hiçbiri anlayamayacak... Anadolu bin yıl öncesinden dergahlarını çoktan kurdu ateşini çoktan yaktı, bu tekkeler ateşini, batıdan kapılan ırk dil etnik hastalıklarla söndürmesi mümkün değildir.. Çünkü bu toprakların evliyaları en büyük düşman olarak ‘gururu’ ‘böbürlenmeyi’ yani ‘kibri’ gördüler, efendi, zengin, sultan, köle ayırt etmeden bu toprakları ‘mesken’ tuttular.. Bize, tezgah dümen, alışveriş merkezleri otomobiller telefonlar satabilirsiniz, bizi uydurma ajanvari demokrasi özgürlük laflarıyla kırbaçlayıp içeri atabilirsiniz, ama…Güle kokusunu öğretmeye kalkmayın.. Bu toprağın binlerce yıl öncesinden yani iki üç yaşlarımdan beri bizi büyüten annemizin memelerindeki kokuyu bu toprakların yazarlarına anlatmaya kalkmayın..
O kokuyu unutanlar işte arkasına ABD’nin AB’nin silahlarını almış kardeşlerini öldürüyor..
Nihat Genç
Odatv.com
Etiketler:
Nihat Genc
21 Haziran 2010 Pazartesi
Ey Siz Her Donemin Vizyon Sahipleri...
Ermeni meselesi tartışılırken en doğru en haklı en ileriyi gören yorumları sizler yaparsınız, ekranlara doymazsınız, bildirilere imzalar bitmez, ülkenizin tarihini aşağılamalar sizde, “dünya değişti vizyon sahibi olmalı” deyip halkınızı küçümseyerek binlerce makale döşeyen sizler… Türkiye’ye dayatılan Türkiye’ye boyun eğdirilen tüm Ermeni tezlerini dillendiren, Ermeni sözcülüğüne soyunan sizler.. Ne idüğü belirsiz protokollara devlet ciddiyeti hiçe sayılıp imzalar atarken hep haklı çıkan sizlerdiniz, bugün Ermeniler’le restleşip kapıları kapatırken haklı çıkan yine vizyon sahipleri sizler.
Kıbrıs meselesi tartışılırken Rum kesimi iddialarını dillendiren siz vizyon sahipleri, alttan almalar, taviz vermeler, dünya değişti reformlar açılımlar diyerek binlerce makaleyi üstelik bu toprağın insanlarını aşağılayarak yazanlar ekranlara doymayanlar sizler.. Neredeyse el altından buradan giden vizyon sahipleri, sözcüleriyle Rum Kesimi’yle birlikte nerdeyse ortak kararlar alıp ortak toplantılar yapanlar hep siz vizyon sahipleri, o günlerde hep haklı sizlerdiniz, bugün Kıbrıs’la her şey sıfıra sıfır elde var sıfır, haklı olan yine siz vizyon sahipleri..
ABD Irak’ı işgal hazırlığı içinde ABD askerlerine coşkulu yazılarıyla destek veren sizler, ABD’yi teknolojisini askerini övmeler sizde.. Türkiye mutlaka savaşa girmeli diye yüzlerce yazı yazan sizler, Türk Ordusu’nu savaşa teşvik yazıları yazan sizler.. Bir buçuk milyon insan öldü Hazreti Ali’nin türbesi bombalandı, Felluce’de Kerkük’te hiçbirinizin tek satır bahsetmediği onbinlerce insan ABD askerlerince öldürüldü, o günlerde siz vizyon sahipleri haklıydı, bugünlerde ABD’nin kontrolünde PKK bizleri öldürüyor yine haklı olan siz vizyon sahipleri..
Henüz birkaç yıl önce Barzani her sabah yataktan kalkar kalkmaz Kerkük’ü alacağım, Kerkük Kürt’tür deyip ve bunu yıllarca her gün söyleyen ve bu her gün söylenip Türkiye halkını kışkırtan galeyana getiren lafları her gün ekranlarında birinci haber olarak verirken o günlerde hep siz haklıydınız vizyon sahipleri, bugün takım elbise giydirilip devlet başkanı gibi Cumhurbaşkanlığı köşklerinde ağırlanırken yine hep siz haklıydınız vizyon sahipleri..
Tayyip Erdoğan’a biçilen Orta Doğu Eş Başkanlığı’nı büyük devlet adamlığı, Türkiye dünya devleti diye yorumlayıp bal akan yağ akan binlerce makale yazan ve hep haklı çıkan siz vizyon sahipleri, bugün ABD’de siyasi kişiliği tartışma konusu yapılmaya başlayınca yine haklı olan sizsiniz vizyon sahipleri..
Türkiye AB’ye mutlaka girmeli, en alttan alan, sömürge andlaşması olan ve tarihte eşine rastlanmayan gümrük andlaşmalarını görmezden gelen, aşağılanan, yalvaran, her tavizi veren, Avrupa Birliği sözcülerinin hakaretlerini ‘nur yağıyor’ diye manşete çeken siz vizyon sahipleri, o günlerde de haklıydınız, küfredilerek kovulduğunuz bugünler de yine siz haklısınız..
Avrupa Birliği sözcülerinin aşağılamalarına karşı çıkan herkesi Saddamcılıkla, Kaddaficilikle, dünyadan dışlanmış Kuzey Korecilikle aşağılayıp ekranlardan kahkahalar atarak dalga geçen sizler, bugün Cumhurbaşkanının Kuzey Kore’ye ziyaretini ‘dünya açılımı’ olarak yazıp yine haklı çıkan sizler.
Bunlar Ergenekoncu, batıyla ilişkilerimizi kesip bizi Rusya’ya Çin’e bağlayacaklar deyip milli güvenlik kurulunda görevler yapmış emekli generalleri dahi Ergenekonculuktan içeri atarken hep sizler haklıydınız, bugün Rusya’yla nükleer imzalar atarken yine haklı olan vizyon sahipleri.
İçi boş olan sadece ‘açılım’ değil, otuz yıldır aralıksız yazdığınız ve her birinizin yüzbin kez kaleme aldığı ‘reform’ ‘değişim’ kelimeleriyle büyük ve haklı bir şöhrete kavuştunuz, otuz yıldır maaşı kesilmeyen bu muhteşem kelimelerle hep siz haklı çıktınız.. Özal döneminde haklıydınız, Tansu döneminde haklı, Mesut Yılmaz iktidardayken siz haklıydınız, Demirel, Tayyip, hep vizyon sahipleri haklı.. Üzülmeyin iktidar değişir sizler yine içi boş ‘açılım’ ‘reform’ ‘değişim’ kelimeleriyle binlerce makale döşeyip yine haklı çıkarsınız..
Reagan Thatcher varken siz haklıydınız Bush’lar geldi gitti siz haklısınız, Sovyetler çöktü, Gorbaçov’u dünya unuttu Yeltsinler gitti Putin’ler geldi, Saddamlar gitti ABD geldi, Bosna, Çeçenistan, Irak, Afganistan tüm dünya tarihinde görmedikleri kadar soykırımdan geçirildiler, hep siz vizyon sahipleri haklıydınız.
Aslında Türkiye’de görünmez ama varlığı aşikar bir Mavi Marmara gemisi var, bir dahaki sefere içine Birandları, Altanları, Ilıcakları, Barlasları, Çandarları da mutlaka almalılar, çünkü bu gemi batıya da gitse haklısınız doğuya da gitse haklısınız, bu gemi İsrail’e gitse de haklısınız Pensilvanya’ya gitse de haklısınız, Serdar Turgut gibi penis yazıları yazarken de haklıydı Fethullah Gülen’i överken de haklısınız.
Atatürk’e Cumhuriyete bağımsızlığımıza en aşağılık hakaretleri yaparken hep sizler haklıydınız, Fethullah Gülen’e tek cümlecik eleştiri dahi yapamayıp korkup sinerken yine siz vizyon sahipleri haklısınız.
Aktütün Dağlıca karakolları basılırken Türk Ordusu kendi askerleri öldürdü diye manşet çekenler ve aylarca ekranlarından Anadolu halkının kalbini dirliğini güzelliğini bozan yayınlar yapıp ‘asker’i halkın gönlünden silmeye çalışan yayınlar yaparken sizler haklıydınız, bir yıl sonra, asker öldürmedi ihmali var deyip düzeltme yaparken yine siz haklıydınız, bugün cenazeler kaldırılırken Kahraman Şehidlerimiz diye nutuklar irad ederken yine haklı olan siz vizyon sahipleri..
Bin yıl geçse dünyanın tüm hukuk mekteplerinde ‘mizah’ olarak okutulacak Ergenekon Balyoz Kafes yaygarasını ‘iddialar var efendim iddialar var efendim’ diye sabahlara kadar televizyonlarda dillendirirken hep siz haklıydınız, neymiş bu iddialar, bir delil bir belge diyenleri de ‘sulandırıyor’ diye bir daha içeri atarken yine siz haklı olan vizyon sahipleri..
Siz vizyon sahibiniz, Türkan Saylan’ın evini ‘iddialar var efendim’ diye basarken siz haklıydınız, Erol Manisalı’nın evi ‘iddialar var efendim’ diye basılırken siz haklıydınız, İlhan Selçuk sabahın dördünde götürülürken ‘iddialar var efendim’ diye yaygara koparan sizler haklıydınız, Kanadoğlu’nun evi basılırken ‘iddialar var efendim’ diye haklı olan yine sizdiniz, bir Cumhuriyet Başsavcısı makamında dünya tarihinde eşine bir daha rastlanmayacak şekilde hapse tıkılırken yine siz haklı olan vizyon sahipleri..
Yazarlar generallar savcılar avukatlar içeri tıkılırken ‘hukukun işine karışmayın’ diye Amerika’dan laf yetiştiren Başbakan ve şürekası ve siz vizyon sahipleri haklıydınız, bugün aynı hukuk salıverince ‘tuz koktu, hukuk zıvanadan çıktı’ diye yayın yapan siz vizyon sahipleri haklısınız, anayasa mahkemesi kararları yok sayılsın diye darbecilerin bile ağzından çıkmayan lafları ederken yine haklı olan siz vizyon sahipleri.
İfade özgürlüğü her şeydir evet her şeydir ancak ‘ifade özgürlüğünü’ PKK sözcülüğünde kullanırken ve ifade özgürlüğüyle ülkeye savaş ilan eden gözdağı tehdit iç savaş kışkırtıcılığı yapanları ekranlara sabah akşam çıkartırken yine siz vizyon sahipleri haklıydınız.
Anadilde eğitim, Etnik Kimlik ve işte Kürt Sorunu bir gerçek diye sabah akşam yirmi yıl aralıksız beyin yıkayıp halkımızın açlığına rağmen dayatanlar siz vizyon sahipleri haklıydınız, Kürt Sorunu var deyip kamuoyu oluşturanlar ve Kürt Sorunu vardır cümlesini bir siyasal sorun olarak değil PKK’nın yol haritasına hizmet için görevliymiş gibi yayınlar yapan siz vizyon sahipleri yine haklısınız.. Şimdi şu an ekranlarınızda PKK’nın yol haritasına hizmek eden kaç tanesi aydın yazar adı altında ekranlarınızda, şu an.. Bu insanları şöhret yapan büyüten şişiren ve sabaha kadar ekranlarında zırvalatıp iç savaş kışkırtıcılığı yapan siz vizyon sahipleri yine haklısınız.
Vizyon sahipleri, bu ülkenin gerçek ‘statükosu’, maaşları kesilmez şöhretleri ziyan olmaz, kırk yıldır bir elleri yağda bir elleri balda fasılda geyikte..
Hepinizden Allah razı olsun, bu ülkeyi ‘açılıma’ ‘reforma’ ‘değişimle’ doyurdunuz. Bu ülkeye tlf gazete matbaa fabrika bilgisayar her şey geldi Allahaşükür.. Gelmeyen şey ‘zaman’..
Zaman aynı ‘ortaçağ’ krallıklar padişahlar zamanı.. Değişmeyen süslü şatafatlı nutuklar gözboyayan yazılar ve para sahipleri, neon ışıkları, pırıltılı ekranlar, yan gelip kurulduğunuz televizyonlar, evinizin yatak odasında olmadığınız kadar çok zaman geçirdiğiniz ünlü TV kanalları.. O büyük dev aynalı şatolar gibi, değişmeyen yalılar şatolar maaşlar ve baş makaleleriniz.
Bu topraklara sayenizde ‘zaman’ giremiyor, zaman’ı bugünü dünyayı olup biteni kurduğunuz tahakküm sayesinde halkımız göremiyor, tanımıyor, bilmiyor..
Bu vizyon sahiplerinden dünyada kalmadığını nasıl anlatacağız? Eskiden değirmenlerde ‘hak kaşığı’ olurdu, değirmencinin payını ölçerek aldığı.. Bu gazeteler TV’ler bu topraklarda hangi iktidar gelse ‘hak kaşığıyla’ parsasını topluyor.. Ankara’nın bürokratları İstanbul’un yazarları işte bu ‘hak kaşığı’nın hakkını her dönem değirmenin başını bir şekilde tutup yüreğimizden ciğerimizden beynimizden çoluk çocuğumuzdan istikbalimizden alıyor işte..
Sadece az gelişmiş üçüncü dünya ülkelerinde, iktidarı ele geçirenlerin beslediği tuttuğu kiraladığı saray adamları olarak kullandığı Orta Amerikalar’da Orta Afrikalar’da dahi kalmadığını halkımız nerden bilsin. Bir benzeri benzin istasyonu körfez şeyhliklerinde bir şeyh ailesiyle yönetilen Suud krallığında yaşanan bir doğuştan değişmez bir Tanrısal ‘vizyon’…
Hakikatı saklamak için kullanılan maske örtü çamur iftira soytarı şaklaban illüzyonist görevlerinin her birini kusursuz yerine getiren bu vizyon sahiplerinin örttüğü şudur: 12 Eylül ve hemen sonrasında kimler zengin oldu, 28 Şubat’ta kimler zengin oldu, bugün gencecik çocuklarımız ölürken zengin olan kimlerdir?
Anadolu’nun bu köylü yoksul çocukları kimlerin keyifleri uğruna ölmekte.. Birileri meyhaneden ekranlara ekrandan bölgede bilmem ne toplantılarına büyük önemli devrimci adamlar gibi ağırlanıp keyfini sürüyor, birileri siyaseten askere orduya avukatlara ve yargıçlara karşı kahraman demokratlık yaparak keyfini sürüyor, birileri büyük gazeteci korkusuz şövalye özgürlük savaşçılığı yazıları yazarak keyfini sürüyor.
Ve istisnasız her gazete her TV’de çalışanlar, bu son yirmi yılda cemaat ve benzeri TV’lerin holdinglerin kazandıkları otuz milyar dolar elli milyar dolar nerden kazanıldı sormuyor, soramıyor, soranları orada çalıştırmıyor, ya da holding başına birkaç yılda kazanılan üç-beş milyar dolar nasıl kazanıldı merak etmiyor.
Doğu cephesinde de değişen bir şey yok, birileri siyasetin holdinglerin cemaatlerin TV’lerin gazetele köşelerinde keyfini sürüyor, birileri, Anadolu’nun gerçek sahipleri yoksul köylü çocukları canlarını veriyor..
Van rektör yardımcısı kahrından intihar ederken siz vizyon sahipleri haklıydınız, albaylar şerefsiz ithamları kaldıramayıp intihar ederken siz vizyon sahipleri haklıydınız. Üç kadın bakanın üçü de aynı elbiseyle üstelik bir toplantıda yan yana gelip oturunca haklı çıkan siz vizyon sahipleri, bu üç aynı elbise, liberal İslamcı cemaatçi anı nakarat aynı iftiralar ve hepsi aynı gemide..
Dün Amerika Irak’ı girerken ortalığa ayağa kaldıran bu anti-amerikancı yazarları avukatları askerleri sizi kullanıp tutuklattırdı, aynı Amerika şimdi PKK’yı yine görevlendirdi..
Türkiye PKK’ya karşı değil AB’ye ve ABD’ye karşı savaştığını dünya alem bilirken AB’yi ve ABD’yi koruyan yazıları utanmaksızın yazarken hep siz vizyon sahipleri haklıydınız, bugün Amerika bize niye istihbarat vermiyor diye yakınırken haklı olan yine siz vizyon sahipleri.
Unutmayın, PKK’ya silahlar mayınlar istihbarat eğitim subayları nerden geliyorsa ‘bu vizyon’ bu değişim bu reform bu açılım’lar aynı tezgahtan geliyor…
Düzenbazların tahakküm kurduğu bu dünyada kafanızın karışmasını istemiyorsanız, çok basit bir soru soracaksınız, ölenler kim, servet ve şöhret sahibi olanlar kim?
Nihat Genç
Odatv.com
Kıbrıs meselesi tartışılırken Rum kesimi iddialarını dillendiren siz vizyon sahipleri, alttan almalar, taviz vermeler, dünya değişti reformlar açılımlar diyerek binlerce makaleyi üstelik bu toprağın insanlarını aşağılayarak yazanlar ekranlara doymayanlar sizler.. Neredeyse el altından buradan giden vizyon sahipleri, sözcüleriyle Rum Kesimi’yle birlikte nerdeyse ortak kararlar alıp ortak toplantılar yapanlar hep siz vizyon sahipleri, o günlerde hep haklı sizlerdiniz, bugün Kıbrıs’la her şey sıfıra sıfır elde var sıfır, haklı olan yine siz vizyon sahipleri..
ABD Irak’ı işgal hazırlığı içinde ABD askerlerine coşkulu yazılarıyla destek veren sizler, ABD’yi teknolojisini askerini övmeler sizde.. Türkiye mutlaka savaşa girmeli diye yüzlerce yazı yazan sizler, Türk Ordusu’nu savaşa teşvik yazıları yazan sizler.. Bir buçuk milyon insan öldü Hazreti Ali’nin türbesi bombalandı, Felluce’de Kerkük’te hiçbirinizin tek satır bahsetmediği onbinlerce insan ABD askerlerince öldürüldü, o günlerde siz vizyon sahipleri haklıydı, bugünlerde ABD’nin kontrolünde PKK bizleri öldürüyor yine haklı olan siz vizyon sahipleri..
Henüz birkaç yıl önce Barzani her sabah yataktan kalkar kalkmaz Kerkük’ü alacağım, Kerkük Kürt’tür deyip ve bunu yıllarca her gün söyleyen ve bu her gün söylenip Türkiye halkını kışkırtan galeyana getiren lafları her gün ekranlarında birinci haber olarak verirken o günlerde hep siz haklıydınız vizyon sahipleri, bugün takım elbise giydirilip devlet başkanı gibi Cumhurbaşkanlığı köşklerinde ağırlanırken yine hep siz haklıydınız vizyon sahipleri..
Tayyip Erdoğan’a biçilen Orta Doğu Eş Başkanlığı’nı büyük devlet adamlığı, Türkiye dünya devleti diye yorumlayıp bal akan yağ akan binlerce makale yazan ve hep haklı çıkan siz vizyon sahipleri, bugün ABD’de siyasi kişiliği tartışma konusu yapılmaya başlayınca yine haklı olan sizsiniz vizyon sahipleri..
Türkiye AB’ye mutlaka girmeli, en alttan alan, sömürge andlaşması olan ve tarihte eşine rastlanmayan gümrük andlaşmalarını görmezden gelen, aşağılanan, yalvaran, her tavizi veren, Avrupa Birliği sözcülerinin hakaretlerini ‘nur yağıyor’ diye manşete çeken siz vizyon sahipleri, o günlerde de haklıydınız, küfredilerek kovulduğunuz bugünler de yine siz haklısınız..
Avrupa Birliği sözcülerinin aşağılamalarına karşı çıkan herkesi Saddamcılıkla, Kaddaficilikle, dünyadan dışlanmış Kuzey Korecilikle aşağılayıp ekranlardan kahkahalar atarak dalga geçen sizler, bugün Cumhurbaşkanının Kuzey Kore’ye ziyaretini ‘dünya açılımı’ olarak yazıp yine haklı çıkan sizler.
Bunlar Ergenekoncu, batıyla ilişkilerimizi kesip bizi Rusya’ya Çin’e bağlayacaklar deyip milli güvenlik kurulunda görevler yapmış emekli generalleri dahi Ergenekonculuktan içeri atarken hep sizler haklıydınız, bugün Rusya’yla nükleer imzalar atarken yine haklı olan vizyon sahipleri.
İçi boş olan sadece ‘açılım’ değil, otuz yıldır aralıksız yazdığınız ve her birinizin yüzbin kez kaleme aldığı ‘reform’ ‘değişim’ kelimeleriyle büyük ve haklı bir şöhrete kavuştunuz, otuz yıldır maaşı kesilmeyen bu muhteşem kelimelerle hep siz haklı çıktınız.. Özal döneminde haklıydınız, Tansu döneminde haklı, Mesut Yılmaz iktidardayken siz haklıydınız, Demirel, Tayyip, hep vizyon sahipleri haklı.. Üzülmeyin iktidar değişir sizler yine içi boş ‘açılım’ ‘reform’ ‘değişim’ kelimeleriyle binlerce makale döşeyip yine haklı çıkarsınız..
Reagan Thatcher varken siz haklıydınız Bush’lar geldi gitti siz haklısınız, Sovyetler çöktü, Gorbaçov’u dünya unuttu Yeltsinler gitti Putin’ler geldi, Saddamlar gitti ABD geldi, Bosna, Çeçenistan, Irak, Afganistan tüm dünya tarihinde görmedikleri kadar soykırımdan geçirildiler, hep siz vizyon sahipleri haklıydınız.
Aslında Türkiye’de görünmez ama varlığı aşikar bir Mavi Marmara gemisi var, bir dahaki sefere içine Birandları, Altanları, Ilıcakları, Barlasları, Çandarları da mutlaka almalılar, çünkü bu gemi batıya da gitse haklısınız doğuya da gitse haklısınız, bu gemi İsrail’e gitse de haklısınız Pensilvanya’ya gitse de haklısınız, Serdar Turgut gibi penis yazıları yazarken de haklıydı Fethullah Gülen’i överken de haklısınız.
Atatürk’e Cumhuriyete bağımsızlığımıza en aşağılık hakaretleri yaparken hep sizler haklıydınız, Fethullah Gülen’e tek cümlecik eleştiri dahi yapamayıp korkup sinerken yine siz vizyon sahipleri haklısınız.
Aktütün Dağlıca karakolları basılırken Türk Ordusu kendi askerleri öldürdü diye manşet çekenler ve aylarca ekranlarından Anadolu halkının kalbini dirliğini güzelliğini bozan yayınlar yapıp ‘asker’i halkın gönlünden silmeye çalışan yayınlar yaparken sizler haklıydınız, bir yıl sonra, asker öldürmedi ihmali var deyip düzeltme yaparken yine siz haklıydınız, bugün cenazeler kaldırılırken Kahraman Şehidlerimiz diye nutuklar irad ederken yine haklı olan siz vizyon sahipleri..
Bin yıl geçse dünyanın tüm hukuk mekteplerinde ‘mizah’ olarak okutulacak Ergenekon Balyoz Kafes yaygarasını ‘iddialar var efendim iddialar var efendim’ diye sabahlara kadar televizyonlarda dillendirirken hep siz haklıydınız, neymiş bu iddialar, bir delil bir belge diyenleri de ‘sulandırıyor’ diye bir daha içeri atarken yine siz haklı olan vizyon sahipleri..
Siz vizyon sahibiniz, Türkan Saylan’ın evini ‘iddialar var efendim’ diye basarken siz haklıydınız, Erol Manisalı’nın evi ‘iddialar var efendim’ diye basılırken siz haklıydınız, İlhan Selçuk sabahın dördünde götürülürken ‘iddialar var efendim’ diye yaygara koparan sizler haklıydınız, Kanadoğlu’nun evi basılırken ‘iddialar var efendim’ diye haklı olan yine sizdiniz, bir Cumhuriyet Başsavcısı makamında dünya tarihinde eşine bir daha rastlanmayacak şekilde hapse tıkılırken yine siz haklı olan vizyon sahipleri..
Yazarlar generallar savcılar avukatlar içeri tıkılırken ‘hukukun işine karışmayın’ diye Amerika’dan laf yetiştiren Başbakan ve şürekası ve siz vizyon sahipleri haklıydınız, bugün aynı hukuk salıverince ‘tuz koktu, hukuk zıvanadan çıktı’ diye yayın yapan siz vizyon sahipleri haklısınız, anayasa mahkemesi kararları yok sayılsın diye darbecilerin bile ağzından çıkmayan lafları ederken yine haklı olan siz vizyon sahipleri.
İfade özgürlüğü her şeydir evet her şeydir ancak ‘ifade özgürlüğünü’ PKK sözcülüğünde kullanırken ve ifade özgürlüğüyle ülkeye savaş ilan eden gözdağı tehdit iç savaş kışkırtıcılığı yapanları ekranlara sabah akşam çıkartırken yine siz vizyon sahipleri haklıydınız.
Anadilde eğitim, Etnik Kimlik ve işte Kürt Sorunu bir gerçek diye sabah akşam yirmi yıl aralıksız beyin yıkayıp halkımızın açlığına rağmen dayatanlar siz vizyon sahipleri haklıydınız, Kürt Sorunu var deyip kamuoyu oluşturanlar ve Kürt Sorunu vardır cümlesini bir siyasal sorun olarak değil PKK’nın yol haritasına hizmet için görevliymiş gibi yayınlar yapan siz vizyon sahipleri yine haklısınız.. Şimdi şu an ekranlarınızda PKK’nın yol haritasına hizmek eden kaç tanesi aydın yazar adı altında ekranlarınızda, şu an.. Bu insanları şöhret yapan büyüten şişiren ve sabaha kadar ekranlarında zırvalatıp iç savaş kışkırtıcılığı yapan siz vizyon sahipleri yine haklısınız.
Vizyon sahipleri, bu ülkenin gerçek ‘statükosu’, maaşları kesilmez şöhretleri ziyan olmaz, kırk yıldır bir elleri yağda bir elleri balda fasılda geyikte..
Hepinizden Allah razı olsun, bu ülkeyi ‘açılıma’ ‘reforma’ ‘değişimle’ doyurdunuz. Bu ülkeye tlf gazete matbaa fabrika bilgisayar her şey geldi Allahaşükür.. Gelmeyen şey ‘zaman’..
Zaman aynı ‘ortaçağ’ krallıklar padişahlar zamanı.. Değişmeyen süslü şatafatlı nutuklar gözboyayan yazılar ve para sahipleri, neon ışıkları, pırıltılı ekranlar, yan gelip kurulduğunuz televizyonlar, evinizin yatak odasında olmadığınız kadar çok zaman geçirdiğiniz ünlü TV kanalları.. O büyük dev aynalı şatolar gibi, değişmeyen yalılar şatolar maaşlar ve baş makaleleriniz.
Bu topraklara sayenizde ‘zaman’ giremiyor, zaman’ı bugünü dünyayı olup biteni kurduğunuz tahakküm sayesinde halkımız göremiyor, tanımıyor, bilmiyor..
Bu vizyon sahiplerinden dünyada kalmadığını nasıl anlatacağız? Eskiden değirmenlerde ‘hak kaşığı’ olurdu, değirmencinin payını ölçerek aldığı.. Bu gazeteler TV’ler bu topraklarda hangi iktidar gelse ‘hak kaşığıyla’ parsasını topluyor.. Ankara’nın bürokratları İstanbul’un yazarları işte bu ‘hak kaşığı’nın hakkını her dönem değirmenin başını bir şekilde tutup yüreğimizden ciğerimizden beynimizden çoluk çocuğumuzdan istikbalimizden alıyor işte..
Sadece az gelişmiş üçüncü dünya ülkelerinde, iktidarı ele geçirenlerin beslediği tuttuğu kiraladığı saray adamları olarak kullandığı Orta Amerikalar’da Orta Afrikalar’da dahi kalmadığını halkımız nerden bilsin. Bir benzeri benzin istasyonu körfez şeyhliklerinde bir şeyh ailesiyle yönetilen Suud krallığında yaşanan bir doğuştan değişmez bir Tanrısal ‘vizyon’…
Hakikatı saklamak için kullanılan maske örtü çamur iftira soytarı şaklaban illüzyonist görevlerinin her birini kusursuz yerine getiren bu vizyon sahiplerinin örttüğü şudur: 12 Eylül ve hemen sonrasında kimler zengin oldu, 28 Şubat’ta kimler zengin oldu, bugün gencecik çocuklarımız ölürken zengin olan kimlerdir?
Anadolu’nun bu köylü yoksul çocukları kimlerin keyifleri uğruna ölmekte.. Birileri meyhaneden ekranlara ekrandan bölgede bilmem ne toplantılarına büyük önemli devrimci adamlar gibi ağırlanıp keyfini sürüyor, birileri siyaseten askere orduya avukatlara ve yargıçlara karşı kahraman demokratlık yaparak keyfini sürüyor, birileri büyük gazeteci korkusuz şövalye özgürlük savaşçılığı yazıları yazarak keyfini sürüyor.
Ve istisnasız her gazete her TV’de çalışanlar, bu son yirmi yılda cemaat ve benzeri TV’lerin holdinglerin kazandıkları otuz milyar dolar elli milyar dolar nerden kazanıldı sormuyor, soramıyor, soranları orada çalıştırmıyor, ya da holding başına birkaç yılda kazanılan üç-beş milyar dolar nasıl kazanıldı merak etmiyor.
Doğu cephesinde de değişen bir şey yok, birileri siyasetin holdinglerin cemaatlerin TV’lerin gazetele köşelerinde keyfini sürüyor, birileri, Anadolu’nun gerçek sahipleri yoksul köylü çocukları canlarını veriyor..
Van rektör yardımcısı kahrından intihar ederken siz vizyon sahipleri haklıydınız, albaylar şerefsiz ithamları kaldıramayıp intihar ederken siz vizyon sahipleri haklıydınız. Üç kadın bakanın üçü de aynı elbiseyle üstelik bir toplantıda yan yana gelip oturunca haklı çıkan siz vizyon sahipleri, bu üç aynı elbise, liberal İslamcı cemaatçi anı nakarat aynı iftiralar ve hepsi aynı gemide..
Dün Amerika Irak’ı girerken ortalığa ayağa kaldıran bu anti-amerikancı yazarları avukatları askerleri sizi kullanıp tutuklattırdı, aynı Amerika şimdi PKK’yı yine görevlendirdi..
Türkiye PKK’ya karşı değil AB’ye ve ABD’ye karşı savaştığını dünya alem bilirken AB’yi ve ABD’yi koruyan yazıları utanmaksızın yazarken hep siz vizyon sahipleri haklıydınız, bugün Amerika bize niye istihbarat vermiyor diye yakınırken haklı olan yine siz vizyon sahipleri.
Unutmayın, PKK’ya silahlar mayınlar istihbarat eğitim subayları nerden geliyorsa ‘bu vizyon’ bu değişim bu reform bu açılım’lar aynı tezgahtan geliyor…
Düzenbazların tahakküm kurduğu bu dünyada kafanızın karışmasını istemiyorsanız, çok basit bir soru soracaksınız, ölenler kim, servet ve şöhret sahibi olanlar kim?
Nihat Genç
Odatv.com
Etiketler:
Nihat Genc
8 Haziran 2010 Salı
27 Mayıs 2010 Perşembe
O İslamcilar Kalleş Çıktı
Konuşacak çok şey var, önce ünlü İngiliz Petrol Şirketi BP’nin sonu yaklaşıyor, şaşırtıcı olan yüksek sesle postasını koyan sadece Obama. Oysa belki de batı uygarlığının en büyük facialarından biri kapıda. BP’nin demir çelik kafesle örtme planı tutmadı, şimdi ‘çimento’ dökelim planı da tutmazsa, yandı gülüm Amerika sahilleri.. Tarihte eşine az rastlanır inanılmaz bir çevre felaketi batı basının manşetlerinde, ancak, ‘abartan, bağıran çağıran’ hiç yok, ya da bu vahşi çevre katliamını ‘dramatize eden, duygusallaştıran’ haberler nerdeyse sümen altı ediliyor. Çünkü İngiliz Devi BP, şu petrol için Afrika’da Uzak Doğu’da Orta-Doğu’da hükümetler deviren hatta devletleri haritadan silen tarihin en güçlü petrol şirketlerinden, ki, İngilizler’in nerdeyse her şeyi.. Bu felaketin temizliği 50 milyar dolara mal olur diyorlar ki, bunlar erken yorumlar, şimdiden BP’nin sonu geliyor diyebilirsiniz, hatta Obama’nın çığlıklarına bakılırsa, İngilizler’le Amerikalılar arasında büyük bir siyasi kapışma kapıda bekliyor.
Hatırlayın birinci Körfez Savaşı’nda Basra Körfezi’nde Saddam’ın infilak ettirdiği petrol kuyuları sonucu petrole bulanmış ‘ördek’ resmini.. Tüm dünya basını nasıl dramatize etti sonunda bu ‘ördek’ haberi asparagas çıktı.. Şimdi Amerikan sahillerinde yüz binlerce ördek canlı yaratık kuş ot bitki şimdiden petrol bataklığına gömülmüş durumda, ama nedense batılı gazetelerin manşetleri ‘dramatize’ etmekten ‘duygusallaştırmaktan’ kaçınıyor.. Şüphesiz haber manşetlerde ama ‘çok kontrollü’. Ve hala bu felaketi ‘kontrol edebiliriz’ güveni içinde açıklamalar haberler.. Bir an şöyle düşünün, son plan ‘çimento dökülerek’ kapatılması da tutmazsa, işte o zaman şok bir korku çılgınca bir panik manşetlere yerleşecek ama çok geç kalarak.. Teknolojiye ve milli servetlerine imanları yüzde yüz İngilizler henüz insan kanını donduran bu büyük felaket karşısında soğukkanlılıklarını sürdürüyor, bakalım nereye kadar, bana sorarsanız belalarını buldular ama şimdilik inanmak istemiyorlar..
KEŞKE BEN DE O GEMİDE OLABİLSEYDİM AMA…
Konuşulacak ikinci şey, İslamcı camianın kalbinden çıkan ve tüm İslam Dünyası’na yardımlarıyla övülen İslami yardım kuruluşu İHH İnsani Yardım Vakfı, dokuz gemi ve beş yüz aktivistle Gazze Sahilleri’ne doğru yola çıktı. Ağırlık olarak inşaat malzemesi taşıyorlar ve İsrail’in dünyaya meydan okuyarak giriş çıkışlarını tutup bir hapishane gibi karantina altında tuttuğu Gazze’ye ulaşmak istiyorlar.
Türk Dışişleri’nden yapılan açıklamalara bakılırsa eşine rastlanmamış bu büyük yardım konvoyunu Türkiye Devleti hem destekliyor, hem takip ediyor.. İsrail şimdiden restini çekti ve karasularımıza girdiğinde gemilere el konulacağını duyurdu.. Yani ‘tetikte’ kriz saatleri başladı, artık her şey olabilir..
Öyle ya da böyle ya da yarın başka bir yolla Gazze’nin kapılarını insanlık kıracak, bütün bu insanlık gayretleriyle Gazze inşallah dünyaya açılır..
Gazze’ye ulaşmak herkesin hepimizin ‘insanlık görevi’, kim öncülük ediyor, kim destekliyor, kim İsrail ambargosunu kırmak için mücadele ediyorsa, hiç düşünmeden yanındayım, keşke ben de o gemide olabilseydim..
O eski arkadaşlar beni aradı, ‘Nihada yola çıkıyoruz, sen olmazsan olmaz..’, ‘sağolun, beni yanınızda bilin, ancak beş gündür yatak döşek hastayım…’ dedim. Ancak ‘hasta olsam da giderim, ölsem de giderdim…’.. Birkaç gün sonra tekrar aradılar.. Bu birkaç gün düşündüm.. O beşyüz aktivist yani gemi içinde kimler var, diye.. Hala tertemiz çocuklar şüphesiz var.. Ama…
KALLEŞ ÇIKTILAR
Şu Ergenekon yalanları ve yaygaracı galeyancı İslamcı basının bizleri itham eden töhmet altında bırakan bizleri sorgusuz delilsiz hukuksuz suçlayıcı bütün manşetleri aklıma geldi.. Ne çok kendine İslamcı diyen arkadaş tanıdım ki hepsi (çok düşündüm artık asla ağır değil bu laf) ‘kalleş’ çıktı..
Tanıdığım sevdiğim arkadaşlığım olan insanlar Türk Ordusu kendi askerlerini öldürdü diye yayınlar yaptılar, tanıdığım çay içtiğim dostluğum olan nice genç yazar Taraf Gazetesi ağzıyla hatta direktifiyle galeyanvari yazılar yazdılar, tanıdığım ne çok genç aydın, bizleri suçlayıp mahküm edip hukuksuz delilsiz yaka paça götürülmeye alkış tuttular, ‘oh olsun’dan daha beter yazılar yazdılar…Amerika’nın Irak İşgali’ni övmüş desteklemiş faşist liberal yazarlarla kol kola girdiler.. Amerika’nın Irak’ta öldürdüğü bir buçuk milyon Müslüman’ın adından dahi bahsetmediler..
Bunlar geldi aklıma.. Kalbim o gemide, ama, kalbim çok çatallı.. Vicdan denen bir şey vardı güçlükle yol aldığımız boyumuzu sıkletimizi aşan Allah’ın hazinelerinden bir şey, işte bu son üç yılda ne çok İslamcıyım diyen insanda ‘zırnık’ kalmamış.. Tertemiz dediğim dünya güzeli dediğim onlarca değil yüzlerce genç samimi aydın çocuk birden ‘azgınlaştı’, ‘gaddarlaştı’ ve bizler dayak yerken sinsi sinsi gülmeye başladılar, açıkça kelimenin tam anlamıyla ‘kalleş’ çıktılar… Çocukluğumdan beri tanıdığım bu kalleş kelimesinin ne olduğunu işte bu son üç yılda gerçek sahici anlamıyla öğrendim, kalleş..
Sağlamdım yanılmazdım laf ettirmezdim derken tüm hayatımın en büyük hayal kırıklığına uğradım, hayat yolum ellidördüncü yılına girerken hepsini defterden telefondan masadan dostluktan siliverdim..
Artık hepsini birer birer hafızamdan silmeye ve geçmekte olan günlerin yardımıyla bütünüyle unutmaya çalışıyordum ki, ‘Nihada gemiler yola çıktı sen de gel’ diye bir eski arkadaş..
Yolunuz açık olsun, Allah’a dualar ediyorum inşallah kötü şeyler olmaz, ama Nihada artık o gemide hiç olmayacak..
‘VİCDAN’ İNSANLIĞIN TA KENDİSİDİR
Nihada’ya küfürler ettiniz, Nihada’yı ‘Ergenekon’dan niye almıyorlar’ diye şikayetler ettiniz, Nihada’yı faşist liberal yazarların ağzına uyup Ergenekoncu darbecilikle suçlayıp mahküm ettiniz… Kalbim kırılsaydı keşke bir sarsıntı değil yaşadığım, ‘infilak’ ettim ve artık Nihada başka bir adam oldu..
Daha yüce daha soylu bir şey öğrendim, vicdan, bir kurum, bir parti, bir örgüt, bir iktidar, bir devlet bir mezheple ilgili bir şey hiç değildir, ‘vicdan’ insanlığın ta kendisidir.
Ya yeryüzünün bütün toprak parçalarında herkese eşitlik herkese hukuk diyen bir yerde olabilmeliyiz, ya da içtiğimiz su yediğimiz ekmek haram olsun bize..
Çok geç öğrendim, politika, bir at’a oynamak gibi ve at’ın birinci gelmesi için bütün ahlakını dinini pazarda satmak gibi bir şey..
BOŞUNA GÜNLERİMİ ZİYAN ETMİŞİM
Ben ‘yazarım’, politik kumarbazlardan olamazdım.. Necef’te Hazreti Ali’nin türbesi bombalanırken susanlarla yan yana gelemem artık, Silivri Cezaevi Amerika direktifleriyle Guantanamo’ya dönüştürülürken Gazze’ye gelemem artık..
Çok şey öğrendim, anladım ki her insan iki ayaklı değil, öğrendim ki politik kurnazlıklara uzak durmayanlar ya birilerinin askeri ya birilerinin mürididir..
Çok şey öğrendim, insan ruhunu ve insan kalbini öğrenmeden o ideolojilerde başkalarına duyarsız bir tuhaf din şartlandırılarak öğretiliyor..
Akdeniz’de gemileriniz yol alırken bir göklere bulutlara yukarılara doğru bakın ben de ‘oralarda bir yerde sizinle birlikte olacağım’, ama bedenim olmayacak…Öyle aşırı öyle ürkütücü bir kalleşlikle sarsıldım ki, inanın işte küçük küçük gizlice yazıyorum bu feci aldanmışlıkları, hepsi benim kusurumdu, diyorum.. Geçin şu kalbi beyni, derisi kemiği olmayan insanlarla boşuna günlerimi ziyan etmişim..
Şimdi siz yoldayken bunları yazmak çok ağrıma gidiyor, ne yapayım, insan kalbi, insan kasları, insan duyguları, insan beyni kalleşlikle bu kadar havasız kalınca, politik kurnazlık ve politik fırsatlıklarla gaddarlaşmış örgütlere kurumlara kişilere karşı bas bas bağırmadan ya da alaya almadan sakin umursamaz olamıyor artık..
Nihada, Gazze’ye ulaşmanın bir yolunu bulanlarla hep birlikte olacak ya da ömrüm oldukça Gazze’ye ulaşmanın yollarını arayacak ama şimdi Nihada, Silivri’deki vahşi ithamların nöbetini tutuyor, onurundan intihar etmiş suçsuzların sahipsizlerin hikayeleriyle meşgul..
Nihada, tüm hayatını sorguya çekiyor artık, bir şey öğrendi, politik inancı şekillenmiş ve keskinleşmiş insanlardan korkuyor, ürküyor, uzak duruyor artık..
Allahım, hayatımın en zor laflarını hatıralarımda şimdi uzun uzun yazıyorum ama şimdi bir çırpıda özetleyip yazıverdim, sen beni bağışla..
Nihat Genç
Odatv.com
Etiketler:
Nihat Genc
24 Mayıs 2010 Pazartesi
17 Mayıs 2010 Pazartesi
Allah Türkiye’ye Göklere Uçma Şansı Verdi
Kardeşlerim, dövülerek hırpalanarak aşağılanarak dayak yiyerek büyümüş çocuklarız, bugün Türk Siyasi Hayatı’nda adını bildiğiniz lider kadrosunun hepsi ‘soğuk savaş’ yıllarının siyasetçileridir, mutluluğumuz şu ki Allah önümüze bir kapı açtı, artık kukla gaddar kahya cahil düzenbaz siyasilerden kurtulabiliriz müjdesi önümüze çıktı ve şimdi mutluluktan havalara uçuyoruz.
Zaman mutluluğumuzla alay edilecek zaman değil, bazı insanlar dünyaya zamansız gelmiştir ve başka dünyanın çocuklarıdır, zehir, yaşadığımız kirli geçmiş bilinen siyasetin beynimize güvensizlik aşılamasıyla vücudumuzu sardı bu yüzden hepimiz olumsuz bozuk konuşuyoruz.. Önümüzde bambaşka bir siyaset bizi bekliyor, buz denizlerini tanımadığımız için önce ürkeriz, ama saftır, sessizdir, sizi dinlendirir. Yeter be, korkularımızı gizleyerek yaşayamayız. Siyasetin karanlık ağzı. değil özel hayatlarımızı, tüm ülkeyi teslim aldı.. Anlayın artık pervasız eleştirileriniz sizi ayakta tutmayacak, cahil bir küstahlıkla üç dört kelime etme uğruna yani tembelliğin sıkıştırdığı kişilik spazmlarıyla büyük siyasi kararlarla alay etme hakkını kimsede ve önce kendinizde görmeyin, tarihi günlerin arifesinde yaşıyoruz.
BEN DE ADAYIM
Şimdi anında kavrayan üstün zekamız varsa eğer hemen devreye girmeli ve Kemal Kılıçdaroğlu ismine cesaretle sahip çıkabilmeliyiz.
Kemal Kılıçdaroğlu basın toplantısında ‘adayım’ deyince, ömrüm boyu siyasete uzak ve dalgacı kalmış ben dahi içimden ‘ben de adayım’ dedim. Artık siyasi atmosferi kirleten, insanları yıldıran, ülkeye çaresizlik üreten tüm siyasetçilere, karşı bir siyaset için ‘adayım’.. Neye adayım; Demirellerden, Mesut Yılmazlardan, Tansu Çillerlerden, Tayyip Erdoğanlardan, Özallardan, hepsinden yılmış tırsmış ve çaresizlik öğrenmiş ben, artık bunlara karşı ‘siyasi olarak kendimi yükümlü hissediyorum’ ve Kılıçdaroğlu’nun adaylık açıklamasıyla kendime yepyeni bir kapı açıyorum.
Hepimiz taşıdığımız tek tek bireysel enerjilerimize güvenmek zorundayız, Kılıçdaroğlu’nun ‘cesareti’ Türkiye’nin CHP’nin önünü açmıştır, hepimizin tüm siyasi hayatımızı temize çekme günü bugündür.. Bozgun üstüne bozguna uğradığımız geçmişe lanet olsun.. Heyecanlı ve ağlamaklı bir ses tonu gırtlağımda düğümleniyor. Kılıçdaroğlu’nu yüz yüze görmüş ve bir kez olsun telefonda dahi konuşmuş değilim. Anlayış sanatınızın bir sırrı varsa burada şimdi devreye girmeli. Öyle bir gün yaşadık ki, aklı mantığı aşan insan Önder Sav ise, bizler ne güne duruyoruz.
Yeniden iç dünyanıza bir daha bakın, defalarca yenilip hüsrana uğradığımız yüzlerce feci uğursuz insanı dünyaya küstüren hikayeleri bir daha hatırlayın, kardeşlerim, siyaset, bildiği yatağından çıkıyor, başka bir denize doğru bendler yıkıp güzergah değiştiriyor.
İçinizden söyle düşünün, beklenmedik şeyler ruhumuzda bilinmedik tatlılıkta rüzgarlar uçurur, belki de ‘gerçek dünya’ kendini bu ‘belirsiz tesadüf’ günlerinde ortaya çıkarır. Sizleri bilmem ama bugün hayatımda ilk defa bugüne kadar görmediğim bir av’ın peşine düştüm, korkularıma karşı artık hergün ayaklanmak zorunda olmadığım güvenli arkadaş gibi bir şeyler hissettim. Kılıçdaroğlu neyine güveniyordu ‘adayım’ dedi, deyince karanlık kuşkulu bakmayı öğrenmiş gözlerim ‘elmas pırıltısıyla’ ışıldadı ve bugün artık ‘gereksiz’ ‘lüzumsuz’ kelimelerle bu tarihi yürüyüşü gölgeleme günü değildir, dedim..
BU ADAM BENİM TEYZEME HALAMA ABİME BENZİYOR
ODA TV’yi aradım, Barış’la konuştum, tepeden tırnağa gazeteci tavrı gösteriyor, her şeyi dikkate alıyorlar, ben gazeteci değilim, ben ‘yazarım’, bugün gazetecilik temkinliliği günü değil. ‘Temkinli’ olmak meslek gereği ama bugünler de ‘temkinli’ olmak, ‘doktriner’ bir gazetecilik hastalığı gibi göründü gözüme..
Sahte sözde bir aydınlıkta yaşamak istemiyorum, ‘işin içinden bir şekilde’ çekilmek isteyen cümleler kurmak asla istemiyorum, ‘tehlike’ büyüdükçe kendimi haklı kılan küfürler savurmak hiç istemiyorum, kişisel ve metafizik sorunlarımı işin içine sokmak hiç istemiyorum, kendimi tanımaya çalıştığım ergenlik yıllarımdan beri bana hayatımın en zor en kazık sorularını sorup beni depresyonlara sürükleyen vicdanımı bu günlerde ‘cilalamak’ hiç istemiyorum. Karanlık işgal gaddarlıkla dolu bir dünya içinde o kadar yoruldum ki… Kurduğum her cümle içinde en azından birkaç tane ‘korkunç’ ‘dehşet’ ‘olamaz’ vardı, yazarlığımı artık bu kelimelerden kurtulmak için sürdürüyorum. Kendi vicdanımdaki depremlerle Türkiye Siyaseti’ni yorumlamak hiç istemiyorum.. Bu adam benim teyzeme halama abime benziyor, bu kadar.. Bir ‘aile güvenliği’ hissediyorum, bu kadar.
Bir çıkış yolu var mı sorularıyla uğraşmaktan yoruldum.. Yaşadığımız karanlıktan çıkmak için dünyanın en kompleks filozoflarından örnekler vermekten yoruldum. Ülkeme yıldızlar kadar uzak konuşmaktan yoruldum. Çok sıradan en basit yasalarını bile ülkeme insanlığa muhaliflere inandırmak için bin türlü dramatik kurgusal hikayeler yazmaktan yoruldum. Yazar sanatçı olup burnunu kaldırıp en basit ahlaki yasaları bile halkıma anlatmaktan yoruldum.. Avuntulara sihirli otlara gönderme yapmaktan yoruldum. Büsbütün kişiliklerini liderlere bağlamış saflığıyla gaddarlığın önünü açanları ikna etmekten yoruldum. Ne kavgacı bir insan olmak istiyorum ne ruh huzuruna kavuşmak istiyorum, istediğim, en yakınımda gördüğüm tertemiz bir çağrının elinden samimiyetle tutmaktır.
SAVAŞMAK DEĞİL BİRAZ DA DANS ETMEK İSTİYORUM
Bu sözleri feryatla dile getirdikten bir gün sonra da ne Kılıçdaroğlu’nu affederim, ne de zamanında bunları söyledin arkasında dur diye kendimi suçlarım, istediğim gördüğüm biraz da ‘sezgilerimi’ ciddiye almaktır, heyecanlı bir vicdanım olduğumu dünya alem biliyor, ama şimdi, yine inatla çocuksu saflığımdan vazgeçmek istemiyorum, yine ‘hayallerime’ şans vermek istiyorum. İnsan hayallerine çok güvenirse tehlikelere çok açık hale gelir, gelsin, bu sefil kepaze siyasetten kurtulmanın en küçük umuduna bütün bedenimle, katledilmiş bir ormanda ayakta kalmış tek bir ağaca sarılır gibi kucaklayarak kurtulmak istiyorum.. Savaşmak değil biraz da dans etmek istiyorum. Yanılırsam da yanılırım ne olur, hiç değilse ben kesin gerçeği biliyorum diyen üfürükçü Amerikancı faşist liberal oyunlara karşı yanılmış olmam. Elli yılın sağ siyasetleri sonucu gücüne kuvvetine asla inanamayan bir halk, belki olur ya, gücüne coşkusuna türküsüne toprağına birazcık olsun inanır olur, kim bilir?
Kim bilir, sırtımızın dostu olmuş sağcı kamçıları ellerinden alırız: kim bilir, siyaset gücümüzü aşan bir şey olmaktan çıkar; kim bilir, serçeler fillerin ayıların gergedanların başları üstüne çıkar ve en ağır en zalim şeylerin kafalarını beyinlerini gagalamaya başlar: kim bilir, bu ülkeyi terk ediyorum artık diyenler, ciddi radikal kararlar alırlar: kim bilir, belki de göz kamaştırıcı tertemiz bir halk adamı tanırız: kim bilir, uçurum korku hesabı yapan milyonlar, insanlık adına yeni hülyalar ütopyalar gelecek kazılarını umutla konuşmaya başlar, kim bilir?
KILIÇDAROĞLU “ADAYIM” DEYİNCE
Adını bildiğiniz siyasi liderlerin hepsinin ‘kötülükleri’ meziyet yetenek üstünlük diye bize takdim edildi, Kılıçdaroğlu için Alevi Kürt deniyor, işte en güzeli, Anadolu topraklarının Alevi Kürt tanımından değil kompleks duymak, sevinç duyduğunu hem bize hem dünyaya göstermek için, bu güzelliği ülkemin ve hepimizin yaşaması için.
Bugün hayatımın en nadir günlerinden birini yaşadım, alaycı değil duygusaldım, Kılıçdaroğlu aday’ım deyince, hayatımda ilk defa sanki istediğim her kadını baştan çıkarabilecek bir erkeklik cazibem olduğuna inandım..
Bugün Kılıçdaroğlu, her şeye rağmen ‘adayım’ deyince, her Mart sonu Nisan başı gezmeye doyamadığım Eskişehir Niğde Konya ovası benim sandım, ilk defa..
Bugün Kılıçdaroğlu adayım deyince, sizlerin bilmem ülkemin bilmem, ama benim kişisel hikayeme çok büyük aşkla girdi..
Kusursuz hatasız günahsız bir insan değilim ama sanki ‘kalbimin kusurlarını’ affeden bir cümle duydum: ‘adayım’..
Biz de adayız Kemal Kılıçdaroğlu.. Bağımsız bir Türkiye için.. Bölgelerarası eşitsizliği gidermeye çalışan bir Türkiye için. Fırsat eşitlikleri her insanına açmış bir Türkiye için. Kardeşliğimizi pekiştirmek için. Adalet için..
Adayım, dedin, ruhumuza bir mücadele verdin..
Sindirilmiş korkutulmuş ruhlarımız artık diklenen meydan okuyan cengarverleşen kelimeler de tanısın…
İçimize derinliklerimize yoksa biz mi deliyiz diyen iç bakışlardan kurtulmak için..
Kemal Kılıçdaroğlu, bugün ‘adayım’ dedin, halkımızın kalbini delip geçtin..
Faşist liberallerin, Amerikancıların, yandaşların silip kirletip bozduğu, kirlettiği soldurduğu ne varsa, sanki o ‘adayım’ dediğin an, içim nihayet bir an o an hiç kararmadı..
Nihat Genç
Odatv.com
Etiketler:
Nihat Genc
12 Mayıs 2010 Çarşamba
Zehirli Balık Cemaat
Çocuktuk kayalıklara bulaşıp sıkışmış misina parçalarını toplayıp bin düğümle birkaç metrelik misina yapıp ucuna ağırlık olsun diye küçük bir çakıl taşı bağlayıp denize atardık, güya balık tutacağız.. Misinayı denize fırlatmadan başka bildiğimiz bir şey yoktu, bir de büyükleri balık tutarken seyretmişiz, yem, hamur ekmektir, istavrit sardalya gibi balıklar çakıyla bir güzel minik parçalara yem diye dilimleyip bölmekti.. Bir de öğrendiğimiz oltadan dikenli kıkırdaklı çirkin, kırlangıç balığı benzeri, balık değil ‘tuhaf yaratık’ gibi, çıkınca, tüm sahilde çığlıklar atılırdı, ‘kaçın kaçın yakan balık’..
Yakan Balık’a yanaşılmazdı, elle asla tutulmazdı, önce misinayı yere kırbaç gibi vurup balık öldürülmeye çalışılır sonra o çocuk korkusuyla gücün yeterse ayaklarınla ezersin, çiğnersin ve leşini hemen denize atarsın..
Yakan balık derdik, zehirli balık derdik, çok korkardık, adına ‘iskorpit’ derdik.
Linç girişimi
O zamanlar ‘cemaat’ diye korktuğumuz bir ‘yaratık’ bilmezdik, sakin denizin kıyısında ‘iskorpit’ çığlıkları atıldığında yer yerinden oynar, hatırladığım, oltasına iskorpit vurmuş kimse diğer oltacılar herkes hep beraber misinalarını bırakıp yardıma koşardı.. Aynı korkuyu elektrikli Vatoz balığında da yaşardık.. Vatoz çocukluğumun deniz kıyılarına saldığı korkuyla bir efsaneydi, o gün sahilde biri, buralarda Vatoz gördüm dediğinde üç-beş gün sahile bile yanaşmazdık.. Denizin içinden sudan çıkmış ve elektriğiyle çarpıyor, uzay filmlerindeki gibi bir ‘yaratık’. Ve büyük sel felaketleri sonrası sahili dolduran ‘yılanlar’.. Deniz’de yılan görmek kadar ürkütücü bir şey yoktur, yılan bildiğiniz yılanlardır, sellerle dağlardan taşlardan sürüklenip binlercesi gıvıl gıvıl kaynaşır..
Balıkların kalbini çok incelemiş bir çocukluğum oldu. Zehirli balık’a karşı sahildekilerin linç girişimi beni çok şaşırtırdı, kaç sefer ‘yahu ezmeyin çiğnemeyin, atın denize gitsin’ dediğimde, çok bilmiş ağbilerden biri ‘başkalarının oltasına vurur, Allah korusun öldürür insanı, en iyisi parçalayacaksın..’
Oltayla balık çekilirken, misinanın ağırlığına dokunup sevinçle müjde verir gibi büyük balık deriz, sonra, suyun yüzüne balık yaklaştıkça hangi balıktır diye sessizlikle bakarız, büyük sandığımız balık yakan balık çıkınca etrafı hepimizi korku dolu bir sessizlik kaplar, çarpılmışız gibi bir sessizlik.. Vatozlar İskorpitler denizlerin ‘cinleri’ gibiydi..
Kıyıdakiler yaratığı tanıyamadı
CHP Genel Başkanı Deniz Baykal ‘istifa açıklamasını’ yaptığında CHP Genel Merkezi’ne ‘zehirli bir balık’ düştü, Deniz Baykal ‘Amerika’dan aradılar, onların samimiyetine inanıyorum’ deyince, kıyıda bekleyenler ‘oltadaki’ ‘yaratığı’ tanıyamadı.
Çok çok akıllı ve keskin zekalı gördükleri liderlerinin bu cümlesine hemen anında ‘hamle’ yapamadılar ama vatoz balığının elektrikleri, zehirli yakan balık, Baykal’ın oltasıyla Genel Merkez Binası’na düştü… Kimse laf açmak istemiyor, kaçışan kaçışana.
Ki, kaçışanlar için Zehirli Balık’ın sırlarla dolu genel merkeze girişi Türkiye’nin en büyük skandalını oluşturan kaset olayı’ndan daha feci bir felaketti, çünkü tanımlanmamış bir yaratık, tuhaftı..
ANAP ve DYP’ye ne oldu
Hatırlayın, Mehmet Ağar’ın ANAP’la birleşme ve infilak öyküsünü.. Dünya siyasi tarihinde eşine hiç rastlanmayacak bir ‘tuz buz olma, infilak’.. Birleşme arefesinde yan yana gelip kucaklaşan sarılan ortak listeleri fedakarlıkla hazırlayan her iki tarafın partilileri bir anda dağıldılar, bir anda.. Ve o gün bugün iki partinin önde gelenlerinin her biri birbirlerini bir daha ne aradı ne sordular.. Ne olmuştu?
Yakan Balık, Zehirli Balık İskorpit, gizlendiği derin sulardan gelip yılların emeği milyonların sevgilisi her iki partiyi bir daha asla toparlanamayacak şekilde dağıttı. Kulislere sızan zehirli balık iskorpit aklı başında muhabbet edip birbirlerine sarılıp şakalaşarak çay içip listeler hazırlayan partililerin hepsini başka tür zehir’le kan dolaşımlarını ebediyen durdurdu.
Zehir ki ne zehir, her iki partinin yüzlerce değerli insanının bugün ‘esamesi’ okunmuyor..
Zehirli balık orada da oltada göründü
Hatırlayın, Muhsin Yazıcıoğlu’nun küçük ama iddialı ve birbirine imanla kenetlenmiş dava arkadaşlarıyla bir partisi vardı.. Yakın zamanlarda zehirli balık iskorpit bu küçük ama sesi çok yüksek partinin sularına sızıverdi. Kırk yılın dava arkadaşları bir anda karanlıkta kayboldular, hiçbir siyasi duruşa dokunamaz oldular, hayatlarını bir davaya adamış ve hep kahraman gibi konuşmuş yüzlerce genç lider adayı öldürücü bir sessizlik içinde kavranılmaz bir savrulmaya düştüler.. Kan mı zehirlendi kemikler mi kırıldı, ne olduysa, zehirli balık’ın oltada görünmesiyle oldu.
Kurtulmuş cemaatçileri saflarına katıyor
Duydum ki bugünlerde zehirli balık iskorpit kırk yıldır arası bozuk olan Milli Görüş’ün sularına inmiş.. Numan Kurtulmuş, sonbaharda erken seçim var deyip, partide Haziran’daki kurultayda bir yenilenmeye gidiyor ve cemaatçi diye bilinen on-onbeş kişiyi saflarına katıyor.. Doğrudur, yanlıştır ama dere tepe söylenen konuşulan budur..
Takip edin, izleyin, Erbakan’a rağmen Numan Kurtulmuş, düşünüp taşınıp yukarlara çıkmak için cemaatçilerle iyi geçinmeye başlamışsa, seçim sonrası ‘un ufak olmuş, kanı zehirlenip bitmiş, mecalsiz’ bir partinin daha hazin hikayesine şahit olacağız.
Amacı nedir
İskorpit’in amacı nedir, ama milli, yerel, anti-emperyalist, Anadolu çocuğu, bizden, temiz adamlar, samimi insanlar dediğimiz siyasi varlıkların içine girdiğinde, ortada bir anda, ruh, iklim, dava, inanç, hiçbir şey kalmıyor..
Mayıs’ın son günleri Haziran’ın ilk günleri Karadeniz, çarşaf gibi dediğimiz dümdüz olur, öyle ki parmak kalınlığında dalga dahi olmaz, sanki ‘durur’ deniz, ne rüzgar ne kımıltı.. Böyle günlerde kilometrelerce uzaktan geçen küçücük kayıkların kürek seslerini bile duyarsınız.. Kilometrelerce uzaktan geçenlerin sesleri bir oda içindeymişcesine yakın gelir. Denizin bu sakin haline bizler ‘sargan (zargana) denizi’ deriz.. Sargan ince uzun yılan gibi ve ekşilisi Karadeniz’in en meşhur yemeği olan balıktır…
Torumtay’ın istifası
Bugün adına asker-sivil tartışması adını koymuşlar, değil, Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay’a, Özal, l. Körfez Savaşı’na girmesi için emir verdi, ama ‘sallama bir emir’, hatıralarında yazar, bakanların imzaları dahi yok ve kendisiyle savaşa girmek için Amerikalı ajanlar Özal’ın emriyle gelip görüşme yapıyor. Ve bu Amerika’dan emir Torumtay Paşa’nın ağrına gidip istifa ediyor.. Bir Genelkurmay Başkanı, Başbakanının emrindedir, bir milletin bekasını varlığını yokluğunu ilgilendiren savaş gibi bir hadiseyi bir ajanla konuşmaz, otursun meclis ya da Başbakan yazılı emir versin, der…O gün bugün Amerika’nın Türkiye’yi bir ‘telefonla’ yönetmesine karşı kim durmuşsa, işte onların kemikleri kırılıyor burnu sürtülüyor.. Eskisi gibi dalgakıranlarla koruyamazsınız sahillerinizi artık sularınıza atılıyor zehirli balıklar, eskiden kemik kırarlardı şimdi kan’ı zehirliyorlar..
Başka bir şey söyleyeceğim, Torumtay Paşa’nın anılarında bir tuhaf cümle, askerliğinin ilk yılları Bingöl Dağları’nda görev yapıyor, ‘unutamam o yılları, gece öyle sessizlik olurdu ki gaz lambası içinde titreyerek yanan fitilin sesini duyardım’..
Bu oltaya gelirse parçalayacağız
Deniz Baykal, Amerika’dan telefon aldım onların samimiyetine inanıyorum, dediğinde, telaşlı karışık CHP Binası içinde böyle bir sessizlik oldu, tertemiz samimi ve kırk yıl bugünleri beklemiş insanlar bu olta’dan ne çıkacak şaşkınlığı içinde, iskorpit mi geliyor paniği yaşadılar.
Şüpheniz olmasın, bu sulara artık bir daha ‘zehirli balıklar’giremeyecek, çünkü bu sularda balık tutanlar öyle vahşi iftiralar öyle haksız ithamlar öyle kalleş suçlamalara muhatap oldu ki artık herkes tetikte, herkes uyanık. Sahtekarlık gizli tezgahlar buralarda o kadar büyük zayiatlar verdi ki bu sularda herkes artık zehirli yakan balıkların yedi sülalesini tanıyor.. Aşağılık muhbirler, asılsız iftiralar, intihar eden albaylar, suçsuz belgesiz infazlar bu sahilleri öylesine vurdu ki artık hepimiz en uzak denizlerin ötesindeki her tür zehirli balığın uzmanı olduk.
Oltaya geldiğinde yapacağımız ilk iş, ayaklarımızla parçalamak olacak, başkalarının da canı yanmasın diye..
Cemaat bütün kirlerinden utanır
İskorpit balıkları gitsin şapşal hayvanlar gibi siyaset yapanları kandırsın..
Her şey darmadağınık toz duman olabilir ama kalbimiz hiç karışık değil..
Kalleşliğin her türünü denediler, bize acı verecek yeni bir işkence türü Amerika’da Nasa’da henüz üretilmedi..
Karmakarışık en içilmez çıkılmaz hilelerin yaşandığı bu günlerde en okunaklı yazı herkesin ezberlediği kalplerimize yazılan yazı, memleketimin rüzgarları ve yağmurlarıdır..
Şapşal, üç kağıtçı, onun bunun köpeği kulu müridi bu yüzlerce tezgahcı adamdan sadece birini, cemaat olarak topluca değil, tek başına birini, bir tek kişiyi, Toros Dağları’ndan bir Sedir Ağacı’nın yanına getirip koysam, ya da Karadeniz’in ladinlerinin altına oturtsam, üç-beş dakika, şöyle tek başına memleketin bu güzel ağacının altında birkaç dakika bekle, düşün, dur, desem, Allah’a inanır gibi biliyorum bütün kirlerinden utanır..
İlahi evrensel sorun da bu zaten, biz ağaçlara sulara göklere dağlara ırmaklara toprağa bakarak büyüdük, onlar, beylere, efendilere, şeyhlere, ağbilere boyun bükerek.
Sorun da bu zaten, toprak zehir tutmaz, çıplak ayakla üstünde geziveren her biricik insan evladını güzelleştirir, derinleştirir, kafası hiç karışmamış ulu ağaçlar gibi..
Nihat Genç
Odatv.com
Etiketler:
Nihat Genc
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)