"Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” diyecektir. Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir." İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!"

6 Temmuz 2010 Salı

BÜYÜK YANDAŞ ÖDÜLÜ PERİHAN MAĞDEN'E

Türkiye'de "yandaşlık" son zamanlarda öyle "iğrenç" bir hal aldı ki, AKP İktidarına ve Cemaate "yaranmak" isteyen, yazar, çizer, gazeteci, televizyoncu ve akademisyen tayfası adeta kendi kendilerine" ihanet ederek, ürettikleri eserleri hiçe sayarak, "akıllarına" ve "onurlarına" inat, halkın gözünün içine bakarak "geçmişi" ve "bugünü" çarpıtmaktadırlar. Yani, yandaşlar "tarihi" ve "günceli" tahrif ederek kendilerine parlak bir gelecek hazırlamanın hesaplarını yapmaktadırlar... Ancak bu yandaşlar, bu "parlak geleceğin" sadece MADDİ getirileri olan "insanlık onurunu ayaklar altına alan" kirli bir gelecek olduğunu ya görmemekte, ya da görmek istememektedirler.

Türkiye'de AKP iktidarıyla birlikte tavan yapan "yandaşlık", aslında en büyük zararı bizzat yandaşlara vermektedir. Çünkü yandaşlık, vicdanı, ahlakı, onuru, erdemi ve en önemlisi "aklı" devreden çıkarmayı ya da bütün bu değerlere aykırı hareket etmeyi getektirmektedir. Bu nedenle yandaşlık, herkesten çok yandaşlara zarar vermektedir.

Yaranma içgüdüsü içindeki "yandaş", bütün gerçekleri acımasızca eğip bükerek, yaranacağı odakların işine gelecek biçime sokma konusunda uzmanlaşmıştır...
Bir bakıma "yandaşın" gözü dönmüştür; çünkü yandaş için önemli olan "gerçeğe ulaşmak" değil, gerektiğinde "gerçeği altüst ederek" bir şekilde "hedefe ulaşmak", yani ne pahasına olursa olsun yaranmaktır.

Günümüz Türkiye "yandaşının" en temel değeri PARA'dır.... Nitekim, günümüz Türkiyesi'nin en ateşli "yandaşları" bir zamanlar Marksist olan şimdiki malum LİBERALLER (liboşlar) ve bir zamanlar Sağcı olan şimdiki malum DİNCİLER (yobazlar)dır. Bugün paraya para demeyen bu "liberallerin" ve "dincilerin" ortak paydasının AKP'ye AKP değirmenine su taşıyan cemaate yaranmak konusunda sınır tanımamak olduğu herkesce bilinmektedir.

Mehmet Altan, Cengiz Çandar, Yasemin Çongar, Emre Aköz, Altan Tan, Mehmet Metiner vb... isimlerden oluşan "yandaş tayfası", AKP'ye yaranmak için gece gündüz 24 saat yayın yapan TV'lerde, hergün TSK'ya ve Cumhuriyetçi güçlere saldıran gazete ve dergilerde seslerini yükselterek yandaşlığın "en nadide örneklerini" vermektedirler!

İşte bu yazıda, "o nadide" yandaşlık örneklerinden birini veren Yazar Perihan Mağden'den ve onun gerçekten de "sınırları zorlayan" son yandaşlık edebiyatından söz edeceğim!

DÖNME PSİKOLOJİSİ
Bilindiği gibi Perihan Mağden bir yazar; hatta bana soracak olursanız iyi de bir yazar!
Ancak, AKP'ye yaranma içgüdüsü içindeki Mağden, cemaatin Aksiyon Dergisi'ne verdiği röportajda (yandaşlık en büyük zararı bizzat yandaşa verir, ilkesini doğrulayarak) adeta bugüne kadar ürettiklerini inkar edercesine ve "aklına ihanet ederek" gerçekleri eğip bükmekten çekinmemiştir.

Mağden'in, röportajının içinde geçen şu sözleri, yandaşların klasik özelliği olan "dönme haline" tipik bir örnek olması bakımından çok önemlidir: "...Eskiden ben de çok romantiktim, çok solcuydum, çok Sovyetist’tim, herkese saydırıyordum; ama bilmem kaç yaşına gelince, sen de biliyorsun ki kazın ayağı öyle değil yani!"
Yani, eskiden "sosyalisttim, romantiktim, Sovyetisttim; ama şimdi AKPci ve Fethullahistim!" demek istiyor Sayın Mağden!

İşte, Perihan Mağden'in, 2010 Türkiyesi'nin çok sayıdaki "yandaşlık edebiyatı örnekleri" içinde çok özel bir yere sahip olacağını düşündüğüm roportajınının (28 Haziran 2010) özeti:

Bakın ne demiş Perihan Mağden:

1.Mağden, Mavi Marmara Olayı hakkında, "O geminin yola çıkmasından daha normal bir şey olamazdı. Uluslararası bir organizasyona, uluslararası sularda müdahaleye cüret edecekleri aklıma gelmezdi. Bunu, hiçbir şekilde provokatif bir hareket olarak görmedim." diyor.
Demek ki Mağden, sıradan bir vatandaşın bile rahatlıkla görebildiği bir gerçeği göremiyor! İsrail, Mavi Marmara Gemisi yola çıkmadan önce defalarca Türkiye'yi uyarmış, ama buna karşın AKP hiçbir önlem almadığı gibi AKP'nin borozanı TRT günlerce Mavi Marmara'dan kışkırtıcı yayınlar yapmıştı. Oysa ki Kızılay yıllardır, İsrail'den izin alarak Gazze'ye sessizce tonlarca insani yardım yapmıştı ve hala yapıyordu. Mağden'in de bildiği gibi bu yardım organizasyonu düpedüz bir provakasyondu. Bu provakasyonun arkasında da başındanberi AK'TİVİST'lere "gaz" veren AKP vardı! Ama yandaşlık insanın gözlerini kör etmeye dursun bir kere...

2. Mağden, ilk defa Tayyip Erdoğan döneminde Türkiye'nin "bağımsız bir duruş" sergilediğini belirtiyor: "Başbakanın Mavi Marmara’yı içten bir biçimde sahiplenmesini nasıl yorumladınız?" sorusuna, "Şahane buldum. İnanılmaz derecede iftihar ediyorum. İran’ın nükleer programı için, Türkiye’nin Brezilya ile birlikte arabuluculuğa soyunması da tüylerimi diken diken edecek kadar akılcı ve mükemmeldi. Rusya’yla vizelerin kaldırılması da… Bunlar çok çok önemli. Erdoğan’ın kendini onlarla aynı lige koyması inanılmaz akılcı bir şey. Diyor ki 'Kardeşim Batı’ysa Batı, Doğu’ysa Doğu. Ben aradaki bağımsız güç olmak için adımlarımı atacağım.' İlk defa böyle dik duruyoruz. Bu role çoktan namzet olmalıydık. Bunları ilk defa Erdoğan’la yapabiliyoruz." diyor.

Mağden, bol keseden atıyor... Anlaşılan zerre kadar da tarih bilmiyor. Mağden, Filistinli Müslümanlara bu kadar sahip çıkan Başbakan'ın 2003'ten beri ABD'nin Irak'ta Müslüman kanı dökmesine neden hiç ses çıkarmadığını unutuyor! Türkiye'nin Brezilya ile birlikte İran için arabulucu olamsını, "tüylerini dken diken edecek kadar akılcı ve mükemmel" bulurken, Türkiye'nin bu çıkışının ABD ve dünya tarafından "ciddiye alınmadığını" dahası kapılı kapılar ardına ABD ile başka şeylerin konuşulduğunu söylemekten kaçınıyor... Dahası Erdoğan'ın bu adımlarını "İlk defa böyle dik duruyoruz" diye abartmaktan çekinmiyor. Erdoğan'ın dış politkadaki "esip gürlemelerinin" iç kamuyunda miliyetçi-muhafazakarlara, dışarda ise BOP'a yönelik planlı çıkışlar olduğunu görmek istemiyor... Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde Ulusal Kurtuluş Savaşı veren bir ülkeyi, neredeyse bütün dış politikasını kapalı kapılar ardında ABD'yle birlikte belirleyen bir ülke haline getiren AKP hükümetini "ilk defa dik durmakla" onurlandırıyor.... Atatürk yedi düvele karşı dik durmadı mı? İnönü II. Dünya Savaşı sırasında İngiltre ve Almanya gibi ülkere karşı dik durmadı mı? Menderes, 1959'da ABD'ye karşı dik durup Rusya'ya yakınlaşmadı mı? Örnekleri çoğaltabiliriz.... Ne demek ilk kez Erdoğan dik durdu?

3. Mağden, gelişmeleri "doğru okuduğu" için AKP'yi desteklediğini belirterek şöyle diyor: "Saflaşma ve kutuplaşma varsa var. Bir safa ayrılacaksak ayrılalım. Bir avuç demokratsak, bu kadar flu bir AK Parti’ye destek vermek zorunda kalıyorsak, bu salaklığımızdan değil, doğru okuma yapma arzusundan kaynaklanıyor. Bu esnada kimi düşmanlıklar oluşacaksa oluşacak. Ben zaten mahkemem basıldığı andan itibaren düşmanlıklarımı başlattım. Tarafım ben. Sadece o çeteye karşı değil. Alırsın Silivri’ye olur biter. Ama bu ülkede bir Ergenekon zihniyeti, ideolojisi var. Ben onlara karşıyım. Ben zaten kamplaşmışım..."

Görüldüğü gibi Mağden, anlaşılan "saflaşmadan", "kutuplaşmadan" besleniyor.Bütün yandaşların yaptığı gibi hem hakim hem savcı rolüne soyunarak yargı süreci devam eden bir davada hükmü peşinen vererek Ergenekon'a tıpkı Başbakan gibi "Çete" diyor. Kendince mahkum ettiği Ergenekon zihniyetine yükleniyor. İşte bizim liberallerimizin demokratlığı: Demokrasiyi işlerine geldiği gibi kullanmak...

4. Mağden, TRT'de TSK'yı alabildiğince eleştirebilmesini örnek göstererek Türkiye'de "ifade özgürlüğünün" geliştiğini belirtiyor: "... ifade özgürlüğü açısından daha iyi bir yere gidiyoruz bence. Orduya yaptığım bu eleştirilerin, daha önce ne kadarını yapabilirdim? Geçen TRT’de bir programa katılmak için Ankara’ya gittim. Vallahi binadan çıktığımda beni alıp kapının önünden götürmeleri gerekirdi. Ben bunları TRT’de söyleyebiliyorsam, inan bana bu çok önemlidir. O söylediklerimi, hiçbir özel televizyon bana söyletmez!"

Mağden, halkın vergileriyle, işsiz insanların elektrik faturalarından kesintilerle ayakta duran ve Fehmi Koru gibi yandaşların 100 Bin TL maaş aldıkları TRT'de TSK'yı eleştirebilmiş olmasını, AKP yandaşlığı yapmış olmasını, "O söylediklerimi, hiçbir özel televizyon bana söyletmez!" diyerek "ifade özgürlüğü" diye adlandırabiliyor.Bu durum, Mağden'in ve AKP'ci liberalerin geldikleri noktayı gözler önüne sermesi bakımından çok önemlidir. TRT'de TSK'ya saldırmak "düşünce özgürlüğü" oluyor artık Türkiye'de...

5. Mağden, Kemal Kılıçdaroğlu'na medyanın "gaz verdiğini" belirterek medyanın Başbakan'ın sinirlerini bozduğunu ifade ediyor: "...Tansu Çiller’e verdikleri gazı şimdi Kemal Kılıçdaroğlu’na veriyorlar. İsmail Cem’e, Kemal Derviş’e, Hüsamettin Özkan’a da aynı gazı verdiler.Bence onların gerçek ufaklığı, kafa karışıklığı oluşturma. Medya bunu yapınca sinir bozucu bir savaş başlıyor. Başbakanın da sinirleri bozuluyor. O kadar acayip bir propaganda mekanizması var ki! Bahsettikleri ‘yandaş medya’ da kurulamıyor ki! ‘Yandaş medya’ dedikleri gazetelerin birçoğunda, kendi ekollerinden yetiştirdikleri insanlar çalışıyor. Bu ekiplerle medya o kadar kuşatılmış ki! Ama bana ‘yandaş’ dedikleri medya da çok zayıf geliyor yani."

Mağden, bir zamanlar Tansu Çiller'e, İsmail Cem'e, Kemal Derviş'e "gaz veren" medyanın şimdi de Kemal Kılıçdaroğlu'na "gaz verdiğini", bunun sinir bozucu bir durum olduğunu söylüyor, ama nedense 2002'den beri Recep Tayyip Erdoğan'ın medyaya hakim olmak için neler yaptığını, ATV'nin nasıl el değiştirdiğini, Taraf'ın nasıl kurulduğunu, Başbakan'ın uçağında neden Vakit, Yeni Şafak, Zaman, Sabah yazarlarının hep baş köşede ağırlandıklarını ve yandaş medyanın nasıl yaratıldığını hiç anlatmıyor. Yandaş medyanın nasıl Atatürk'çü ve Cumhuriyetçi kitle önderlerini hedef göstererek sistemli saldıralar düzenlediğinden hiç söz etmiyor... Ergeneokoncu, terörist diye içeride yatan Tuncay Özkan, Mustafa Balbay gibi muhalif gazetecilerin haklarını korumak gerektiğinden hiç bahsetmiyor...Anlaşılan Mağden ve onun gibilerin "düşünce özgürlüğü" sadece "yandaşın düşünce özgürlüğü"dür...

6. Mağden, Kemalist ideolojinin çöktğünü iddia ederek şunları söylüyor: "...Kemalist ideoloji çökmüş, altında kalmışsın. Bildiğimiz sokak ağzı, pozisyonu muğlak ve nasyonalist bir söylem… Bir de milliyetçiler. Onu da MHP dolduruyor. Böyle demode bir söylem. Ama ‘çıkmayan candan umut kesilmez’ misali…"

Mağden, bütün yandaşların yaptığı gibi "olanı" değil, "kendince olması gerekeni", görmek istediği manzarayı "olmuş" gibi ortaya koyuyor ve "Kemalist ideoloji çökmüş!" diyor... Ne kadar çok isterdi Kemalist ideolojinin gerçekten çökmesini; ama daha bizler varız! Birileri, bizleri de ortadan kaldırıncaya kadar beklemesi gerekecek Sayın Mağden'in. Mağden, Kemalist söylemi, "sokak ağzı" söylem, "Nasyonalist söylem" olarak adlandırıyor, yandaşlığını yaptığı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, "yalama", "sünepe", "lan", "ananı da al git" sözlerini unutarak....

7. Mağden, Baykal'a yönelik bir "operasyon" yapıldığını belirterek, Baykal'ın Baytok'la ilişkisinin zaten bilindiğini iddia ediyor: "Çünkü Ankaralı profesör bir hanım, “Biz yıllardır Baykal’ın Nesrin Baytok’la ilişkisini biliriz” şeklinde bir şey söylemişti bana. Bence bu bayağı mazisi de olan bir kaset. Ama bir yandan da Baykal’ı savunacağım? Yoo... Çünkü Baykal dehşet verici laflar söyledi. Demokratik açılımda, anahtar rolü oynayabilecekken korkunç şeyler yaptı. Anayasa paketine destek verebilirdi; ama onun da önünü tıkamaya çalıştı, her zaman yaptığı gibi. Daima tıkanıklık ve demagojiyle bunca yılımıza mal olmuş birisi için üzülecek değilim. Özür dilerim! Adam bize çok vakit kaybettirdi..." Baykal'ı "Sizce neden devirdiler?" sorusuna ise şu cevabı veriyor: "Şuradan şuraya oylarını artıramayacaklarını gördüler. Bence bir de, gündemi yeterince meşgul edemeyeceklerini fark ettiler. Baykal, zaman içinde sıkıcı bir etki yarattı. Onun için “Yeni bir aktörle heyecan getirelim” dediler. Bu demode malları, pazarlayabilme ümidiyle!-Ama o ‘sıkıcı’ dediğiniz Baykal’a yönelik bir kabul de vardı. ‘Ergenekon’un avukatı’ olduğunu söylemesinden başlayarak, hükûmetin yaptığı her anayasal değişikliği Anayasa Mahkemesi’ne götürerek, bir zihniyetin misyonunu da oynadı ve kabul gördü… Bunun ardından böyle bir ‘devirme operasyonu’ ilgi çekici geldi…"

Öncelikle Mağden, bu Ankaralı profesör hanımın kim olduğunu açıklamak zorundadır. Ancak, yandaşların temel niteliklerinden biri de ortaya "kanıtsız iddialar atmak" olduğuna göre Mağden'den böyle bir açıklama beklemek boşunadır. Mağden'in aslında Baykal'ın devrilmesine, Baykal açısından değil ama, AKP'nin geleceği açısından üzüldüğü ortadadır. Kılıçdaroğlu'nun CHP oylarını bariz şekilde arttıracağını gören Mağden de diğer yandaşların, özellikle de Gülencilerin yaptığı gibi Baykal'ı istismar ederek Kılıçdaroğlu'na saldırmak istemektedir.

8. Mağden, Ergenekon tutuklamalarının TSK'nın gücünü azaltığını, polisteki değişimin orduda da yaşanmasının gerektiğini belirtiyor:"Bence Ergenekon bizim halkımızın gönlünde yankısını buldu. Özellikle Taraf’ın patlattığı haberlerle Genelkurmay’a olan güvenin yüzde 98’lerden yüzde 46’lara inmesi de CHP’ye yapılan operasyonla çok ilgili. Ergenekon, Türkiye’de niçin var? Askeriyenin gücüne güç katmak için. Başka bir genelkurmay başkanıyla, askeriye de kaybettiği mevzileri geri kazanmak istiyor olabilir."

Mağden, "Bu güven kaybıyla beraber, şehit cenazelerinde, ailelerin ‘Vatan sağ olsun demiyorum’ isyanını da duyar olduk" sorusuna, "Ne kadar büyük bir çözülme değil mi? Bu çözülme; askeri, demokratik bir ülkede, gelmesi gereken yere getirtecek bir çözülmedir. Kadir-i mutlak statüsünden profesyonel orduya geçiş sürecinde, çözülmenin başlangıcında, Kılıçdaroğlu’nu ortaya çıkararak bunlar bence ‘damage control’ (kaybın kontrolü-zararın telafisi) yapmış oldular. Ama toslayacaklar. CHP’nin içinde böyle bir şey yok; ama ben ordunun içinde demokrat insanların olmasını isterim. Çünkü mecburum ona. O, benim ordum. Nasıl polisin içinde büyük bir dönüşüm oldu ve düzgün bir polise ulaşma yönünde çok önemli adımlar attıysak, askeriyede de böyle bir dönüşüme mahkûmuz. Anayasa paketinde, bu yöndeki adımlar o kadar önemli ki. Bizi önümüzdeki günlerde bekleyen büyük oyun nedir? Yeni askeriyemiz olan yargıdan gelecek korkunç ayak oyunları, çelme takma arzusu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in telefon konuşmalarında Tuncay Özkan’a “Evet efendim, emrinize amadeyim” diye hitap etmesine ne diyeceğiz? Ama hiç de o kadar ses getirmedi? Neden böyle bir konuşma yapan insan hâlâ o makamda durmaya devam eder? Görevden alındı mı? Bu kadar yanlı bir yargı… Ergenekon’la ilgili en küçük haber yazınca da hakkında hemen dava açılıyor. Şimdi bu nasıl bir yansız yargı?" diye cevap veriyor.

Mağden, Taraf'ın maksatlı manşetlerini "Taraf'ın patlattığı manşetler" olarak parlattıktan sonra, bu sayede halkın TSK'ya olan güvenin azaldığını ballandıra ballandıra anlatıyor. Sonra da klasik yandaş incilerini diziyor: Ergeneokon'un askeriyeye güç katmak için kurulduğunu, şehit yakınlarının "vatan sağ olsun" dememelerinin (bu da nerden çıktıysa) "büyük bir çözülme" olduğunu anlatıyor büyük bir heyecanla! Halk ve ordunun çözülmesinin Türkiye'yi demokratikleştireceğini düşünüyor sevgili yandaşımız! Sonra da polisteki değişimin (cemaatçi yapılanmanın) askeriyede de yaşanması gerektiğini söylüyor açıkça. Bütün değişimler için de Anayasa'da yapılacak değişikliğe güveniyor belli ki. Bu sırada yargının direnç göstereceğini bilidinden de yargıya saldıryor... Hep aynı yandaş yaklaşımı anlayacağınız...

9. Mağden, Anayasa değişikliğinin mutlaka gerçekleşmesi gerektiğinin altını şöyle çiziyor:"Yeni anayasa’ diye diye dilimizde tüy bitti. Bence son derece mahcup bir paketi geçirmeye çalıştığında bile, AK Parti’nin kendi içinde bir engel oluşuyor. Böylesine korkunç bir mücadele veriyor Tayyip Erdoğan. Ergenekon ideolojisi, AK Parti’nin içine uzanmış durumda. Bu, o kadar güçlü bir ideoloji ki! BDP’ye bakıyorsun, parti kapatmalara en fazla sen maruz kalıyorsun; ama bu yöndeki değişikliğe hayır diyorsun. Kraldan daha çok kralcısın. Kapatmacıdan daha çok kapatmacı oluyorsun. Ben geçen gün TRT’de ağzımı bozmamak için ‘Stockholm sendromu’ dedim buna. İktidar partisi, sürekli kapatılma tehdidiyle yaşatılıyor. Anayasa değişikliğine gidince de zırt sivil dikta, zırt mahalle baskısı gibi aptal, muğlak kavramlarla ortalığı bulandırıyorlar." Mağden, Anayasa değişikliğine karşı çıkan yargıyı ise, "Bu ülkede, en büyük muhalefet, yargı. Utanç verici bir yerde. Düşünsene, 1980 Darbesi’nin korkunç anayasasını savunan, bu yargı." diyerek eleştiriyor.

Mağden, Anayasa değişikliğiyle Kemalist ideolojinin yıkılacağını düşündüğünden olsa gerek bu değişikliğe büyük önem veriyor. Bu değişikliğin neler getirdiğini, AKP'nin Anayasa Mahkemesi'nin ve HSYK'nın yapısını nasıl ve neden değiştirmek istediği gibi asıl can alıcı konulara girmeden (çünkü buna yandaşlığı izin vermiyor) bu değişikliği, klasik 82 Anayası'nın değiştirilmesi olarak topluma empoze etmeye çalışıyor... Ve bu değişikliğe karşı çıkcak yargıyı ise "utanç verici" olarak adlandırıyor... Bütün yandaşlar gibi, halkın cahil olduğunu düşünüyor, insanların 82 Anayasasının defalarca değiştirildiğini bilmediklerini zannediyor! Her değişikliğin mutlaka "ileriye doğru bir adım" olmayacağı gerçeğini insanların göremediğini düşünüyor...

10. Mağden AKP karşıtı medyayı eleştirerek bu medyayı okumadığını, sadece TARAF okuduğunu belirtiyor: "(Anayasa değişikliğine karşı olmayı) maharet zanneden, Hürriyet Gazetesi aydınları. Medyanın duruşu da fevkalade değil mi? Onlar çok demokrat, çok muhalif, çok özgürlükçüler; diğerleri de ‘yandaş’…

Erdoğan, ‘Candaş’ dedi ya (gülüyor). Bence Erdoğan, tahmin ettiğimden daha çok, medyayla uğraşıyor. Ben de mesela çok uğraşıyordum. Ama şimdi sadece Taraf okuyarak kendimi bunlardan koruyorum. Hakikaten hepimizin sinirleri bozuluyor. Tansu Çiller okumazmış ya, kendini korumak için. Ayna ayna var mı benden daha güzeli diye (Gülüyor)… Gazeteler sahip değiştirse de bir şey değişmiyor. Çünkü kadrolar felaket. Bu kadroları reddederek yola çıksalar, çok daha iyi bir gazetecilik yapacaklar."

Mağden burada adeta "gazetecilik dersi veriyor"! Bir aydın olarak sadece Taraf okumakla övünüyor! Hükümeti eleştiren medyayı eleştiriyor! Erdoğan'ın "Candaş medya" ifadesini memnuniyetle "gülerek" karşılıyor! Dahası, muhalif gazete patronlarına AKP karşıtı kadroları değiştrime önerisinde bulunuyor! Yani bütün basının "yandaş" olmasını düşlüyor....

11. Mağden, "Olası bir referandumun Anayasa Mahkemesi tarafından engellenmesi hâlinde sizce Erdoğan’ın stratejisi ne olur?" sorusuna; "(Erdoğan), Ey halkım, benim elimi kolumu bağlayan bir yapılanma var. Ben bunun karşısında çaresizim’ diyerek erken seçim kararı almalı.."

Mağden, Başbakan'a yine "mağdur rolü yapmasını" öneriyor... Yoruma veya başka söze gerek var mı?

12. Mağden, yerel seçimlerde AKP'nin oyunun düşmesine "fena halde bozulduğunu" da şöyle ifade ediyor: "Belediye seçimlerinde, AK Parti’nin oyunun düşmesine hakikaten bozuldum. Benim gönül verdiğim bir muhalif hareket var da oraya mı gidiyor? Hayır. Yemin ederim sana, yerel seçimlerde AK Parti’nin oylarının düşmesini ben Ergenekon’a gitmiş oylar olarak gördüm, öyle okudum."

"Büyük yazar", "büyük aydın", "eski sosyalit" Perihan Mağden, "AK Parti’nin oyunun düşmesine hakikaten bozuldum. Benim gönül verdiğim bir muhalif hareket var da oraya mı gidiyor?" diyebiliyor... Mesleğinden, geçmişinden ve aklından utanmadan açıka bir "AKP yandaşı" olduğunu haykırıyor! Ve Türk halkının ona ve onun gibi yandaşlara inanmalarını bekliyor!

Perihan Mağden'in cemaatçi Aksiyon Dergisi'ne verdiği bu roportajda söyledikleri, yandaşlığın geldiği son noktayı göstermesi ve yandaşlardaki "akıl ve vicdan tutulmasını" göstermesi bakımından çok önemlidir.

Radikal Gazetesi'ndeki yazılarında "ezandan rahatsız olduğunu" ve "dinsizlerin sayısının artması" gerektiğini belirten Perihan Mağden, şimdi de "nedendir bilinmez" (!) Cemaat'in dergisine AKP'yi savunan bir röportaj veriyor! Bu durum karşısında İnsanın da ister istemez "Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" diyesi geliyor.

Türkiye'de birgün (ki o günler çok uzak değil) "Yandaşlık Ödülleri" verilecek olursa benim adayım Sayın Perihan Mağden'dir. Buradan herkese duyuruyor ve Mağden'e destek bekliyorum!..

Sinan Meydan
Odatv.com



Bir zamanlar "ezandan rahatsız oluyorum", "dinsizlerin sayısı artmalı" diyen Perihan Mağden şimdi, cemaatci Aksiyon'da AKP'yi savunuyor... Neden acaba?

EMPERYALİZMİN BİR AYAĞI ÇUKURDA

Arzu hanım iletisinde diyor ki ‘Televizyon programları ve yorumları beni ve benim gibi düşünen çoğu yurtdışı çileden çıkarıyor, düşman kim belli değil ……..tüm değerlerimize ve ecdada müthiş bir karalama ve sindirme politikası izleniyor .. .. Birçok kurumsanki bu ülke için değil, başka devletlerin emrinde çalışıyor..’

Sonunda ‘Bu düşüncede olanlar bir araya gelmelidir’ diye bitiriyor…

Aslında bu ve binlerce ileti bir araya geldiğimizin işareti değil mi?

Şehit cenazelerindeki sloganlar birlikteliğimizin işareti değil mi?

Ekranlardaki birliktelikten bile korkanlar bu toparlanmanın emaresi değil mi?

Kendimize haksızlık etmeyelim..

Aydınların yurdun dört bir yanında büyük ilgiyle kucaklanmaları, salonların, meydanların dolup taşması, bir araya geldiğimizin kanıtı değil mi? Üstelik sağ sol, şucu bucu, başörtülü başörtüsüz ayrımı yapılmadan ‘vatan’ için bir araya gelenlerde büyük bir artış olduğunu görmezden gelebilir miyiz…

Kendimizden şüphe duymaya öyle alıştırıldık ki! Daha dikkatle bakalım. Bunları hafife almayalım. Çünkü sandıktan da seçimden de önemli olan bu BİLİNÇ, bu birlikteliktir.. Ve meyvalarını verecektir..

KORKU VE ECEL
İşte bu birileri için çok korkutucu. Bu milletin ‘birlikte’ düşünmesinden çok korkanlar var.

Bugün ‘solcu’nun elinde Yeniçağ gazetesi. ‘sağcı’ bilinen adam Aydınlık dergisi okuyor. ‘Dinci’ diye yaftalanmış adam, Silivri mitingine geliyor, Ulusal Kanal seyrediyor. Aklın yolunda, BİR düşünce üretenler çoğalıyor.

Odatv.com ile Yeniçağ gazetesinden iki GERÇEK gazeteci, Barış Terkoğlu ve Arslan Bulut, aynı anda ‘Ergenekon’ adı verilen maskaralığın ‘ipini çekecek’ kadar önemli bir yayın gerçekleştiriyorlar ve Yılmaz Polat’ın kitabı, ‘CIA pençesinde Açılım’ ve Aydınlık dergisinin taa 2007 yayınının da hakkını teslim ederek, Adalet bakanlığında alınan kararların, Amerika’dan ‘atanmış’ bir danışman savcı tavsiyesiyle mi alındığı sorusunu, gündeme bomba gibi düşürüyorlar.

ORTALIKTA KOCA BİR TISSS!
Yeniçağ gazetesini ‘fişleyenler’ kime akredite?

Ardından Yeniçağ Gazetesi yazarı, Sabahattin Önkibar genelkurmay başkanı ile bir görüşme gerçekleştiriyor. Ve yaygın medya alev alev yanıyor.. Hürriyet’in Ertuğrul Özkök’ü, genelkurmay başkanını ‘şoven milliyetçi çizgide, ‘radikal milliyetçi’ Yeniçağ’a konuş’makla suçluyor. Ve ekliyor ‘Hem de ‘Ergenekon sürecinde!’

Sonra bir başka ‘gazeteci’ diyor ki, ‘Yahu üstelik bu milliyetçi sağ gazete MHP kalıpları içinde bile değil. Neredeyse tümüyle sistem dışı!’

İşte zurnanın zırt dediği nokta budur.

Kurulan oyunun dışından bakan birileri var! Sadece iktidar partisine değil, alışılmış kalıplar içinde kalmadan, her yöne eleştiri yapıyor, ‘gazetecilik’in 4. kuvvet olduğunu hatırlatıyorlar. Üstelik ‘binbir destekli’ TARAF’tan da fazla satıyorlar. Ve birkaç sene içinde tirajları 10 kat artıyor!

BU TELAŞ ÖZGÜN DEĞİL!
Görmemek için kör olmak lazım. Bir telaş var ortada. Olay üzerine olay! Jet hızıyla geçen bir haziranın ardından elle tutulur bir ‘telaş’, tüm ‘dolmakalem’leri sarmış durumda.

Onların telaşı özgün olamaz! Biliyoruz ki, yaygın medya ‘Türkçe’ düşünmez ve istisnalar hariç kendine özgü düşünce üretemez... İpleri Washington ve Brüksel’dedir! Sadece yansımalarla idare edilir. O zaman telaşın kaynağı yine Atlantik ötesindedir!

Geçen ay Aydınlık dergisinde en önemli Amerikan düşünce kuruluşlarından biri olan Rand Corporation’ın Türkiye hakkındaki bir raporuna yerverildi. Raporun başlığı’ ‘Türkiye: Sıkıntılı Ortaklık’ değil miydi?

Raporda özetle, ‘Türkiye bir yol ayrımında’ deniyordu ve 4 seçenekten sözediliyordu:

1.Türkiye AB kapısında kalmaya devam eder; bu ABD için en uygun seçenektir.

(Bakın TÜSİAD’in Boyner başkanı da birebir aynı cümleyi kuruyor. Diyor ki

‘AB vizyonu parçası olmak, üye olmaktan da önemli!’ TÜSİAD, diyorki ‘Hedefimiz, Atlantik ötesinin emri doğrultusunda, Avrupa Birliği havuçu yönünde dizüstü çökmüş bir Türk milleti!

2. Rand raporunun Türkiye’nin gidebileceği ikinci yol tahmini ‘Ilımlı İslam Cumhuriyeti’! Rapor bu ihtimali zayıf görüyor.

3. Rapor, Türkiye’nin , ‘yumuşak bir askeri darbe’ yaşayabileceğini de seçenekler arasına koyuyor.Ama bu ihtimali de çok kuvvetli görmüyor…

4. En tehlikelisi diyor rapor, Türkiye milli bir çizgiye geçebilir!

Burada herhangi bir partiden, siyasi kurumlardan falan değil, ‘denetlenemeyen’ bir güçten, Türk milletinden sözediliyor. Diğerleri uzun yıllardır tam kontrolde..uzun yıllardır, Batıya parmak kaldırmadan, Washington, Brüksel’e yüz sürmeden hükümet eden, ya da hükümete talip olan yok!

İşte telaş buradan kaynaklanıyor! Atlantik ötesi ve içerdeki hempaları dört dönüyor.

Malum medyayı dikkatle izleyin. Ani bir U dönüş göreceksiniz!

Televizyonlarda malum hokkabazlar karşısında muhalifler …

Laf salatalarına muhalefet sosu kattılar. ..

Karanlıkta korkmamak için ıslık çalıyorlar.

Türkiye’de ‘yeter artık’ diyenlerin ateşine su serpmek için, (ya da amiyane tabirle ‘gazını almak’ için mi desek) ‘ulusalcı’ söylemlerle, hükümetçi/Atlantikçi söylemleri karşı karşıya getirmek zorunda kaldılar…

Çünkü, Yeniçağ gazetesi, Aydınlık dergisi veya ‘satın alınamayan’, ‘milli ortak aklın sesi olanların, üzerlerine atılan onca çamura rağmen parladığını onlar da görüyorlar. Tavsiyeli hükümet, danışmanlı adalet , şarlatan basın ve televizyon kümelerine açlık işsizlik ve biber gazlarına rağmen, ortak akıl ülkenin her yanında, parlıyor. İşte budur onları telaşa boğan.

Hem kendileri hem ‘yakın ve çook uzaklardaki işverenleri’ beceriksizlikleriyle kala kalacaklardır. Hiç kendilerini yormasınlar, güç, mevki, paraları olabilir, muhaberatı iyi kullanabilirler, Avro Atlantik sistemlerin periferilerinde gezebilirler.. Onların şaraplarıyla çoşup, onların gitarlarına oynayabilirler.. Ama artık anlı şanlı batı sistemlerinin de bir ayağı çukurda!

Bu topraklarda her türlü melanete karşı çıkacak güç binlerce yıldır vardı, şimdi de var ve hep olacak. Rüzgar değişince onların adını en başta ağababaları olmak üzere kimse hatırlamayacak!

Banu Avar
Odatv.com

ANAYASA MAHKEMESİ TÜRBAN KARARINI NASIL VERDİ

Anayasa Mahkemesi 1970’li yılların başından beri aldığı kararlarda, anayasa değişikliklerinin “şekil” yönünden nasıl denetleneceğini ortaya koymuştur. 2008 yılında alınan ve üniversitelerde türban yasağını kaldıran anayasa değişikliğinin incelendiği son karar (05.06.2008 günlü, E.2008/16, K.2008/116 sayılı bu karar 22.10.2008 günlü Resmi Gazete’de yayımlanmıştır) esas alınarak (bundan sonra “türban kararı” olarak anılacaktır) Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişikliğine ilişkin yasaları şekil yönünden nasıl incelediği gözler önüne serilmeye çalışılacaktır.

Anayasa Mahkemesi, Kuruluş Yasası ve İçtüzüğü gereği bir dosya üzerindeki incelemesini iki evrede gerçekleştirmekte; süre, yöntem, yetki ve koşul yönünden dosyada eksiklik bulunup bulunmadığını “ilk inceleme” evresinde yapmakta; dosyada eksiklik yoksa “esasın incelenmesi” evresine geçmektedir. “Esasın incelenmesi” evresinde, yasalar yönünden “şekil ve esas”, anayasa değişikliklerine ilişkin olarak da yalnızca “şekil” yönünden inceleme yapılmaktadır. Yüksek Mahkeme’nin “türban kararında” da, ilk inceleme evresinde dosyada eksiklik bulunmadığından “işin esasının incelenmesine” oybirliğiyle karar verilmiş ve “esasın incelenmesi” evresine geçilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin, 1961 Anayasası döneminde 1970’li yıllarda alınan 7 kararında (K.1970/31, K.1971/37, K.1975/87, K.l976/19, K.1976/46, K.1977/4, K.1977/117);

- Anayasal düzenin, hukukun üstün kurallarına ve çağdaş uygarlığın gereklerine aykırı düşecek biçimde yeni ilkelere bağlanamayacağı,

- Anayasa’nın 1. maddesinde yer alan “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” kuralı ile bunu tamamlayan ve Cumhuriyet’in temel niteliklerini belirleyen 2. maddesini değiştirecek derecede etkisi olacak bir değişiklik yapılamayacağı,

- Çağdaş anayasaların, kuruluş felsefesine uygun böyle ilkelerle oluşturulan anayasal düzeni koruyan ve güvenceye alan kurallarla kurumlara yer verdiği,

- Anayasa değişikliğine ilişkin tekliflerin, her şeyden önce Anayasa’nın başlangıç bölümü ile 1 ve 2. maddelerinde yer alan ilkelerde en küçük bir sapmayı ya da değişikliği öngöremeyeceği; değişikliklerin bu ilkelerin tümünü ya da birini hedef alması durumunda teklif edilemeyeceği ve TBMM’nde kabul edilemeyeceği; teklif ve kabul edilmeleri durumunda ise “şekil” koşuluna aykırı olacağı,

yargısına varılmıştır. Bu kararlarla oluşan yargı, aynı kuralları içeren ve Atatürkçü Cumhuriyet rejimini koruma bağlamında aynı hukuksal güvencelere sahip olan 1982 Anayasası döneminde de geçerlidir. Nitekim bu kararlara, “türban kararında” da yer verilmesi varılan bu sonucu pekiştirmektedir.

Anayasa Mahkemesi, “türban kararında” esasın incelenmesine ilişkin ikinci evrede, Anayasa’da yapılan değişikliği öncelikle “teklif edilebilirlik” yönünden incelemiştir. Bunu yapabilmek için de, Anayasa’yı değiştirme yetkisinin niteliğini ve sınırlarını, yasama organının kurucu iktidar karşısındaki hukuksal durumunu irdelemiştir.

KURULU VE KURUCU İKTİDAR
Öğretiye bağlı kalarak Anayasa Koyucuyu “kurucu iktidar”, Anayasa’da değişiklik yapma yetkisi bulunan TBMM’ni “kurulu iktidar” olarak ayıran Yüksek Mahkeme, kurulu iktidar olan TBMM’nin, asli kurucu iktidarın yarattığı “hukuksal otorite” sınırları içinde hareket etmek zorunda bulunduğunu, bunun, yapılan yasama işleminin hukuksal geçerlilik kazanabilmesinin önkoşulu olduğunu kabul etmiştir. Anayasa’nın 6. maddesinde, “hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz” denildiğine göre, TBMM’nin anayasal sınırları aşarak kullandığı yetki ile ortaya koyduğu yasama işlemleri hukuksal geçerlilik kazanamaz.

Anayasa Mahkemesi’ne göre, Anayasa’nın 175. maddesinde Anayasa’yı değiştirme yetkisi TBMM’ne verilmiş olmakla birlikte, kaynağı Anayasa olan bu yetkinin, Anayasa’nın öngördüğü yöntemlerle ve anayasal sınırlar gözetilerek kullanılması gerekir. Başka bir anlatımla, TBMM’nce kullanılacak yetkinin, her şeyden önce “asli kurucu iktidar” tarafından kullanılmasına izin verilen bir yetki olması zorunludur.

Anayasa’nın 4. maddesinde, “Anayasanın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” denilerek, TBMM’nin Anayasa’yı değiştirme yetkisinin sınırı çizilmiş; oluşturulan yasak alanda yetki kullanılamayacağı, kullanılırsa hukuken geçerli olamayacağı belirlenmiştir. Değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek bir Anayasa kuralına yönelik değişiklik teklifi TBMM’nin yetkisi kapsamında bulunmadığından, yetkisiz olunan bir alanda yapılan yasama işlemine hukuksal geçerlilik tanımak olanaksızdır. Salt “sayısal çokluk” da, böyle bir yasama işlemini hukuken geçerli kılmaya yetmez. Çünkü, “kurulu iktidar” olan TBMM’nin işlemlerinin geçerliliği, “asli kurucu iktidarın” öngördüğü anayasal sınırlar içinde kalması koşuluna bağlıdır.

Yüksek Mahkeme bu yargıya vardıktan sonra, Anayasa’nın 148. maddesindeki “şekil” yönünden denetimin, “teklif…şartına uyulup uyulmadığı” kuralı uyarınca, Anayasa değişikliğinde “geçerli teklif” koşulunun bulunup bulunmadığına yönelik bir denetimi de içerdiğine hükmetmiştir.
Yüksek Mahkeme 175, 4 ve 148. maddelerin birbirleri karşısındaki durumunu şöyle görmekte ve yorumlamaktadır: “Anayasa’nın yetki normu olan 175. maddesi, bu yetkinin sınırını çizen 4. maddesi ve bu sınırların dışına taşan yetki kullanımının hukuksal müeyyidesini belirleme yetkisini öngören 148. maddesinin birlikte değerlendirilmesi zorunludur.” Açık anlatımıyla Anayasa Mahkemesi’ne göre, 175. madde “yetkiyi”, 4. madde “yetkinin sınırını”, 148. madde de, “yetkiyi aşmanın yaptırımını” düzenlemiştir. Daha açık anlatımıyla Anayasa’yı değiştirme yetki sınırının aşılması yaptırımsız değildir. Anayasa’nın 11, 148 ve 153. maddeleri uyarınca, Anayasa’yı resmen yorumlamaya yetkili tek organ olan Anayasa Mahkemesi’nin bu yorumu kesin ve bağlayıcıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin koruyacağı anayasal düzen, Anayasa’nın ilk üç maddesi ile çerçevesi çizilen Atatürkçü Cumhuriyet düzenidir. Kurucu iktidarın siyasal düzene ilişkin temel tercihi ilk üç maddede, bunun somut yansımaları ise diğer maddelerde vücut bulmuştur. Bu vücudu bütün olarak görmek ve yapıyı değiştirecek dolaylı düzenlemelere de geçit vermemek gerekir.

Anayasa’nın 4. maddesi dahil, Atatürkçü düşünce sistemine dayalı Cumhuriyet düzeninde değişikliğe neden olacak düzenlemeler, kurucu iktidarın yarattığı temel anayasal düzende dönüşüme yol açacağından, kabul edilemez. Anayasa’nın ilk üç maddesinde değişiklik öngören yasama işlemleri nasıl hukuken kabul edilemezse, diğer maddelerde yapılan değişikliklerle aynı sonucu doğuran yasama işlemleri de hukuken geçerli sayılamaz.

CUMHURİYETİN SONU GELİR
Anayasa Mahkemesi, sonuç olarak bu gerekçelerle, yapılan değişikliklerin, Cumhuriyet’in niteliklerini zedeleyip zedelemediği, bu niteliklerde dolaylı yoldan içerik ve anlam farklılaşması yaratıp yaratmadığı yönlerinden incelenebileceği ve eğer yaratıyorsa, 4. maddedeki “değiştirme yasağına” aykırılık nedeniyle iptal edilmesi gerektiğine karar vermiştir.

Çünkü eğer bu nitelikteki düzenlemeler iptal edilmezse anayasal norm durumuna gelecek ve yasama işlemleri bu normlar da göz önünde bulundurularak Anayasa’ya uygunluk denetimine bağlı tutulacağından, yasal düzenlemeler ve uygulamalarla Atatürkçü Cumhuriyet’in sonu getirilmiş olacaktır.
Yüksek Mahkeme, bu sonuca vardıktan sonra türban konusunda yapılan Anayasa değişikliklerinin “içeriklerini” incelemiş; “Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen Cumhuriyet’in temel niteliklerini dolaylı biçimde değiştiren ve işlevsizleştiren” düzenlemeleri, “4. maddedeki yasağa” aykırı bularak ve 148. maddedeki “teklif koşuluna” uygun olmadığı için iptal etmiştir.

Bülent Serim
Odatv.com

KÖTÜ ANLAŞMA YOKTUR AZ VOTKA VARDIR

PKK'nın son dönemlerde artan saldırılarının, siper tartışmalarının, Anayasa Mahkemesi’nin beklenen referandum kararının ön sıralarda yer aldığı gündemin içinde kendine henüz hak ettiği yeri bulamayan konularından bir tanesi Mersin Akkuyu’da kurulması planlanan nükleer santral meselesi. 12 Mayıs 2010 tarihinde (aynı zamanda vizelerin karşılıklı olarak belli süreler için kaldırıldığı günlerde) Türkiye ile Rusya arasında iki tarafın enerji bakanları tarafından imzalanan bir anlaşma ile Akkuyu Nükleer Santralı için siyasi süreç başlatılmıştı. Bunu takip eden süreçte anlaşmanın TBMM’de onaylanması aşamasına geçilmiş; anlaşma metni 28 Haziran 2009’da Bakanlar Kurulu üyeleri tarafından imzalanarak 29 Haziran 2010 tarihinde 1/902 esas numarası ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyeti’nde Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Hakkında Kanun Tasarısı başlığı altında Başbakan Erdoğan’ın imzası ile TBMM Dışişleri Komisyonu’na gönderildi. Komisyonda yer alan muhalefet milletvekillerinin anlaşma şartlarına olan yoğun itirazlarına rağmen iktidar partisi milletvekillerinin oylarıyla acele bir şekilde onaylandı ve genel kurulda görüşülmek üzere meclis başkanlığına gönderildi. Muhtemelen önümüzdeki günlerde genel kurul görüşmeleri sırasında yaşanacak tartışmalar sayesinde bu anlaşma ve içeriği basında çokça yer alacaktır.

İÇERİĞİ TARTIŞILACAK
Peki, ne tür bir içeriği var anlaşma metninin? Özellikle Dışişleri Komisyonu’nun muhalefet partilerine mensup milletvekillerinden bu anlaşmanın ulusal bağımsızlığımıza aykırı olduğu yönünde itirazlar yükselmişti. Onlara göre, Türkiye söz konusu anlaşma ile kurulması öngörülen nükleer santralı her şeyiyle Ruslara bırakıyordu. Akkuyu bir ülke sınırları içinde kurulup, sahibinin bir başka ülke olduğu ilk nükleer santral olacaktı yeryüzünde! Bütün bunlar doğru mu? Gelin tüm bu iddialara resmi belgeden, Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın Rus muadili ile imzaladığı anlaşma metninden alıntılar yaparak bir kez daha bakalım.

Öncelikle sıkça dile getirilen Proje Şirketi’ndeki Rus payının hiçbir zaman %51’in altına düşmeyeceği meselesine bakalım. 12 Mayıs tarihinde imzalanan ve şuan Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmek üzere bekleyen anlaşma metninin Madde 5/4’ünde durum çok net ifade edilmiş: “Rus yetkili kuruluşlarının Proje Şirketi’ndeki toplam payları hiçbir zaman %51’den az olamaz.” Bu ne demektir? Ruslar resmi anlaşmanın öngördüğü sürenin dolmasının ardından dilerlerse hisse satışı yapabilirler, ancak “hiçbir zaman” payları yarının altına düşemez. Bu maddenin ters okunuşu, “Türkiye hiçbir zaman Proje Şirketi’nde yarı yarıya ortaklık hakkı ya da, %49 hisse elde edemez” değil midir? Proje her yönüyle Türkiye’de hayata geçirilecek ancak Türk tarafının bırakın üstün olmayı, eşit ortaklığı dahi kabil değil. Yine Madde 5/3 olayın bir başka tarafını da yoruma gerek kalmayacak biçimde açıkça belirtiyor: “Proje Şirketi Rus tarafınca yetkilendirilen şirketlerin doğrudan veya dolaylı olarak başlangıçta %100 hisse payına sahip olacak şekilde Türkiye Cumhuriyeti kanunları ve düzenlemeleri kapsamında anonim şirket olarak kurulur.” Ruslara proje şirketinin kuruluşu aşamasında başlangıçta verilen pay %100! İktidar bu ve benzeri maddeleri örtebilmek için komisyona gönderdiği tasarının gerekçe kısmında santralin yapımının Türkiye’ye herhangi bir maddi yük getirmeyeceğini ifade etmektedir. (sayfa:2) Kısaca bedavadan nükleer santral sahibi oluyoruz bu anlaşmayla hükümete göre.

ARAZİ TARTIŞMASI
Devam edelim. Akkuyu’da kurulacak olan nükleer santralin yapımı için tahsis edilecek olan arazinin karşılığı var mı anlaşma metninde? Maalesef yok! Bakınız Madde 7/1: “Türk tarafı sahayı mevcut lisansı ve mevcut altyapısı ile birlikte bedelsiz olarak Nükleer Güç Santralinin söküm sürecinin sonuna kadar Proje Şirketi’ne tahsis eder. Santralin kurulacağı ve Türk devletine ait ilave arazi de Proje Şirketi’ne bedelsiz olarak tahsis edilir. Gerekli olursa, Proje Şirketi ilave arazi için Orman Fonu’na gerekli ödemeleri yapar”. Gördüğünüz gibi yalnızca santral inşası için öngörülen arazi değil, ilave araziler de Rusların hiçbir zaman %51’in altında hisseye sahip olmayacakları Proje Şirketi’ne bedelsiz olarak veriliyor, şirketten “gerekli olursa” Orman Fonu’na ödeme yapması bekleniyor. “Gerekli olursa…”

İmzalanan anlaşma ile Türk tarafı aynı zamanda gerekli görülmesi halinde özel mülkiyete konu başka arazilerin de kamulaştırılabileceğini ifade ediyor. Ayrıca Proje Şirketi’nde görev almak üzere getirilecek olan yabancı işçi ve personelin ülkeye giriş çıkışları, çalışmaları konusunda kolaylık göstermeyi de taahhüt ediyor. Bkz. Madde 7/2: “Türk tarafı Proje Şirketi’ne yürürlükteki Türkiye Cumhuriyeti kanun ve düzenlemeleri kapsamında Proje ile ilgili olarak ihtiyaç duyulan özel mülkiyete konu diğer tüm arazilerin kamulaştırılması hususunda kolaylık sağlar. (…) Proje ile ilgili olarak yabancıların çalışmasına ilişkin gerekli izinlerin verilmesi kolaylaştırılacaktır”. İlgili maddeden de anlaşıldığı üzere santral inşası ve çalışması sürecinde de pay Ruslara bırakılmış; onlar kendi işçilerini, kendi uzmanlarını, kendi personellerini ülkelerinden getirecekler; Türkiye ise işlerinde kolaylık sağlayacak yalnızca. Hâlbuki hükümet tarafından komisyona gönderilen tasarının gerekçe bölümünde anlaşmanın ilgili maddesi açık olmasına rağmen “şartlar elverdiğinde” santralde Türk personelin yetiştirilip çalıştırılacağı ifade ediliyor. (sayfa:2) “Şartlar elverdiğinde…”

Ve gelelim inşa edilecek nükleer santralin çalışmaya başlaması ile birlikte açığa çıkacak olan nükleer atığın çaresine nasıl bakılacağı meselesine. Anlaşmanın genelinde olduğu gibi hükümet bu konuyu da Ruslara havale etmiş görünüyor. Bkz Madde 12/4: “Proje Şirketi Nükleer Güç Santrali’nin sökümü ve atık yönetiminden sorumludur”. Yani Rusların aslan payına sahip olduğu şirket nasıl uygun görürse nükleer atıklar o şekilde devre dışı bırakılacak. Mersin’in doğasına, insanına zarar verecek, bölgenin turistik yapısına çok büyük bir darbe vuracak bu gelişme karşısında Mersinli sivil toplum örgütlerinin itirazlarını, seslenişlerini duymuyor hükümet ama biz daha derinden, halktan bir haber verelim: Nükleer santralin kurulması planlanan Akkuyu mevkii Mersin’in Gülnar ilçesi Büyükeceli beldesi sınırları içinde. Ve bu beldede yaşayan insanlar nükleer santral kurulacak haberini aldıklarından buyana yerleşimlerinin yaşanmaz bir yer olacağına, sağlıklarının tehdit altına gireceğine inandıkları için yaşadıkları toprakları terk etmeye başladılar. O kadar büyük sayılarla göçler başladı ki Büyükeceli beldesi belde hüviyetini yitirip muhtarlığa düşme aşamasına geldi. Yaklaşık bin kişinin ev ve arazilerini satışa çıkararak beldeyi terk ettikleri konuşuluyor. Bu anlamda sosyolojiye yeni bir kavram daha kazandırdı bu gelişme: Nükleer Göç. Ama bütün bu gelişmeler, o insanların yaşamları, hayat şartları, kayıpları bu hükümetin hiç umurunda değil, bu çok açık.

GEREKLİ OLURSA
Görüldüğü üzere önümüzdeki günlerde TBMM genel kurulunda görüşülecek olan Nükleer Santral anlaşması ve maddeleri pek çok açıdan Rusya’ya büyük avantajlar, getiriler sağlarken Türkiye’ye kendi ülkesindeki bir santralden elektrik satın alan müşteri rolü kalıyor. Bunca açığın farkında olan hükümet tasarının gerekçe kısmında “santralin inşasında “mümkün olduğunca” çok Türk şirketi yer alacak” gibi ek hükümler belirtip, nafile bir çaba ile eksiklerini kapatmaya çalışmış: “Mümkün olduğunca…” Siz 2010 yılında kalkıp “mümkün olduğunca”, “gerekli olursa”, “şartlar elverdiğinde” gibi muğlâk ifadelerle kendi adınıza taahhüt elde etmeye çalıştığınız anlaşmalara imza atarsanız, bırakın hükümetin yıllardan beri propagandasını yaptığı “enerji alanında bağımsız” olmayı, siyasi-hukuki bağımsızlığınız bile tartışılır hale gelir. Anlaşmaya imza koyan Rus tarafı nasıl bir ifade takınıyor peki? Tek bir örnek yeterli: Bkz. Madde 5/4: “Rus yetkili kuruluşlarının Proje Şirketi’ndeki toplam payları hiçbir zaman %51’den az olamaz.” Hiçbir zaman! “Hiç bir zaman” mı “mümkün olduğunca”, “gerekli olursa”, “şartlar elverdiğinde” mi? Hangisi daha dirayetli? Hangisi daha bağımsızlıkçı? Hangisi daha tutarlı? Yorum sizin…

Ali Bilgenoğlu
Odatv.com

Belge icin buraya tiklayiniz.

30 Haziran 2010 Çarşamba

KÜRT AÇILIMININ ABD’DEKİ ADI NE?

Her ne kadar birçok kez isim değiştirse de, kapatalım yeniden açalım denilse de uzunca bir süredir kamuoyunu meşgul eden “Kürt Açılımı”nın Washington kaynaklı bir proje olduğunu ortaya koyan ciddi kanıtlar vardır. Konuyla ilgili olarak böylesine net ifadeler kullanıldığında ise iktidara yakın çevreler itiraz ederek tepki göstermektedir. Bugüne kadar sanatçılardan (arabeskçiler ve popçular sanatçı olarak var, tek bir ressam ve heykeltıraş yok) sporculara kadar farklı çevrelerden tanınmış isimlerle İstanbul’un hoş mekânlarında düzenlenen kahvaltılı toplantılarda, siyasi parti yöneticileri ve sivil toplum kuruluşlarıyla yapılan görüşmelerde açılım anlatılırken bir kamyon dolusu laf edildi, ama buna rağmen yetkili ağızları dinleyen hiç kimse ne olduğunu ve ne yapılmak istendiğini anlayamadı.

KÜRT AÇILIMINI ANLAMAYA ÇALIŞMAK
Konuyla ilgilenen, araştıran ve sorgulayanların büyük bir bölümü, Kürt açılımının Washington’un dayatması olduğu yönünde değerlendirmeler yapmaktadır. Askeri varlığını sonlandıracağı Irak’taki çıkarlarını gözetmeyi, kuzeydeki Kürt devleti oluşumunu koruyup kollamayı planlayan Amerikan yönetimi arkasında sorun istememekte, bu nedenle de Türkiye’nin Barzani ve PKK ile ilişkilerini kendine göre düzenlemeye çalışmaktadır. İşin özü, ABD’nin isteği, Türkiye’de terör bitsin, kan dökülmesin, Türk-Kürt kardeşliği bozulmasın, Kürtlerin istediği olsun değil, mevcut çıkarlarının zarar görmemesi ve planlarının bozulmamasıdır. Abdullah Öcalan’ın muhatap alınması, PKK ile masaya oturulması ve onların taleplerinin görüşülüp değerlendirilmesi ise Kürt açılımının olmazsa olmazlarıdır. Aksi takdirde Türkiye’ye terör sopası daha da sert bir şekilde gösterilerek, direnen son kale olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de er ya da geç evet demesi sağlanacaktır. İşte bu ince hesapları anlamanın yolu Türkiye ve Ortadoğu üzerinde çalışan Amerikan uzmanlara ısmarlanan raporları irdelemekten geçer.

KÜRT AÇILIMINDA HENRİ BARKEY İMZASI
Türkiye doğumlu Amerikan uzman Henri Barkey’in adı özellikle “Kürt açılımı” sürecinde çok sık gündeme geldi. Halen Lehigh Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanlığı görevini yürüten Barkey bir yandan da “Carnegie Endowment” adlı Amerikan düşünce kuruluşunda Türkiye uzmanı olarak çalışıyor. Aynı zamanda Ortadoğu uzmanı olan ve 2000’li yılların başlarında Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda da görev yapan Barkey’in araştırmaları, çalışmaları ve önerileri Amerikan yönetimi tarafından ciddiye alınıyor, hazırladığı ısmarlama raporlar ise bölgedeki Amerikan politikalarına yol haritası çiziyor. Her ne kadar kabul etmese de Henri Barkey bir diğer Amerikan uzman David Phillips gibi Kürt açılımının önemli mimarlarından biridir.

Henri Barkey, içeriği Kürt açılımı olan bir rapor üzerinde Amerikan Başkanı Obama’nın Nisan 2009’daki Türkiye ziyareti öncesinde çalışmaya başlamıştı. Aynı yılın Haziran ayında Amerikan Dışişleri yetkililerinin ve Savunma Bakanlığı Pentegon’un değerlendirdiği rapor, Ekim 2009’da son haliyle Beyaz Saray’a teslim edildi.

KÜRT AÇILIMININ ABD’DEKİ ADI “KÜRDİSTAN’DA ÇATIŞMAYI ÖNLEMEK”
Başkan Obama’ya tavsiyelerin yer aldığı 67 sayfalık “Kürdistan’da çatışmayı önlemek” başlıklı raporda öyle bölümler ve ifadeler var ki, bunlar açılım sürecinde Türkiye’de yaşanan birçok gelişmenin anlaşılmasına yardımcı olmakla kalmayacak, soru işaretlerini de ortadan kaldıracaktır. Söz konusu rapor diğer Amerikan uzman David Phillips’in (aynı zamanda Ermenistan açılımının mimarı) Ekim 2007’deki “PKK’nın Silahsızlandırılması” başlıklı raporuyla birlikte değerlendirildiğinde ise “Kürt açılımı = PKK ve Öcalan açılımı mı” sorusu ortaya çıkacaktır. Tercümesini yaptıktan sonra herkesin anlayabileceği bir dil kullanarak olabildiğince özetlediğim Barkey raporunun çarpıcı bölümleri şöyle:

1) Kürt sorunu Amerika Birleşik Devletleri açısından yaşamsal olan birçok konuyla bağlantılıdır.
2) Türkiye ve Bölgesel Kürt Yönetimi’nin işbirliği yapmalarına yardımcı olmak Amerika Birleşik Devletleri’nin başarısı için önemlidir.
3) Ankara-Bağdat işbirliği, uzun vadede İran’a karşı denge olarak hizmet görebilir. Böyle bir eksenin olabilmesi için Türklerin Erbil’e gitmeleri gerekir.
4) Washington, Türkiye’nin Irak’ta yapıcı bir rol oynamasını istemelidir.
5) Türkiye’nin Federal Irak modelinden duyduğu rahatsızlık giderilmelidir. Türkiye’nin Kuzey Irak açılımının ve Federal Irak’ı yavaşça kabulünün kırılganlığı da dikkate alınmalıdır.
6) Türkiye’de, Bölgesel Kürt Yönetimi ve Kürtlerle ilişkilerin iyileştirilmesine karşı çıkan muhalefet, ulusalcılar ve asker arasında önemli bir yere sahiptir.
7) Türkiye’nin Irak Kürtlerine verebileceği garanti, Kürtlerin kendilerini komşularından yana güvensizlik içinde hissetmelerini engelleyecek koruyuculuktur.
8) Türkler, potansiyel bir Kürt bağımsızlığını aşırı abartıyorlar. Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri-Bölgesel Kürt Yönetimi üçgenindeki mevcut rahatsızlık, Türkiye’nin kendi Kürt sorunundan kaynaklanmaktadır.
9) PKK’ya silah bıraktırmak ciddi bir planlamayı ve Iraklı Kürtler, Türkler ve Amerikan Yönetimi arasında eşgüdümü gerektirir.
10) İlk adım, Türkiye ve Bölgesel Kürt Yönetimi arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesidir. İkinci adımda, Türkler af kanunu çıkarmalıdırlar. Üçüncü adım ise, Bölgesel Kürt Yönetimi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin, PKK’dan kopanlara gelecekleriyle ilgili garantileri sağlamasıdır.
11) Irak’taki Amerikan temsilcileri, PKK’nın silah bırakmasına eşlik edecek mekanizmalar için gerekli adımları atmalıdır.
12) PKK’lılar silahları Amerikan yetkililere teslim etmeli, Türk meslektaşları da durumu izlemelidir. Süreç kamuoyunun gözleri önünde olduğu takdirde Türk kamuoyu, bunun gerçek olduğuna inanacaktır. Silahların teslim edilmesi televizyondan yayınlanabilir.
13) PKK liderliğinin af kapsamı dışında kalması muhtemeldir. Onlar için bölge dışına çıkabilecekleri geçiş izni ya da belgesi sağlanabilir.
14) Amerika Birleşik Devletleri, bu sürece Avrupa’nın katılımını da sağlamalıdır. Avrupa ülkeleri, silah bırakma süreci başladığında, PKK’nın dernek ve işletmeler şeklinde iyi örgütlenmiş altyapısına karşı daha katı düzenlemeler getirmelidir. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin hukuk dışı bulduğu yöntemlerle hapse atılmış PKK üyelerinin durumunu gözden geçirmeye ikna etmek için Avrupa Birliği, üyelik bağlamında Türkiye üzerinde nüfuz kullanabilir.
15) Avrupa, PKK liderliği için son durak da olabilir. Bu durumda, ev sahibi ülke, gelecekte hiçbir siyasi eyleme girmemeleri için gereken dikkati göstermelidir.
16) Obama yönetimi, Ankara’nın terörle mücadelesine ve Avrupa Birliği üyeliğine destek vermeyi sürdürmelidir. Kürt sorununa dair bir çözümün demokratik araçlarla olması gerektiğini vurgulamalıdır.
17) Mademki Türkiye’nin uzun vadede Avrupa Birliği üyeliği Kürt sorununu nasıl çözdüğüne bağlı bir seyir izleyecek, Amerika Birleşik Devletleri de aynı şekilde Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine verdiği desteği, Kürt azınlığıyla uzlaşma yönünde gerçek çabalar sergilemesi şartına bağlayabilir.
18) Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa şiddet karşıtı Türkiyeli Kürt liderlerle ilişki kurmalıdır.
19) Washington, Türkiyeli Kürtlerin silahlı mücadeleyi terk etmeleri için Iraklı Kürt liderlerin yardımına da başvurabilir, çünkü Türkiye’deki silahlı mücadele istenen sonuçları almayacağı gibi, Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’ni de tehlikeye düşürecektir.
20) Washington, Türkiye’ye siyasal reform yapılması, insan hakları ve demokratik özgürlüklerin ilerletilmesi için de baskı yapmalıdır.
21) Türkiyeli Kürtlerin bağımsızlık eğiliminde olmadıkları söyleniyor. Kürtler, Türkiye Avrupa Birliği yolundayken bağımsız olmaya veya Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi’ne katılmaya niçin çalışsınlar ki. Ama 15 veya 20 yıl sonra bu bağların ve düşüncelerin değişmeyeceğini kim söyleyebilir?

BARKEY RAPORU KÜRT AÇILIMININ YOL HARİTASI MI?
Yukarıda numaralandırdığım bölümlerle ilgili değerlendirme yapmak yerine kimi olaylarla olan bağlarını anımsatmaya çalışacağım. Her bir madde çok önemli, ama özellikle 1’inci madde Kürt açılımıyla ilgili gelişmelerin özeti değil mi? Sonra 2 ve 3’üncü maddeleri Türkiye’nin geçtiğimiz Mart ayında Erbil’de konsolosluk açmasıyla birlikte düşündüğünüz de ne görüyorsunuz? Yedinci maddeyi okuduğunuz da ise ABD’nin Irak’taki askeri varlığının sonuçlanmasının ardından Türkiye’ye vermek istediği koruyuculuk rolünü anımsayacaksınız. Kürt açılımının aslında PKK ve Öcalan açılımı olup olmadığına da 9, 10, 11, 12, 13, 14 ve 15’inci maddeleri bir kez daha okuyarak karar vereceksiniz. Bu arada, 12’inci maddede önerilenlerin, Kandil ve Mahmur’dan Habur’a gelenlerle ilgili sahneler ve gelişmelerle bir bağlantısını kurmaya çalışın. Ergenekon adı verilen davaya dâhil edilenleri 6’ıncı maddenin ışığında düşünün. Son olarak ise 21’inci maddeye dikkatinizi çekeyim. Burada, “Büyük Kürdistan” nihai hedefinden söz ediliyor olabilir mi diye düşünmeden edemeyeceksiniz.

Yakında sizlerle paylaşacağım bir başka rapor ise Kürt açılımının ne olduğunun daha iyi anlaşılması bakımından büyük yarar sağlayacaktır.

Gürbüz Evren
Odatv.com