"Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” diyecektir. Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir." İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!"

8 Haziran 2010 Salı

Bu Yuruyus Turkiye`de Oldu




6 Haziran Pazar günü Antalya’da çarpıcı bir referandum vardı. Alevi inancının en önemli önderlerinden biri olan Abdal Musa Sultan’ın türbesinin bulunduğu Elmalı- Tekke Köyündeki referandumun amacı, Abdal Musa dergâhının hemen yanı başına açılan taşocağının oylanmasıydı. Ancak bu referandum, her şeyi halka götürmeyi alışkanlık haline getiren AKP’nin önerdiği bir oylama değildi. Bu kez referandum için sandıkları ortaya koyan köylülerdi. Bergama köylülerinin sözcüsü Oktay Konyar’ın öncülüğünde gerçekleşen referandumdan “taş ocağına hayır!” sonucu çıktı.

İŞTE O REFERANDUM VE EYLEMDEN NOTLAR…
Saat 10’da Tekke köylüleri Abdal Musa türbesi yakınındaki Cem Evi’nde toplandılar. Ortaya konulan masaların üzerine seçim sandıkları yerleştirildi. Muhtarlar ve diğer görevliler de yerlerini aldılar. Bergama’da siyanürle altın çıkarılmasına karşı mücadele veren köylülerin sözcüsü Oktay Konyar, Tekke köyünde de inisiyatifi ele almış ve taş ocağının halkoyuna sunulmasını kararlaştırmışlar… Tekke köylüleri sırayla nüfus cüzdanlarını alarak TC kimlik numaralarını kaydedip Dur Dağında açılacak taş ocağının oylanması düzenlenen referandumda oylarını kullandılar... Bölgenin sosyal ev kültürel dokusunu iyi bilen Antalya’dan Araştırmacı-Yazar Giray Ercenk ve TTKD Başkanı Hediye Gündüz’ün de aralarında olduğu çok sayıda isim de oradaydı. Onlar da kısa birer konuşma yaptılar…

ABDAL MUSA’NIN ARDINDAN YÜRÜYEN DUR DAĞINDA ETKİLEYİCİ EYLEM…
Akdeniz yakası Aydın illeri
Kuşlar gider bizim Abdal Musa’ya
Cemalin görünce yürüdü dağlar
Taşlar gider bizim Abdal Musa’ya (Aşık Veli)
Oktay Konyar’ın öncülüğünde kültür merkezinde toplanan erkekler tek sıra ve üzerleri çıplak, ellerinde dövizlerle dışarı çıktılar. Önde kadınlar, arkada "Susma sustukça sıra sana gelecek " sloganı eşliğinde Abdal Musa türbesine yürüdüler. Türbenin çevresindeki mezar taşları arasında yarı çıplak erkekler çarpıcı bir görüntü oluşturdular. Kadınlar da tarlada çapasını bırakıp, çocuklarını kucaklayıp gelmişler eyleme. Kadınların içinde olduğu her eylemin gücü büyüyor… Türbenin arkasından taşocağına doğru sloganlar eşliğinde yürüyüş başladı. Taş ocağı çalışanlarının telaşını muhtarın " izin verin makinelere bir şey olmayacak, basın açıklaması yapılıp dönülecek" sözleri yatıştırdı. Taşocağının şantiyesine varıldığında, jandarmaların şantiye önünde bekledikleri görüldü. Burada Oktay Konyar’ın öncülüğünde saflar halinde dağınık bir kalabalık oluşturuldu. Yumruklar havada sloganlar atılarak bir basın açıklaması yapıldı. Kalabalık coşkuluydu…

ARAZİ HAZİNENİN DEĞİL, KÖYÜN MERASI…
İlginç olan eski muhtarın söylediğine göre şantiyenin bulunduğu bölge köyün yazılı çizili mera arazisi olarak görülüyormuş, hazinenin değilmiş. Yani değil satışı, kullanımı bile yasal olarak mümkün değilmiş. Taşocağını açan şirketin yetkililerine on günlük bir süre tanındığı ve süre sonunda çalışmaların durdurulması için köylünün gerekeni yapacağı bildirildi ve eylem sona erdi.

‘ALEVİ ENSTİTÜSÜ’ YAPILACAKTI, TAŞ OCAĞI YAPILDI!
Tekke Köyü, AKP’nin Alevi açılımının da merkezinde yer alıyordu. Açılımın en önemli ayağı olarak duyurulan ve “mektepli” Dede ve Baba’ların yetiştirileceği öne sürülen “Alevi Enstitüsü” bu köye yapılacaktı. Ancak Alevi toplumunun açılımla sınadığı AKP’nin Tekke köyündeki referandum sandığına gömüldüğünü söylemek yanlış olmaz. Çünkü açılım tartışmalarının arasında Alevi toplumunun somut taleplerini yerine getirmek şöyle dursun, üstüne üstlük Alevilerin en önemli inanç merkezlerinden birine taş ocağı açılmasına göz yummak, Alevilerce “inançlarımıza saldırı” olarak yorumlanıyor. 6 Haziran’da köylerindeki taş ocağını referandum sandığına gömen ‘1000 Tekkeli’nin, Abdal Musa’nın elini dayadığı Dur Dağı’nı deldirmeyeceği çok açık.

Referandum meraklısı siyasilere duyurulur.










Yusuf Yavuz
Odatv.com

“İslamcılık” Yalancılığı

AKP iktidarı, Atatürk Cumhuriyeti’ni yıkıcı eylemlerini sürdürüyor: Osmanlı’nın çöküş döneminin “İslamcılık” aldatmacasını, ABD’nin ve AB’nin güdümünde “Ilımlı İslam”, “BOB Eşbaşkanlığı”, “Medeniyetler İttifakı” gibi aldatıcı kılıflar altında üstlenip, son olarak “Gazze’ye yardım” aldatmacası olarak sahneleyince, dünyanın Türkiye Cumhuriyeti’ni Arap ülkelerinin güçsüz ve derbeder durumunda bir devlet gibi algılamasına bir kez daha neden olmuştur.

İslamcılık ve Turancılık için Mustafa Kemal’in koyduğu tanının bugün de ne denli doğru ve güncel değerde olduğu yeniden, ama ulusumuz ve devletimiz için utanç ve üzüntü verici bir biçimde anlaşılıyor.

Mustafa Kemal, İslamcı ve Turancı politikacılar için şu nitelemeyi yapmıştı:

“Büyük ve boş hayaller ardından koşup yapamayacağı şeyleri yaparmış gibi görünen yalancılar.”

“Efendiler, büyük ve hayali şeyleri yapmadan yapmış görünmek yüzünden bütün dünyanın düşmanlığını, kızgınlığını ve kinini bu ülkenin, bu ulusun üzerine çektik.”

“Biz panislamizm yapmadık. Belki "Yapıyoruz!", "Yapacağız!" dedik, düşmanlar da "Yaptırmamak için bir an önce öldürelim!" dediler.”

“Panturanizm yapmadık, "Yaparız, yapıyoruz!" dedik, "Yapacağız'" dedik ve yine "Öldürelim!" dediler.”

“Bütün dâvâ bundan ibarettir.”

“Efendiler bütün dünyaya korku ve telaş veren kavramlar üzerinde koşarak düşmanlarımızın sayısını ve üzerimize olan baskıları arttırmaya çalışmaktan ise, doğal sınıra, meşru sınıra çekilelim, haddimizi bilelim.”

“Demek ki efendiler, biz yaşamak ve bağımsızlık isteyen bir ulusuz. Ve yalnız ve ancak bunun için yaşamımızı harcarız."

"Yemen'de kavrulup yok olan Anadolu çocuklarının sayısını biliyor musunuz?”

“Afrika'da tutunabilmek için, Mısır'da barınabilmek için, Suriye ve Irak'ı elde tutmak için ne kadar çok Anadolu çocuğu yok oldu, biliyor musunuz?”

“Peki, sonuç ne oldu, görüyor musunuz?”

“Bir hava ve heves için, bir kuruntu ve düş için bütün Anadolu halkını yok etmek istiyorlardı.”

“Bizim izleyeceğimiz politika, ulusal sınırlarımız içinde her şeyden önce kendi gücümüze dayanarak varlığımızı koruyup ulus ve ülkenin gerçek mutluluk ve bayındırlığına çalışmak, gelişi güzel sınırsız istekler ardında ulusu uğraştırıp zarara sokmamak.., uygar dünyadan uygar ve insancıl işlem ve karşılıklı dostluk beklemektir."

Şu son “Gazze’ye Yardım” söylemi de, AKP yöneticilerinin, Türk ulusunu “yapamayacağı şeyleri yaparmış görünme” aldatmacasıyla yıkımlı karanlıklara sürükleme sorumsuzluğunu gözler önüne seriyor. Bugün Cumhuriyet düşmanlığı ve Osmanlı goygoyculuğu yapan AKP yöneticileri ve benzerleri ile onlara dalkavukluk yapan, kimisi profesör sanlı yalancı aydınlar, aynı Osmanlı bilinçsizliği ve duyarsızlığı ile “çağdaş uygarlığın” anlamına sırt çevirip, onun yerine “Ilımlı İslam”, “İslam Dünyasının Önderi Türkiye” gibi yalana dayalı bir politika izledikleri için, Türkiye Cumhuriyeti’ni devleti ve ulusu ile ABD’den, AB’den, PKK’dan, Ermenistan’dan, Kıbrıs Rum Yönetiminden, Barzani’den, Talabani’den... ölümcül pusular, tehditler, azarlar, çuvallar, kanlı gemi işgalleri, bölünmüş Türkiye haritaları, ... gibi aşağılayıcı saldırılara açık duruma düşürmüş bulunuyorlar.

Oysa Mustafa Kemal, Osmanlı’nın küllerinden Türk ulusuna özgür ve bağımsız yaşama olanağını yaratan çağdaş Türkiye’yi kurarken, ahlakın da, vicdanın da en yüksek biçimi olan bilimsel düşünceyi temel alıyordu:

"..aziz yurdumuzun ve bahtsız ulusumuzun kurtuluşu .. konusunda .. diyebilirim ki, ben en iyi siyasetin, her türlü anlamıyla en çok güçlü olmakta bulunduğunu kabul ederim.”

“En çok güçlü olmak deyiminden anladığım, yalnız silâh gücü olduğunu sanmayınız. Tersine, bu bence güç toplamını oluşturan etkinliklerin sonuncusudur.

“Bence en çok güçlü olmak, bilim bakımından, teknik bakımından ve ahlâk bakımından güçlü olmaktır. Çünkü bu saydığım değerlerden yoksun bir ulusun bütün bireylerinin en son silâhlarla donatıldığını tasarlasak bile, güçlü olduğunu kabul etmek doğru olmaz.”

“Bugünkü insanlık toplumunda insan olarak yer alabilmek için, eline silâh almış olmak yetmez.”


“Ülkemi ve ulusumu, pek iyi tanıdığım ve yoksun bulunduğumuz ilerlemeye eriştirebilmek için, huzur ve sükûn ile, AMA HER HALDE ÖZGÜRLÜK VE BAĞIMSIZLIĞI KURARAK, ÇOK SÜREKLI ÇALIŞMAK gerektiğine inanmış bulunuyorum."

İşte AKP yönetiminin yoksun olduğu bilinç, bu bilinçtir!

Sömürgeci güçler ise AKP’nin bu bilinçsizliğini, bu gerici düşünsel ve toplumsal yapısını, Atatürk Türkiyesi’ni yıkmak amacıyla kullanıyorlar: bir yandan AKP’yi destekleyerek, bir yandan da onun gerici, dinsel baskıcı eylemlerini Türk ulusuna mal edip, ulusumuzu “Batı ve uygarlık karşıtlığı ile, gerilik ve dinsel baskıcılık ile, ...” suçlayıp cezalandırmak üzere kullanıyorlar.

Yani sömürgeci Batı AKP’yi desteklemekle, Diyarbakır’ın güzelim özdeyişiyle, hem yüzümüze karayı çalıyor, hem de elimize aynayı veriyor!

Prof. Dr. Özer Ozankaya
Odatv.com

7 Haziran 2010 Pazartesi

Aynı Tezgah - Aynı Ekip - Yeni Aktivistler

İsrail hükümetinin yaptığı katliam, baskın, yaralama, alıkoyma ve saldırı tam bir terördür ve kabul edilmesi asla mümkün değildir. Bu tespit ışığında, biraz da olayın aktörlerine, moda tabirle “AK-TİVİST’lere” bakalım.

Ak-tvist 1: Mavi Marmara Gemisi

Mavi Marmara gemisinin ilk sahibi, İstanbul Büyükşehir Belediyesi’dir. İstanbul Belediyesi bu gemiyi ihale yolu ile satar. Alan şirket Almanya’da faaliyet göstermektedir! Şirket sahipleri İHH ve Deniz Feneri ile ilişkili kişilerdir! Bu ilişkinin gözden uzaklaştırılması için, Mavi Marmara gemisi, Afrika sahillerindeki bir ada devleti olan ve toplam nüfusu 630 bin olan Comorros (Komor) bayrağına geçmiştir! Komor ülkesi İslami bir yönetime sahiptir! Geminin macerası bu…

Ak-tvist 2: Deniz Feneri e.v (Almanya)

Deniz Feneri’nin ne olduğu belli. Almanya yargıladı, yöneticilerini mahkum etti ve hapse attı. Almanya, “Esas suçlular Türkiye’de” dedi, adli yardım istedi, Türkiye vermedi! Şimdi Almanya ikinci davayı açıyor! Türkiye’deki Deniz Feneri davasına “Yayın Yasağı” uygulandığından, ne olup bittiğini kamuoyu olarak bilemiyoruz!

Ak- tivist 3: İHH (İnsani Yardım Vakfı)

Peki, İHH (İnsani Yardım Vakfı) nedir? Bu vakfı, Bosna’da yaşanan trajedi sırasında, savaş mağdurları için para toplayan, sonra o parayı Refah Partisi ile bağlantılı olarak “buharlaştıran” vakıftır. Yani, değişen hiçbir şey yok. Ekip aynı, tezgah aynı. Önce Müslümanlığı kullan, sonra paraları topla, sonra bir kısmını mağdurlara dağıt, bir kısmını cebe at, diğerini ise Lâik Türkiye Cumhuriyetini, İslam Cumhuriyetine dönüştürmek için siyasette kullanılmak üzere yakın akrabalara aktar.

Türkiye’yi savaşın eşiğine getiren “Gazze’ye yardım” olayından, yıllarca bu ekiple çalışmış, beraber yardımlaşmış AKP üst yönetiminin ve AKP Hükümeti’nin bilgisi ve desteği olmaması düşünülebilir mi? AKP Hükümeti istemese ve göz yummasa, İHH’nın bırakın gemi kiralamasını, adım atması olası mıdır?

İsrail’in bir devlet gibi değil de bir terör örgütü gibi davranacağını ve sonunda ölümler olabileceğini AKP Hükümeti öngörmedi mi, yoksa bu netice AKP’nin siyasi hesaplarına uygun mu geliyordu? Bu soruların cevabı bize, bu ak-tivist’lerin gerçek yüzlerini göstermektedir.

Bu ekibi biz tanıyoruz. Ama özellikle gençler ve dinini inandığı gibi yaşayan gerçek Müslümanlar bilmiyorlar. Ancak, bunlardan kazık yiyenler “yandım Allah” deyip bunların gerçek yüzlerini öğreniyor ama, iş işten geçmiş oluyor. Üstelik sırada dolandırılmaya hazır o kadar çok Müslüman var ki! Deniz Feneri, Yimpaş, Jetpa, Kombassan gibi İslami holdingler, yüz binlerce Müslüman’ın, milyarlarca Euro’sunu dolandırdılar. Hapiste olan biri var mı? İnadına hepsi AKP’li bakanlar ile kol kola. Bu dolandırıcılık olaylarının binde biri, Atatürkçü Düşünce Derneği’nde veya Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nde olsaydı, AKP, inanın o olaydan 12 tane Ergenekon davası çıkarırdı!

Ak-tivistleri tanıyalım:

1. Bu ak-tivistler, Filistin deyince sokağa fırlarlar, her türlü yardımı toplamak için dünyayı dolaşırlar, ama PKK’nın şehit ettiği bir gariban Mehmetçik için, bırakın yardım kampanyası düzenlemeyi, dünyayı dolaşmayı, bir mevlit bile okutmazlar.

2. 1975 yılında Filistin lideri Yaser Arafat, Kıbrıs Rumları’na; “Biz sizleri kardeş mücadeleciler sayıyoruz, sizin zaferiniz bizim de zaferimiz olacaktır. Çünkü düşmanımız ortak düşmandır” demiştir. Makarios öldüğünde tüm Arap ülkeleri 3 gün yas ilan etmiş ve bayraklarını yarıya indirmişlerdir. Bizim ak-tivistler için bir Filistinli ve bir Hamas militanı, PKK’nın şehit ettiği Mehmetçikten çok daha fazla mukaddestir! Böyle olmasa, hiç olmazsa bir defa da şehitlerimiz için kampanya düzenlerlerdi!

3. Filistin ve Gazze için gözyaşı dökenler; Kerkük, Telafer, Doğu Türkistan, Keşmir, Pakistan ve Afganistan’da ölenler için yani Türkler için parmaklarını kıpırdatmazlar.Bunlara cesaret veren, azmettiren tamamen AKP Hükümetidir, ve AKP Hükümeti bunu bilerek ve planlayarak yapmaktadır. Bu yeni Ak-tivist’çiler için geçerli olan Arap Milliyetçiliğidir. Bunu yaşam tarzlarında, devlet yönetimlerinde, en basitinden TRT’de görebilirsiniz.

Bu kafa maalesef, Mısır’ın bile terör örgütü dediği Hamas’ın peşine koca bir ülkeyi takıp, Türkiye’yi Ortadoğu’nun çatışma ortamına fiilen sokmuşlardır. Sadece siyasi rant elde etmek için planlanan bu organizasyon, AKP’ye çok pahalıya mal olacaktır.

Hür ve demokrat dünyanın gözünde bu Ak-tivistlerin sayesinde, yeni görüntümüz şöyledir; Sağımızda İran, solumuzda Suriye, arkamızda Libya ve Sudan, elimizde Tayyip Bey’in posteri-Hamas Bayrağı, dilimizde “Şükran ya Tayyip” sloganı… Karşımızda tüm medeni dünya… Allah sonumuzu hayırlı etsin.

Tayyip Bey’e üç basit soru:

1. 2001 yılında, İstanbul’da Abdullah Gül ile beraber görüştüğünüz ADL (Anti Deformation Launge) Başkanı Abraham Foxman ile hangi konularda mutabakata vardınız?

2. 2004 yılında AJC (Amerikan Yahudi Kongresi) tarafından size verilen “Cesaret Ödülü” madalyasını, Gazze’de acımasızca öldürülen bebeklerin hatırasına hürmeten, iade etmeyi düşünür müsünüz? Yoksa bunun için de, Birleşmiş Milletler kararı mı gerekiyor?

3. Bu saldırıyı yapanlar Somalili korsanlar, ölenler ise Amerikalı veya İsrailli olsaydı, ABD veya İsrail sizin gibi sadece konuşurlar mıydı?

Haydi, “Cesaret Madalyalı”, “civanım delikanlı” sakince, bağırıp çığırmadan tane, tane cevap ver lütfen…

Rifat Serdaroglu

Sosyal Demokrasinin Gelecek Vizyonu (I.Bölüm)

Yüzyılımız kendini tüm boyutlarıyla çatışma, kriz, gerilimler yüzyılı olarak göstermektedir. Aynı zamanda yeni toplumsal, siyasal, kimliksel süreçlerin kendilerine yeni tanımlar aradığı yeni varoluş arayışına girdiği yüzyıl oldu. Çok değişik siyasal guruplar, kimlikler, ekonomik sınıflar, küresel güçler kamusal alana çıktı. Bu yapıların kendilerini siyasal ve ekonomik özne olarak var etme arayışı ve çabası çatışmaların ve gerilimlerin niteliğini değiştirdi. Yeni toplumsal-siyasal –ekonomik güçler yeni çatışma alanları, yeni eşitsizlikler, yeni gerilimler bunlara dönük yeni çözüm önerilerini ve şekillerini gerekli kıldı. Kısacası ekonomi, siyaset, toplum, kültür, kimlikler, dinsel guruplar nicelik olarak değiştiği gibi nitelikte değiştirdi. İşte bu niceliksel dinamizmin niteliksel dönüşümü için aday olan sosyal demokrasi başta Avrupa olmak üzere tüm dünyada yeni politikalar arayışına girmiş durumda. Yerinde incelediğim İtalya Demokratik solu, İsveç sosyal demokrasisi, Alman ekolü, Fransız sosyalizmi ciddi krize girmiş durumda. ve sayabileceğim diğer ülke deneyimleri ile birlikte. Bu kriz kendini en iyi şekilde son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde gösterdi.Şöyle ki Avrupa Sosyalist Partisi Madrid`de 33 partinin katılımıyla yeni manifestosunu kabul etti. Haziran 2009`da yapılan seçimlerden önce “yeni bir Avrupa inşası” için hedef belirleyen sosyalistler, Avrupa Parlamentosu seçimlerine ortak program ve adaylarla gitme kararı aldı. Madrid`de toplanan Avrupa Sosyalist Partisi`nin toplantısında sosyalistler, sosyal demokratlar, işçi patileri yeni bir manifestoyu kabul etti. 33 parti, 30 sosyalist lider ve 200`ü aşkın delegenin katıldığı toplantıda, temel öncelikler konuşuldu her parti kendi stratejisini belirledi.

Ekonomik krizin gölgesinde yapılan toplantıda PSE, `Uzun yıllar boyunca bir yandan mali spekülasyon ve en üstte bir Pazar, diğer yandan alttaki gerçek yaşam, mevcut reel ekonomimiz oldu. Bu nedenle bugün bir krizdeyiz` diyerek, durumu değiştirmek istediklerini belirtti. Mali sistemin bizim efendimiz değil, hizmetimizde olmasını istiyoruz. Bizim demokrasimizi kabul etmesini istiyoruz` ifadelerini kullandı.

PES`in kabul ettiği `Önce vatandaş: Avrupa için yeni bir yönetim` başlıklı manifesto mali sistemde derinliğine bir reforma çağırıyor. Manifesto aynı zamanda yeşil bir ekonomik, yaratıcı bir iş alanı isterken, bu konuda önüne sayısal bir hedef de koyuyor. Avrupa Sosyalist Partisi 2020`ye kadar 10 milyon yeni iş birimi kurmayı öngörüyordu. Fakat seçim sonuçlarına bakıldığında Avrupa Sosyalist Partisinin tarihin en ağır yenilgisini aldığını görüyoruz. Avrupa’da yükselen iki yeni güç; biri Sosyal demokrat partilerin sağında hızla yükselmekte olan milliyetçi sağ popülizm diğeri bu partilerin solunda hızla yükselen çevreci hareket ve sol parti kuşağı. Bu güne kadar sosyal demokrat partiler ve işçi hareketinin çabasıyla kurulan “Sosyal Avrupa”nın ve bunun düşüncesinin “siyasal retoriğinin” sürdürülmesi için bu partiler ciddi projeler üretmek zorunda. Özellikle Fransa’da Sosyalist Parti yeni lideri Martine Aubry’nin Avrupa sonunda yeni bir ekonomik modeli kabul etmesi gerekir düşüncesi sanırım daha konuşulacak gibi…

Her ülkenin kendine özgü koşullarını en iyi biçimde algılayan, analiz eden ve çözüm üreten sosyal demokrasi bazı ülkelerde devletin kurucu niteliği ile özdeşlemiş durumda. Sosyal demokrat “refah devleti” “,sosyal devlet”,” “demokratik devlet” ve bunun perspektifinde temelleri sağlam kişi hak ve özgürlükleri, sosyal ve ekonomik haklar, çevre bilinci, cinsiyet eşitsizliğine karşı mücadele, uluslararası alanda uluslararası kurumların meşruiyeti, küresel ısınma, göç ve göçmenlik sorunları, göçmenlerin bulunduğu ülkede entegrasyonu ve siyasal sisteme, siyasal yaşama katılımlarının sağlanması, küresel şiddet, asimetrik teröre karşı kolektif güvenlik vs. konularda mevcut olan pozitif konumu koruyup eksik olan noktalarda da da çözüm üretmek zorunda. Bununla birlikte en önemli sorunlardan biri küresel finansal ve ekonomik krize karşı alınacak önlemler bu konu sosyal demokrasi için en ciddi konulardan biri bir dönem Sosyal demokratların yöneldiği neo-liberal politikalardan mutlak biçimde dönüşü zorunlu kılıyor. Bu aynı zamanda politik ve retoriksel üstünlük sağlıyor. Bu doğrultuda ekonomik büyümenin sağlanması, işsizlikle mücadele, sosyal refah devletinden taviz vermeden büyümenin tekrar gerçekleştirilmesi, kamu açıklarının, bütçe açığının kapatılması için sosyal haklar ve sosyal güvenlik sistemini tahrip etmeyecek yeni politikaların uygulanması gerekiyor.

İnsanı gerçek kılan alanlarda özellikle aile, konut, güvenli iş, sağlık, eğitim, temiz çevre gibi alanlarda var olan politikaların iyileştirilmesi ve geliştirilmesi. En büyük sorunlardan biri göçmenlerin durumu göçmen karşıtlığı ve xenophobia ile mücadele özellikle işsizliğin ve ekonomik krizin tetiklediği yabancı düşmanlığının aşırı sağ partileri ve gurupları güçlendirmesi bunun toplumsal uyum ve barışa verdiği zararın önlenmesi. Avrupa sosyal demokrasinin göçmenler konusundaki diğer bir sorunu göçmenlerin yaşamış olduğu toplumun siyasal ve kültürel dokusu ile yaşamış oldukları uyumsuzluklar. Göçmenlerin siyasal yaşama katılımının sağlanması, gettolaşmanın önlenmesi. Göçmenler konusunda en keskin kutuplaşmayı Paris’in banliyölerinde fark ettim özellikle sol partilerin güçlü olduğu Bobigny gibi yerlerde her an patlamaya hazır ve Fransız siyasal sistemine sosyal sistemine meydana okumaya her an hazır bir kitle işte burda Fransa sosyalist partisinin en ciddi sorunlarından biri ki Sarkozy zaten böyle bir gerilimi oya çevirmeye aday bir politikacı. En göze çarpan göçmen sorunu Fransa’da olduğu için bu ülkedeki Sosyalist parti hakkında konuşmak gerekir şöyle ki ;

Fransa Sosyalist partisinin yaşamış olduğu iç gerilimler ve çatışmalar kapitalist kriz konusunda söylemini kurmada geç kalan Sosyalist Partiye yüzünü dönmüş kitlelerde hayal kırıklığı yaratıyor. Aubry ve Royal ekipleri arsındaki çatışma şimdilik Aubry’nin zaferiyle sonuçlanmış durumda. Parti öncelikli olarak iç bütünlüğü, üyelerin parti organlarının aldığı kararlara uymasını sağlamak, sol söylemi yeniden kurmak yani yeni açılımlar yapmak, yeni kuşakları harekete geçirmek, sivil toplumla ilişkileri yeniden kurmak ve geliştirmek ,merkezle ittifakları görüşmek kendi solunda ve sağında büyüyen gelişen Devrimci Komünistler Ligi lideri Olivier Besancenot ve merkez sağdaki François Bayrou ile mücadele etmek gibi konular ile karşı karşıya.

Güçlü ekonomik ve sosyal altyapıya sahip bu ülkelerin büyük bölümünde küresel finansal-ekonomik krizin etkileri görmek mümkün özellikle sosyal demokrat partiler ABD’deki Keynesyen nitelikteki müdahale ile tekrar cesaretlenmiş durumda eski söylemlerini yenileyerek tekrar ekonomik ve siyasal bir söylem geliştirme çabasında. En fazla şikâyet edilen konu politikaya ve politikacıya karşı anti-politik duyarlılıklar özellikle seçime katılma oranının düşüklüğü, gençlerin politikaya karşı ilgisizliği. Sosyal demokrasi genel anlamıyla Avrupa partilerinde kendini yeniden kurma çabası içinde, iç politikanın dış politikadan bağımsız olamayacağını düşünerek küresel sorunlara karşı daha duyarlı, daha ilgili. Önümüzdeki dönem Sosyal demokrasi için yeni modellerin, yeni vizyonların konuşulacağı bir dönem olacaktır.

Cihan Aydin

Gursel Tekin Bana Soylediklerini Kilicdaroglu`nun Kulagina da Soylesin

Prof. Dr. Yalçın Küçük’ün yeni CHP yönetimine ilişkin değerlendirmelerinin bir bölümünü yayınlamıştık. Röportajın ikinci bölümünü sunuyoruz:

"Şimdi burada Sezar’ın hakkını Sezar’a veriyoruz ve Tayyip Bey’e geliyoruz. Ne diyor Tayyip Bey? “Kılıçdaroğlu manşetlerle geldi,” diyor. Keşke bir televizyon olsaydı ve bu nüshaları gösterebilseydim. İnanılmaz bir şey var önümde. 15 Mayıs Cumartesi tarihli. Şimdi Tayyip Bey’in yaptığı islami ahlaka uyar mı? Ne demişti kaset çıkınca? “Ben emir verdim, kimse izlemesin,” dedi. Dedi mi? Dedi. Kaset dünyasında bir kere çıktı mı, iş biter. Diş macununu gibi önce sıkıp, sonra tekrar içine koyamıyorsun. Herkesin elinde şimdi, bana da göndermişler. Açıp bakmıyorum bile.

DENİZ BAYKAL AKP’Yİ DESTEKLİYORDU
Deniz Baykal son iki ay içinde AKP’ye karşı çok ciddi bir muhalefete başladı. Biz ne diyorduk? Siirt skandalı diyorduk. Tayyip Bey’in Siirt seçimleriyle parlamentoya sokulması… Bu, yeni kitabım “Fitne”de var. Türkiye tarihinde olmaz. Bunu yapan Deniz Baykal’dı diyorduk. Deniz Baykal AKP’yi destekliyordu, diyorduk. Bunları çıkartan benim. Deniz Baykal şu anda çok güzel yapıyor. Telefon da ettim, benim arkadaşım. “Çok iyi adımlar atıyorsun,” dedim. Hem ayrılması, hem gelmemesi, hem de her adımda ciddi cevaplar vermesi… İyi yapıyor. Kemal Bey’e de söylüyorum: Deniz Baykal’ın etkili olabileceği dönemlerin bittiği yanılgısına kapılmamalı. Kemal Bey’i çok seviyorum, ona yardımım olsun. Bizim yardımımız acı söyleyerek olacak. Şimdi geliyoruz.

DEVLET VARSA GÜLEN DE VARDIR
Deniz Bey ile biz arkadaşız. Onunla ayrılmıyoruz. Bir işte devlet varsa, Fethullah Gülen vardır. Fethullah Gülen’in bu tür işlerde örgütü vardır. Bunda bir kuşkumuz yok. Zaten söyledi. Bu işlerde, adliyede, emniyette, bir çok yerlerde Tayyip Erdoğan’ın, moda deyimle taşeronu, Fethullah Gülen örgütüdür. Onda hiçbir kuşkumuz yok! Ne yapmak istedi? Şunu yapmak istedi: “Ben bunu çıkartın, seyretmeyin, emir verdim,” dedi. Bir takım ahmaklar da hemen “emir verdi” dediler. Ne oluyor, artık herkeste var bu kaset! Çok mu önemli. O da zannetti ki, Deniz Baykal’ın bir bacağını kıracak, tekrar eski duruma getirecek. Oda TV’de, Deniz Baykal’ın mükemmel manevrası dediğim, budur. “Hadi” dedi. Ondan sonra da, “ben bunu tartışmam,” demesi de çok iyidir. Bırakın gazeteciler, Fikrat Bila, “Başbakan mı yaptı, hükümet mi yaptı, ortaya belgeler çıkacak da ondan sonra…” desin. Ne belgesi çıkacak? Bunun ne belgesi olur? Hikaye mi bu? Bunları bilmiyor muyuz? Şimdi bana arkadaşlarım söylüyor. “Hocam, peygamber misin,” diyorlar. Nedir? Ben şunu söylüyordum. Kemal Bey’in yarattığı bu büyük umut havasından sonra, bu iktidarın-bu hükümetin çok büyük bir provakasyon yapması lazım, bu umudu kırması lazım. Bunu söyledik. Bu ergenekon dedikleri çalışacak, dedik. Ama benim tahminim, yirmi beş tane tümgeneralden aşağısı kurtarmaz. Öyle söyledim arkadaşlara… Tertemiz Seyfi Oktay ile bir şey olmaz. Ama bunu herkes bekliyor artık. Kamer Genç söyledi bunu Seyfi Oktay’ın evinde. “Yeter, tadı kalmadı bu işin,” dedi. Bütün bu davaları bitirdi. Öbürü de öyle…

BAYKAL VE KILIÇDAROĞLU DOĞRU YOLDA
Şimdi geliyoruz bu noktaya. Ne düşündü Tayyip Bey: Ayağını kırarım, böyle devam eder. Hem Kemal Bey dostumuza hitap ediyorum, hem Deniz Baykal’a… “Ergenekon”, bizim Silivri Mahkemeleri dediğimiz ki, Erzincan’ı da içine alıyor, buradaki tutumları çok doğrudur ve bu tutuma devam etmeleri lazım. Hem de Deniz Baykal’ın yüksek komutanlık ile ilgili değerlendirmeleri, ki bu değerlendirmelerin benzerleri Odatv’de de çıkmıştı, çok yerindedir. Nedir o? Yüksek komutanlık AKP iktidarının desteğidir. “Uyuşma,” dedi Deniz Baykal. Bunu kabul edeceksiniz. Askeri mahkemeleri çalıştırmadığınız takdirde, subaylarınız hapse girer. Gayet açık. Hangi şekilde bakarsanız, ister askeri mahkemeleri çalıştırmamaya, isterseniz de subayların girmesine… Siz askeri mahkemeleri çalıştırmadığınız için, subaylar hapse giriyor. Ne demek o? Adam tatbikat yapmış, her şeyin kayıdı var. Bu bir ihtilal teşebbüsü mü, tatbikat mı, bunu kim bilir? Bunu askeri mahkeme bilir. Nasıl çocuk mahkemesi var, nasıl basın mahkemesi var, nasıl ticaret mahkemesi var, nasıl vergi mahkemesi var; bu da askeri mahkemedir. Saldıray Paşa gitmiş bir yere. “Sen askeri görevle gitmedin, Fethullah Gülen’i rahatsız etmek için gittin.” Canım, bunu da ancak asker bilir, askeri mahkeme bilir. Eğer yüksek komutanlık olarak bunu yapmıyorsanız, siz korgenerallerin tutuklanmasında hiçbir sakınca görmüyorsunuz, demektir. Dolayısıyla devam ediyoruz.

MANŞETLERE BAKIN
Şimdi geliyoruz manşetlere. Önümde bir manşet var. Bu hangisi? 15 Mayıs Cumartesi günlü Hürriyet’in manşeti. Buna Aydın Doğan, Tayyip Erdoğan prodüksiyonu deriz. Tam sayfa, iki sütun: “Atina’dan, özel olarak… Eşine ihanet eden mağdur olamaz.” Tayyip Bey “manşetlerle,” diyor, manşeti atmış. Bunları ancak ben çıkartırım Türkiye’de, onu da söyleyeyim. Bu da 16 Mayıs tarihli Hürriyet’in manşeti. İşte bir Aydın Doğan, Tayyip Erdoğan prodüksiyonu daha: “Partide olsa derhal ihraç ederim.” İl başkanları ne oldu, yola çıktılar değil mi? “Dön Baykal” diyecek zavallı il başkanları, bürokratlar. Devam ediyorum. Manşetler bunlardır. Nasıl bir korku, şu basına bakın, matbuata bakın. Tayyip Bey, “sakın izlemeyin, kaldırın,” demiş. Aynı adam bu Tayyip Bey, aynı adam.

Ayrılan başkanlık kurulu üyelerinden bir kısmı bunun üzerine Tayyip Bey’e, “bu konularda en son konuşacak insan sizsiniz,” dedirler. Bu devam edecektir. Artık ölçü gitmiş. Şahin Mengü dostum ölçü gitmiş. Önümde tam bir sayfa. Pazartesi günü söylüyor: “Biz çalışıyorduk anayasa ile uğraşırken, o başka yerdeydi.” Buna Aydın Doğan-Tayyip Erdoğan prodüksiyonu diyoruz.
Bir de benim notum var. Daha önce “Salı günü il başkanlarının toplantısından sonra belli olacak” diyen Kılıçdaroğlu adaylığını açıkladı. Tayyip Bey “manşetlerle geldi,” dedi. O bürokratik yapı birdenbire döndü. Kötü mü oldu? Sakın. Biz de bu ülkenin içindeyiz. Önder Sav hayatında bir tek iş yaptı. Ben tanırım, Önder de benim arkadaşım. Ondan her şey olur, genel sekreter olmaz. Orası boştur. “Daha önce de çalışıyordum,” dedi, “Cuma’dan beri konuşuyordum,” dedi. Tabii, bunu görünce de Kemal Bey de çok isabetli bir kararla adaylığını açıkladı. Ondan sonra Salı günü “Deniz Baykal dön” diye gelen heyetin hepsi “meee” dediler. Bürokratlar onu yapar, bürokratların tarifi gereğidir. Ben yaparım bu tarifi. Ne derim? Gayet açık: bürokrat sırtını güce dayamış bir hiçtir. Arkasındaki güç değiştiği anda döner. Bir tane saygın adam çıkmış, kutlamak lazım. İzmir il başkanı. Gelme diyelim de kibar söyleyelim… İşte bürokrat da kibarlık yoktur. Dönmee, dönmee! Utanmaz bunlar.

USUL YANLIŞ
Evvela dersin ki, “partimize çok büyük hizmetler yapmıştır. Kendi isteğiyle ayrılmıştır. Gelmeyeceğinden de eminiz. Gelmeyeceğini biliyoruz. Yeni başkanı, Kemal Bey’i destekliyoruz. Baykal da her zaman başımızdadır.” Bunu söylesen de olur. Ama öyle korktular ki! Bu manşetlerle çok haklı ürktüler. Çok doğru bir karar bu. Chp için o bürokrat il başkanları da doğru karar verdiler. Sakın yanlış anlamayın. Ama sadakate, ahlaka, politikaya uymayan bir tutumdur. Fakat sonucu iyidir. Çünkü Tayyip Bey şuna karar verdi ki, bütün imkanlarıyla referandumu “o başka yerdeydi ben çalışırken” sözüne dayandıracaktı. Ne gereği var. Kemal Bey gibi çok sevilen bir insan, bir umut gelmiş oldu. Dolayısıyla benim söylediklerim budur. Yanlış yapıldı demek istemiyorum.

GÜSEL TEKİN BANA ANLATTIKLARINI KILIÇDAROĞLU’NA DA ANLATSIN
Özetleyecek olursak, kim demiş ki Gürsel Tekin polit büroya girecek? Kendisi dedi. Bu tür şeyleri biz sol partilerde çok biliriz. Daha Gürsel Tekin bir ilçe başkanı olsun, ondan sonra. Yükselir, daha vakti var, genç. Kimse değil, kendisi çıkarttı. Belediyelere gidiyorum, dedi. Bir de sormuşlar, ben söylemeyecektim, Yargıtay’da dava var. Yazık değil mi bu partiye, o davadan beraat etsin. Önemli bir dava, önemli bir mahkumiyet. Değil mi? Ayrıca Gürsel Tekin’e tavsiyelerim var. Tayyip Bey ile ilgili bana anlattıklarını, çok önemli bilgiler vermiştir, ümit ederim Deniz Baykal’a da anlatmıştır, ona anlatmamışsa, bu tür laflar ancak kulağa fısıldanır, Kemal Bay’in kulağına fısıldamalıdır. Şimdi geliyoruz sonucumuza. Önder Bey’i de bir tarafa bıraktık. O artık bir tek milletvekili olabilir. Genel sekreterlik yoktur. Orası boştur.

Gelelim yeni genel başkana. Gayet açık olarak söyleyelim. Kurultay konuşması soldu. Ve bu kurultay konuşmasının bir kısmı doğrudan doğruya partiyeydi: “Beni seçecekseniz, ben de diyorum ki, bu parti şimdiye kadar böyle bir söz söylemedi, ben söylüyorum: Barajı indireceğim.” Bu, çok isabetlidir. Bu, kendi fikridir, önemli bir açıklamadır. Kemal Bey diyor ki, “Silivri mahkemelerini kaldıracağım.” Bu çok doğrudur. Bunları partiye söyledi. Yani bunlar DGM’dir, dedi. Benim adımı anmadı, Yalçın Küçük bunun uzmanıdır, hep orada yargılanmıştır. Özel yetkili denmesi de… Aynı DGM’dir, adı değişmiştir. Bir de zaman içinde, artık bunu söylüyoruz, subay üyeler gitmiştir. Neyi söylüyoruz? Devamlı DGM’lerde yargılandık. En iyi kararları subay üyeler verdiler. Onlar da bizi mahkum ettiler ama hiç olmazsa hukuka uyduruyorlardı. Biz şimdi subay üyeleri arıyoruz. Bu özel yetkili mahkemelerde, Silivri’de Köksal yargıcın yanında bir subay üye olsaydı, Balbay da, bizim Tuncay da çoktan çıkmıştı. Bu, DGM’dir. Kemal Kılıçdaroğlu hiçkimse ile konuşmadan partiye “ben DGM’leri kaldıracağım,” dedi. Şükranlarımızı arz ediyoruz. Gayet iyi, bütün konuşması iyi. Bunları da söylüyoruz.

KILIÇDAROĞLU SOLDAN KONUŞTU
Geliyoruz parti meclisine. Sizin kuşak ortanın solu sözünü bilmeyebilir. Türkiye İşçi Partisi ortalığı altüst etti. 1966 yılında, belleğim beni yanıltmıyorsa, İsmet Paşa Hazretleri Chp’nin başındaydı. “Biz artık,” dedi, “ortanın solu olduk.” Kılıçdaroğlu’nun kurultay konuşması solcudur. Parti meclisi ortanın soludur; İsmet Paşa’nın tarif ettiği anlamda. Merkez komitesi ortanın sağıdır. Polit büro sağdır.

ÖZTIRAK KİM
Kim bu Faik Öztırak? Partinin üç tane adamı var. Genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu; ikinci adam, genel sekreter - genel sekreterlik boş, en kibar deyimle ortanın sağıdır. Üçüncü adam saymandır. Kemal Bey’e sormak lazım nereden buldunuz bunu, ne yaptı? Üç adım mı atladı, iyi mi koşar, ne söylediğini duyan var mı şimdiye kadar, ne fikri olduğunu duyan var mı? Ben size kısa bilgi vereyim. Dedesi de aynı isimde, Faik Öztrak. Nereden çıktı, yetmiyor mu Zekeriya Öz? Yetmiyor mu M. Öz? Öztür bir de Öztrak... Bu “Öz”leri not etmiş oluyoruz. Dedesi Faik Öztrak o meşhur otuzlu yıllarda Chp genel sekreteridir. Amcası İlhan Öztrak’ı tanır mısınız? Anlatayım, Kemal Bey de öğrensin. 12 Mart Darbesi oldu. Evvela reform olacaktı, Nihat Erim başbakandı. Reform hükümeti vardı, Attila Karaosmanoğlu da içindeydi. İyi insanlardı, reform yapamadılar çekildiler. Açıkça diktatoryal hale geldi. Birinci Melen hükümeti, Talü hükümeti… O darbe hükümetinde bir bakan vardır, darbeci İlhan Öztrak’tır. 12 Eylül’de bir darbeci bakan vardır, İlhan Öztrak’tır. Hayırlı olsun Kemal Kılıçdaroğlu’na. Amcasıdır. Babası çok muhterem adamdı. Orhan Öztrak, genel sekreter yardımcısıydı. Önder Sav’a göre çok terbiyeli, çok yakışıklı, sohbet edilir bir adamdı. Ben tanırdım o zaman. Bugünkü Gima’nın arkasında, Karanfil Sokak’ta Chp vardı. Hikaye anlatmıyorum, Kemal Bey’e yardım ediyorum. Orada genel sekreter yardımcısı, efendi bir adam, hiç konuşmaz, Faik Öztrak’ın babasıdır. Neyi anlatıyorum, babasını mı anlatıyorum? Onun üst katında Chp’nin araştırma bürosu vardı. O araştırma bürosunda Osman Okyar ve Doğan Avcıoğlu vardı. Çoşkun Kırca o zaman çok mükemmel bir adamdı. Ben bütün kitaplarımda da överim. Turan Hoca (Güneş) gelirdi. Yeni katılmıştı. O parti meclisinde iki akrabası var. Damadı, ne yapacaksa yapsın onları. Paris’te Fransız üniversitelerinden doktora almış, sosyolog olmuş on altı bin tane şöför vardır, bir tanesi de Chp’de olsun.

AKİL ADAMLARLA SOHBET ETMELİ
O sıralarda ittifak dönemi çıktı siyasi çevrelerde. İsmet Paşa genel başkandı. Ben ve Hikmet Çetin orada, araştırma bürosunda yardım ederdik. Deniz Baykal o sıralarda yardım etmezdi. Deniz’e gençlik kolları başkanlığı önerildi, bana önerilmedi, benim Chp’li olmadığımı bilirlerdi. Ben partili olmadım, ben partilere yardım ederim. Kemal Bey’e de şu anda yardım ediyorum. İsmet Paşa dört katı çıkardı ve bir odaya girerdi, dört saat Doğan Avcıoğlu’ndan iktisat dersi alırdı. Biz de kapıda beklerdik. Çok severdik İsmet Paşa’yı. Bunu niçin söylüyorum? Genel başkanlık başka işe benzemez. Çok güzel, bu gezilere devam etsin ama bir müddet sonra kesmek zorundadır. Bugün bilgisi yetmez genel başkanlığa. Böyle polit büro olmaz. Bir takım akil adamlarla devamlı İsmet Paşa Hazretleri’nin yaptığı gibi sohbet edecek. Ben şimdi Kemal Bey’e sizin vasıtanızla büyük bir yardım ediyorum. İlber Ortaylı Hocam ile tarih, coğrafya sohbetlerine başlamalıdır. Hariciyesi yok. Meclisteki genel komisyonlara başkanlık kurulundan uzaklaştırdıkları Onur Öymen’i göndermişler. Doğru Onur’dan başka yok. Onur da bizim arkadaşımız. Faruk Loğoğlu var, doktorasını ben bilirim, okudum. İsmet Paşa üzerinedir. Bu tür adamları toplamalıdır. Devleti bilmiyorlar, devleti öğrenecek Kemal Bey. Ne demek? Tıpkı benim size söylediğim gibi. Nedir bu toplantı yaptığın, ne kuşa benziyor ne de başka bir şeye. Milli Güvenlik Kurulu ise Milli Güvenik Kurulu yap; değilse niye yapıyorsun? Bunu söyleyecek Kemal Bey, devleti öğrenecek. Çıkacaksınız ortaya devleti savunacaksınız evvela. Bu devlette bilmem nerede konsolosluk açılışına Tayyip Bey’in eşi ve kızı katılamaz. Burası aşiret mi? Bunları öğrenecek. Onun için eski Chp’li, çok saygıdeğer işler yapan Erol Tuncer ile konuşacak. Benimle de konuşabilirler ama çekinirler. Ben onlara İsrail’i de anlatırım. Çekinirler, komşuyuz bizim hemen orada. Yüzüncü yıl’ın bir tarafında Kemal Bey, bir tarafında ben. İstediği zaman gelirim, kimseye de söylemem. Polit büro bomboş! Böyle şey olur mu? Haluk Koç çok değerli, politikada beğendiğim bir insan. Ama siz ona, bir hematoloğa dış politikayı verirseniz… Olmaz öyle şey! Bunları söyleriz.

İSRAİL “BENİM” DİYOR
Benim söyleyeceklerim aşağı yukarı bunlar, böylece bitireyim. Çok güzel konuştu. Ama CHP genel başkanlığı başka şeylere benzemez. Bunu ilk defa Oray Eğin’e söyledim. Ben yasalarla çalışırım, yasalar icat etmem, toplumda varolan yasaları çıkartırım, keşfederim. Derim ki, bu vardır. Osmanlı’da padişah indiren hiç kimse yaşamaz. Bunun faydası ne? Mithat Paşa padişah indirmiştir, öldürülmüştür. Mahmut Şevket Paşa padişah indirmiştir, koca Paşa öldürülmüştür. Ben böyle bakarım. Bunlar hikaye değil. Kemal Bey isterse gelirim, gece gizlice kimseye görünmeden gelirim, anlatırım. Bir: İsrail diyor ki, 1917-1918’deki Osmanlı topraklarında, aşağı yukarı şöyle diyebiliriz, Mısır’dan Van’ın kuzeyine kadar artık sultan benim. Burada hiçbir gemi oynatmam, ben hegemonum. Bunu söylüyor. Karasu bilmem ne farketmez; giderim, yaparım, diyor. İki. Ben yasalarla çalışırım, “Fitne” de var. Nedir yasa: İsrail diyor ki, bu bölgede Türkiye’yi büyütmeye kalkan her başbakan ya da cumhurbaşkanı ölür, diyor. Adnan Menderes Suriye’yi almak istedi, öldürüldü. Kim öldürdü, orası ayrı, kitabımızda var. Çok güzel. Yasayla bakacaksınız. Turgut Özal “Musul, Musul,” dedi öldürüldü. Abisi “öldürüldü,” diyor. Güzel. Öldürülürse, İsrail... Başka, bizim Bülent Bey “beni öldürecekler,” dedi, kimse öldürmeyecekti ama o yasaları biliyordu. Kıbrıs’ı almıştı, “Musul’u alacağım,” dedi. Öldürüleceğini düşünüyordu. “Fitne”, yakında çıkıyor, orada var, şimdi son düzenlemeleri yapıyoruz.

Evvela Oray’a söyledim. Yasalarla bakacaksınız. Chp’nin başına ya Paşa gelir ya da üniversite hocası gelir. Ya Kemal Paşa gelir ya İsmet Paşa. Ya Deniz Baykal gelir… Peki, ya Bülent Ecevit. Bülent Ecevit profesörlüğün de üstünde. Şair-filozof. Kemal Bey de bunu yapmazsa gidecektir… Yasaları lüks olarak çıkartmıyoruz, çok ihtiyaç olduğu zaman çıkarıyoruz. Başkalarını da söyleyeyim. Bakın kim geldi, Erdal Bey geldi. Kim geldi? Chp’nin çevresinde, Halkçı Parti’de, benim pek sevgili arkadaşım, Güven Gürkan geldi. O da profesördü. Başkası gelmez; gelir, fazla kalmaz. Paşa olmuyorsan, profesör olmuyorsan, ya Hikmet gibi gelir gidersin, bizim Murat Karayalçın gibi gelir gidersin.

KILIÇDAROĞLU’NA DİPLOMAT LAZIM
Kemal Bey’in, bir defa, bir nutuk yazarı da bulması lazım. Yardım ediyoruz. Biz kendimizi söylemiyoruz, başka isim de olursa bildiririz. Diyoruz ki, sana bir diplomat lazım, Uğur Ziyal’miş. İsrail yanlısı! Yalçın Küçük’ün kitaplarını okusun; iyi ki gelmedi adam, kibar davrandı. Faruk Loğoğlu, İsmet Paşa üzerine kitabı var. Birazcık da iltimas geçiyorum, kabul ediyorum, bize uzaktan akraba. Ama bu hükümete, bu partiye yakın bir adam. Başkasını alın. Tuncer’i alırsınız. İlim bürosu, planlama bürosu, bunları çalıştıracaksınız. Çalıştırmadığınız zaman, gidersiniz…

Bitiriyorum. Kurultay fevkaladedir. Herkes sokaklarda, Kemal Bey geldiği için memnun. Hem Deniz Baykal bu kapıyı açtığı için teşekküre layıktır, hem Kemal Bey mükemmel bir başlangıç yaptığı için teşekküre layıktır. Bunları söylüyoruz. Ancak, kurultay soldur, parti meclisi ortanın soludur, merkez komitesi ortanın sağıdır, polit büro sağdır. Bunu bileceksin. Kimse kimseyi kandırmasın. O başkanlık bürosuyla hiçbir yere gidemezsiniz. Çok zayıf tutmuştur, bilerek mi bunu yaptı, bilmeyerek mi, onu söyleyemem. Yoksa Amerika’ya, gericiliğe köprü mü atıyor? Bu soru ortadadır. Hiç yoktan, “27 Mayıs’ı yapanlar utanıyor,” demek budur. Her programda söylüyorum, asker yapmaz bu işleri, askerler sonunda gelir. 27 Mayıs bir burjuva demokratik devrimdir. Meşrutiyet devrimi gibidir. Bunu yapanlar bizim siyasi tarihimizde ya üniversite, ya gençliktir. Metin Toker “gençlik yaptı,” der. Ben, “ben yaptım,” derim. Deniz Baykal da oradadır. Kemal Bey nereden çıkartıyor bizim utandığımızı? Sami Küçük yakında anılarını yayımladı, hiç utanma yok, iftihar ediyor yaptığıyla. Tabii, ölümleri istemezdik. Şu anda görüyorsunuz Adnan Bey’i rehabite ediyoruz, millici diyoruz. O dürüstlüğümüz var. Ama Kemal Bey, 27 Mayıs Kızılay’ını bir hatırlayın. Hatırlayamazsınız, yoksunuz, çocuksunuz! Ben öyle kalabalık görmedim. “Sen oyna Menderes, sen oyna,” diyor milyonlar. Ve sizin darbe lideri dediğiniz Cemal Paşa, halkın içine girdi o gün. Hanginiz girebiliyor halkın içine şimdi? Ne sokağa çıkma yasağı vardı, ne de başka bir şey! O da bizim tarihimizdir, biz utanmıyoruz! Her zaman yapılır. Çok teşekkür ederim."

Yalçın Küçük
Odatv.com