"Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” diyecektir. Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir." İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!"

6 Temmuz 2010 Salı

ANAYASA MAHKEMESİ TÜRBAN KARARINI NASIL VERDİ

Anayasa Mahkemesi 1970’li yılların başından beri aldığı kararlarda, anayasa değişikliklerinin “şekil” yönünden nasıl denetleneceğini ortaya koymuştur. 2008 yılında alınan ve üniversitelerde türban yasağını kaldıran anayasa değişikliğinin incelendiği son karar (05.06.2008 günlü, E.2008/16, K.2008/116 sayılı bu karar 22.10.2008 günlü Resmi Gazete’de yayımlanmıştır) esas alınarak (bundan sonra “türban kararı” olarak anılacaktır) Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişikliğine ilişkin yasaları şekil yönünden nasıl incelediği gözler önüne serilmeye çalışılacaktır.

Anayasa Mahkemesi, Kuruluş Yasası ve İçtüzüğü gereği bir dosya üzerindeki incelemesini iki evrede gerçekleştirmekte; süre, yöntem, yetki ve koşul yönünden dosyada eksiklik bulunup bulunmadığını “ilk inceleme” evresinde yapmakta; dosyada eksiklik yoksa “esasın incelenmesi” evresine geçmektedir. “Esasın incelenmesi” evresinde, yasalar yönünden “şekil ve esas”, anayasa değişikliklerine ilişkin olarak da yalnızca “şekil” yönünden inceleme yapılmaktadır. Yüksek Mahkeme’nin “türban kararında” da, ilk inceleme evresinde dosyada eksiklik bulunmadığından “işin esasının incelenmesine” oybirliğiyle karar verilmiş ve “esasın incelenmesi” evresine geçilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin, 1961 Anayasası döneminde 1970’li yıllarda alınan 7 kararında (K.1970/31, K.1971/37, K.1975/87, K.l976/19, K.1976/46, K.1977/4, K.1977/117);

- Anayasal düzenin, hukukun üstün kurallarına ve çağdaş uygarlığın gereklerine aykırı düşecek biçimde yeni ilkelere bağlanamayacağı,

- Anayasa’nın 1. maddesinde yer alan “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” kuralı ile bunu tamamlayan ve Cumhuriyet’in temel niteliklerini belirleyen 2. maddesini değiştirecek derecede etkisi olacak bir değişiklik yapılamayacağı,

- Çağdaş anayasaların, kuruluş felsefesine uygun böyle ilkelerle oluşturulan anayasal düzeni koruyan ve güvenceye alan kurallarla kurumlara yer verdiği,

- Anayasa değişikliğine ilişkin tekliflerin, her şeyden önce Anayasa’nın başlangıç bölümü ile 1 ve 2. maddelerinde yer alan ilkelerde en küçük bir sapmayı ya da değişikliği öngöremeyeceği; değişikliklerin bu ilkelerin tümünü ya da birini hedef alması durumunda teklif edilemeyeceği ve TBMM’nde kabul edilemeyeceği; teklif ve kabul edilmeleri durumunda ise “şekil” koşuluna aykırı olacağı,

yargısına varılmıştır. Bu kararlarla oluşan yargı, aynı kuralları içeren ve Atatürkçü Cumhuriyet rejimini koruma bağlamında aynı hukuksal güvencelere sahip olan 1982 Anayasası döneminde de geçerlidir. Nitekim bu kararlara, “türban kararında” da yer verilmesi varılan bu sonucu pekiştirmektedir.

Anayasa Mahkemesi, “türban kararında” esasın incelenmesine ilişkin ikinci evrede, Anayasa’da yapılan değişikliği öncelikle “teklif edilebilirlik” yönünden incelemiştir. Bunu yapabilmek için de, Anayasa’yı değiştirme yetkisinin niteliğini ve sınırlarını, yasama organının kurucu iktidar karşısındaki hukuksal durumunu irdelemiştir.

KURULU VE KURUCU İKTİDAR
Öğretiye bağlı kalarak Anayasa Koyucuyu “kurucu iktidar”, Anayasa’da değişiklik yapma yetkisi bulunan TBMM’ni “kurulu iktidar” olarak ayıran Yüksek Mahkeme, kurulu iktidar olan TBMM’nin, asli kurucu iktidarın yarattığı “hukuksal otorite” sınırları içinde hareket etmek zorunda bulunduğunu, bunun, yapılan yasama işleminin hukuksal geçerlilik kazanabilmesinin önkoşulu olduğunu kabul etmiştir. Anayasa’nın 6. maddesinde, “hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz” denildiğine göre, TBMM’nin anayasal sınırları aşarak kullandığı yetki ile ortaya koyduğu yasama işlemleri hukuksal geçerlilik kazanamaz.

Anayasa Mahkemesi’ne göre, Anayasa’nın 175. maddesinde Anayasa’yı değiştirme yetkisi TBMM’ne verilmiş olmakla birlikte, kaynağı Anayasa olan bu yetkinin, Anayasa’nın öngördüğü yöntemlerle ve anayasal sınırlar gözetilerek kullanılması gerekir. Başka bir anlatımla, TBMM’nce kullanılacak yetkinin, her şeyden önce “asli kurucu iktidar” tarafından kullanılmasına izin verilen bir yetki olması zorunludur.

Anayasa’nın 4. maddesinde, “Anayasanın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” denilerek, TBMM’nin Anayasa’yı değiştirme yetkisinin sınırı çizilmiş; oluşturulan yasak alanda yetki kullanılamayacağı, kullanılırsa hukuken geçerli olamayacağı belirlenmiştir. Değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek bir Anayasa kuralına yönelik değişiklik teklifi TBMM’nin yetkisi kapsamında bulunmadığından, yetkisiz olunan bir alanda yapılan yasama işlemine hukuksal geçerlilik tanımak olanaksızdır. Salt “sayısal çokluk” da, böyle bir yasama işlemini hukuken geçerli kılmaya yetmez. Çünkü, “kurulu iktidar” olan TBMM’nin işlemlerinin geçerliliği, “asli kurucu iktidarın” öngördüğü anayasal sınırlar içinde kalması koşuluna bağlıdır.

Yüksek Mahkeme bu yargıya vardıktan sonra, Anayasa’nın 148. maddesindeki “şekil” yönünden denetimin, “teklif…şartına uyulup uyulmadığı” kuralı uyarınca, Anayasa değişikliğinde “geçerli teklif” koşulunun bulunup bulunmadığına yönelik bir denetimi de içerdiğine hükmetmiştir.
Yüksek Mahkeme 175, 4 ve 148. maddelerin birbirleri karşısındaki durumunu şöyle görmekte ve yorumlamaktadır: “Anayasa’nın yetki normu olan 175. maddesi, bu yetkinin sınırını çizen 4. maddesi ve bu sınırların dışına taşan yetki kullanımının hukuksal müeyyidesini belirleme yetkisini öngören 148. maddesinin birlikte değerlendirilmesi zorunludur.” Açık anlatımıyla Anayasa Mahkemesi’ne göre, 175. madde “yetkiyi”, 4. madde “yetkinin sınırını”, 148. madde de, “yetkiyi aşmanın yaptırımını” düzenlemiştir. Daha açık anlatımıyla Anayasa’yı değiştirme yetki sınırının aşılması yaptırımsız değildir. Anayasa’nın 11, 148 ve 153. maddeleri uyarınca, Anayasa’yı resmen yorumlamaya yetkili tek organ olan Anayasa Mahkemesi’nin bu yorumu kesin ve bağlayıcıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin koruyacağı anayasal düzen, Anayasa’nın ilk üç maddesi ile çerçevesi çizilen Atatürkçü Cumhuriyet düzenidir. Kurucu iktidarın siyasal düzene ilişkin temel tercihi ilk üç maddede, bunun somut yansımaları ise diğer maddelerde vücut bulmuştur. Bu vücudu bütün olarak görmek ve yapıyı değiştirecek dolaylı düzenlemelere de geçit vermemek gerekir.

Anayasa’nın 4. maddesi dahil, Atatürkçü düşünce sistemine dayalı Cumhuriyet düzeninde değişikliğe neden olacak düzenlemeler, kurucu iktidarın yarattığı temel anayasal düzende dönüşüme yol açacağından, kabul edilemez. Anayasa’nın ilk üç maddesinde değişiklik öngören yasama işlemleri nasıl hukuken kabul edilemezse, diğer maddelerde yapılan değişikliklerle aynı sonucu doğuran yasama işlemleri de hukuken geçerli sayılamaz.

CUMHURİYETİN SONU GELİR
Anayasa Mahkemesi, sonuç olarak bu gerekçelerle, yapılan değişikliklerin, Cumhuriyet’in niteliklerini zedeleyip zedelemediği, bu niteliklerde dolaylı yoldan içerik ve anlam farklılaşması yaratıp yaratmadığı yönlerinden incelenebileceği ve eğer yaratıyorsa, 4. maddedeki “değiştirme yasağına” aykırılık nedeniyle iptal edilmesi gerektiğine karar vermiştir.

Çünkü eğer bu nitelikteki düzenlemeler iptal edilmezse anayasal norm durumuna gelecek ve yasama işlemleri bu normlar da göz önünde bulundurularak Anayasa’ya uygunluk denetimine bağlı tutulacağından, yasal düzenlemeler ve uygulamalarla Atatürkçü Cumhuriyet’in sonu getirilmiş olacaktır.
Yüksek Mahkeme, bu sonuca vardıktan sonra türban konusunda yapılan Anayasa değişikliklerinin “içeriklerini” incelemiş; “Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen Cumhuriyet’in temel niteliklerini dolaylı biçimde değiştiren ve işlevsizleştiren” düzenlemeleri, “4. maddedeki yasağa” aykırı bularak ve 148. maddedeki “teklif koşuluna” uygun olmadığı için iptal etmiştir.

Bülent Serim
Odatv.com

KÖTÜ ANLAŞMA YOKTUR AZ VOTKA VARDIR

PKK'nın son dönemlerde artan saldırılarının, siper tartışmalarının, Anayasa Mahkemesi’nin beklenen referandum kararının ön sıralarda yer aldığı gündemin içinde kendine henüz hak ettiği yeri bulamayan konularından bir tanesi Mersin Akkuyu’da kurulması planlanan nükleer santral meselesi. 12 Mayıs 2010 tarihinde (aynı zamanda vizelerin karşılıklı olarak belli süreler için kaldırıldığı günlerde) Türkiye ile Rusya arasında iki tarafın enerji bakanları tarafından imzalanan bir anlaşma ile Akkuyu Nükleer Santralı için siyasi süreç başlatılmıştı. Bunu takip eden süreçte anlaşmanın TBMM’de onaylanması aşamasına geçilmiş; anlaşma metni 28 Haziran 2009’da Bakanlar Kurulu üyeleri tarafından imzalanarak 29 Haziran 2010 tarihinde 1/902 esas numarası ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyeti’nde Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Hakkında Kanun Tasarısı başlığı altında Başbakan Erdoğan’ın imzası ile TBMM Dışişleri Komisyonu’na gönderildi. Komisyonda yer alan muhalefet milletvekillerinin anlaşma şartlarına olan yoğun itirazlarına rağmen iktidar partisi milletvekillerinin oylarıyla acele bir şekilde onaylandı ve genel kurulda görüşülmek üzere meclis başkanlığına gönderildi. Muhtemelen önümüzdeki günlerde genel kurul görüşmeleri sırasında yaşanacak tartışmalar sayesinde bu anlaşma ve içeriği basında çokça yer alacaktır.

İÇERİĞİ TARTIŞILACAK
Peki, ne tür bir içeriği var anlaşma metninin? Özellikle Dışişleri Komisyonu’nun muhalefet partilerine mensup milletvekillerinden bu anlaşmanın ulusal bağımsızlığımıza aykırı olduğu yönünde itirazlar yükselmişti. Onlara göre, Türkiye söz konusu anlaşma ile kurulması öngörülen nükleer santralı her şeyiyle Ruslara bırakıyordu. Akkuyu bir ülke sınırları içinde kurulup, sahibinin bir başka ülke olduğu ilk nükleer santral olacaktı yeryüzünde! Bütün bunlar doğru mu? Gelin tüm bu iddialara resmi belgeden, Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın Rus muadili ile imzaladığı anlaşma metninden alıntılar yaparak bir kez daha bakalım.

Öncelikle sıkça dile getirilen Proje Şirketi’ndeki Rus payının hiçbir zaman %51’in altına düşmeyeceği meselesine bakalım. 12 Mayıs tarihinde imzalanan ve şuan Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmek üzere bekleyen anlaşma metninin Madde 5/4’ünde durum çok net ifade edilmiş: “Rus yetkili kuruluşlarının Proje Şirketi’ndeki toplam payları hiçbir zaman %51’den az olamaz.” Bu ne demektir? Ruslar resmi anlaşmanın öngördüğü sürenin dolmasının ardından dilerlerse hisse satışı yapabilirler, ancak “hiçbir zaman” payları yarının altına düşemez. Bu maddenin ters okunuşu, “Türkiye hiçbir zaman Proje Şirketi’nde yarı yarıya ortaklık hakkı ya da, %49 hisse elde edemez” değil midir? Proje her yönüyle Türkiye’de hayata geçirilecek ancak Türk tarafının bırakın üstün olmayı, eşit ortaklığı dahi kabil değil. Yine Madde 5/3 olayın bir başka tarafını da yoruma gerek kalmayacak biçimde açıkça belirtiyor: “Proje Şirketi Rus tarafınca yetkilendirilen şirketlerin doğrudan veya dolaylı olarak başlangıçta %100 hisse payına sahip olacak şekilde Türkiye Cumhuriyeti kanunları ve düzenlemeleri kapsamında anonim şirket olarak kurulur.” Ruslara proje şirketinin kuruluşu aşamasında başlangıçta verilen pay %100! İktidar bu ve benzeri maddeleri örtebilmek için komisyona gönderdiği tasarının gerekçe kısmında santralin yapımının Türkiye’ye herhangi bir maddi yük getirmeyeceğini ifade etmektedir. (sayfa:2) Kısaca bedavadan nükleer santral sahibi oluyoruz bu anlaşmayla hükümete göre.

ARAZİ TARTIŞMASI
Devam edelim. Akkuyu’da kurulacak olan nükleer santralin yapımı için tahsis edilecek olan arazinin karşılığı var mı anlaşma metninde? Maalesef yok! Bakınız Madde 7/1: “Türk tarafı sahayı mevcut lisansı ve mevcut altyapısı ile birlikte bedelsiz olarak Nükleer Güç Santralinin söküm sürecinin sonuna kadar Proje Şirketi’ne tahsis eder. Santralin kurulacağı ve Türk devletine ait ilave arazi de Proje Şirketi’ne bedelsiz olarak tahsis edilir. Gerekli olursa, Proje Şirketi ilave arazi için Orman Fonu’na gerekli ödemeleri yapar”. Gördüğünüz gibi yalnızca santral inşası için öngörülen arazi değil, ilave araziler de Rusların hiçbir zaman %51’in altında hisseye sahip olmayacakları Proje Şirketi’ne bedelsiz olarak veriliyor, şirketten “gerekli olursa” Orman Fonu’na ödeme yapması bekleniyor. “Gerekli olursa…”

İmzalanan anlaşma ile Türk tarafı aynı zamanda gerekli görülmesi halinde özel mülkiyete konu başka arazilerin de kamulaştırılabileceğini ifade ediyor. Ayrıca Proje Şirketi’nde görev almak üzere getirilecek olan yabancı işçi ve personelin ülkeye giriş çıkışları, çalışmaları konusunda kolaylık göstermeyi de taahhüt ediyor. Bkz. Madde 7/2: “Türk tarafı Proje Şirketi’ne yürürlükteki Türkiye Cumhuriyeti kanun ve düzenlemeleri kapsamında Proje ile ilgili olarak ihtiyaç duyulan özel mülkiyete konu diğer tüm arazilerin kamulaştırılması hususunda kolaylık sağlar. (…) Proje ile ilgili olarak yabancıların çalışmasına ilişkin gerekli izinlerin verilmesi kolaylaştırılacaktır”. İlgili maddeden de anlaşıldığı üzere santral inşası ve çalışması sürecinde de pay Ruslara bırakılmış; onlar kendi işçilerini, kendi uzmanlarını, kendi personellerini ülkelerinden getirecekler; Türkiye ise işlerinde kolaylık sağlayacak yalnızca. Hâlbuki hükümet tarafından komisyona gönderilen tasarının gerekçe bölümünde anlaşmanın ilgili maddesi açık olmasına rağmen “şartlar elverdiğinde” santralde Türk personelin yetiştirilip çalıştırılacağı ifade ediliyor. (sayfa:2) “Şartlar elverdiğinde…”

Ve gelelim inşa edilecek nükleer santralin çalışmaya başlaması ile birlikte açığa çıkacak olan nükleer atığın çaresine nasıl bakılacağı meselesine. Anlaşmanın genelinde olduğu gibi hükümet bu konuyu da Ruslara havale etmiş görünüyor. Bkz Madde 12/4: “Proje Şirketi Nükleer Güç Santrali’nin sökümü ve atık yönetiminden sorumludur”. Yani Rusların aslan payına sahip olduğu şirket nasıl uygun görürse nükleer atıklar o şekilde devre dışı bırakılacak. Mersin’in doğasına, insanına zarar verecek, bölgenin turistik yapısına çok büyük bir darbe vuracak bu gelişme karşısında Mersinli sivil toplum örgütlerinin itirazlarını, seslenişlerini duymuyor hükümet ama biz daha derinden, halktan bir haber verelim: Nükleer santralin kurulması planlanan Akkuyu mevkii Mersin’in Gülnar ilçesi Büyükeceli beldesi sınırları içinde. Ve bu beldede yaşayan insanlar nükleer santral kurulacak haberini aldıklarından buyana yerleşimlerinin yaşanmaz bir yer olacağına, sağlıklarının tehdit altına gireceğine inandıkları için yaşadıkları toprakları terk etmeye başladılar. O kadar büyük sayılarla göçler başladı ki Büyükeceli beldesi belde hüviyetini yitirip muhtarlığa düşme aşamasına geldi. Yaklaşık bin kişinin ev ve arazilerini satışa çıkararak beldeyi terk ettikleri konuşuluyor. Bu anlamda sosyolojiye yeni bir kavram daha kazandırdı bu gelişme: Nükleer Göç. Ama bütün bu gelişmeler, o insanların yaşamları, hayat şartları, kayıpları bu hükümetin hiç umurunda değil, bu çok açık.

GEREKLİ OLURSA
Görüldüğü üzere önümüzdeki günlerde TBMM genel kurulunda görüşülecek olan Nükleer Santral anlaşması ve maddeleri pek çok açıdan Rusya’ya büyük avantajlar, getiriler sağlarken Türkiye’ye kendi ülkesindeki bir santralden elektrik satın alan müşteri rolü kalıyor. Bunca açığın farkında olan hükümet tasarının gerekçe kısmında “santralin inşasında “mümkün olduğunca” çok Türk şirketi yer alacak” gibi ek hükümler belirtip, nafile bir çaba ile eksiklerini kapatmaya çalışmış: “Mümkün olduğunca…” Siz 2010 yılında kalkıp “mümkün olduğunca”, “gerekli olursa”, “şartlar elverdiğinde” gibi muğlâk ifadelerle kendi adınıza taahhüt elde etmeye çalıştığınız anlaşmalara imza atarsanız, bırakın hükümetin yıllardan beri propagandasını yaptığı “enerji alanında bağımsız” olmayı, siyasi-hukuki bağımsızlığınız bile tartışılır hale gelir. Anlaşmaya imza koyan Rus tarafı nasıl bir ifade takınıyor peki? Tek bir örnek yeterli: Bkz. Madde 5/4: “Rus yetkili kuruluşlarının Proje Şirketi’ndeki toplam payları hiçbir zaman %51’den az olamaz.” Hiçbir zaman! “Hiç bir zaman” mı “mümkün olduğunca”, “gerekli olursa”, “şartlar elverdiğinde” mi? Hangisi daha dirayetli? Hangisi daha bağımsızlıkçı? Hangisi daha tutarlı? Yorum sizin…

Ali Bilgenoğlu
Odatv.com

Belge icin buraya tiklayiniz.

30 Haziran 2010 Çarşamba

KÜRT AÇILIMININ ABD’DEKİ ADI NE?

Her ne kadar birçok kez isim değiştirse de, kapatalım yeniden açalım denilse de uzunca bir süredir kamuoyunu meşgul eden “Kürt Açılımı”nın Washington kaynaklı bir proje olduğunu ortaya koyan ciddi kanıtlar vardır. Konuyla ilgili olarak böylesine net ifadeler kullanıldığında ise iktidara yakın çevreler itiraz ederek tepki göstermektedir. Bugüne kadar sanatçılardan (arabeskçiler ve popçular sanatçı olarak var, tek bir ressam ve heykeltıraş yok) sporculara kadar farklı çevrelerden tanınmış isimlerle İstanbul’un hoş mekânlarında düzenlenen kahvaltılı toplantılarda, siyasi parti yöneticileri ve sivil toplum kuruluşlarıyla yapılan görüşmelerde açılım anlatılırken bir kamyon dolusu laf edildi, ama buna rağmen yetkili ağızları dinleyen hiç kimse ne olduğunu ve ne yapılmak istendiğini anlayamadı.

KÜRT AÇILIMINI ANLAMAYA ÇALIŞMAK
Konuyla ilgilenen, araştıran ve sorgulayanların büyük bir bölümü, Kürt açılımının Washington’un dayatması olduğu yönünde değerlendirmeler yapmaktadır. Askeri varlığını sonlandıracağı Irak’taki çıkarlarını gözetmeyi, kuzeydeki Kürt devleti oluşumunu koruyup kollamayı planlayan Amerikan yönetimi arkasında sorun istememekte, bu nedenle de Türkiye’nin Barzani ve PKK ile ilişkilerini kendine göre düzenlemeye çalışmaktadır. İşin özü, ABD’nin isteği, Türkiye’de terör bitsin, kan dökülmesin, Türk-Kürt kardeşliği bozulmasın, Kürtlerin istediği olsun değil, mevcut çıkarlarının zarar görmemesi ve planlarının bozulmamasıdır. Abdullah Öcalan’ın muhatap alınması, PKK ile masaya oturulması ve onların taleplerinin görüşülüp değerlendirilmesi ise Kürt açılımının olmazsa olmazlarıdır. Aksi takdirde Türkiye’ye terör sopası daha da sert bir şekilde gösterilerek, direnen son kale olan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin de er ya da geç evet demesi sağlanacaktır. İşte bu ince hesapları anlamanın yolu Türkiye ve Ortadoğu üzerinde çalışan Amerikan uzmanlara ısmarlanan raporları irdelemekten geçer.

KÜRT AÇILIMINDA HENRİ BARKEY İMZASI
Türkiye doğumlu Amerikan uzman Henri Barkey’in adı özellikle “Kürt açılımı” sürecinde çok sık gündeme geldi. Halen Lehigh Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanlığı görevini yürüten Barkey bir yandan da “Carnegie Endowment” adlı Amerikan düşünce kuruluşunda Türkiye uzmanı olarak çalışıyor. Aynı zamanda Ortadoğu uzmanı olan ve 2000’li yılların başlarında Amerikan Dışişleri Bakanlığı’nda da görev yapan Barkey’in araştırmaları, çalışmaları ve önerileri Amerikan yönetimi tarafından ciddiye alınıyor, hazırladığı ısmarlama raporlar ise bölgedeki Amerikan politikalarına yol haritası çiziyor. Her ne kadar kabul etmese de Henri Barkey bir diğer Amerikan uzman David Phillips gibi Kürt açılımının önemli mimarlarından biridir.

Henri Barkey, içeriği Kürt açılımı olan bir rapor üzerinde Amerikan Başkanı Obama’nın Nisan 2009’daki Türkiye ziyareti öncesinde çalışmaya başlamıştı. Aynı yılın Haziran ayında Amerikan Dışişleri yetkililerinin ve Savunma Bakanlığı Pentegon’un değerlendirdiği rapor, Ekim 2009’da son haliyle Beyaz Saray’a teslim edildi.

KÜRT AÇILIMININ ABD’DEKİ ADI “KÜRDİSTAN’DA ÇATIŞMAYI ÖNLEMEK”
Başkan Obama’ya tavsiyelerin yer aldığı 67 sayfalık “Kürdistan’da çatışmayı önlemek” başlıklı raporda öyle bölümler ve ifadeler var ki, bunlar açılım sürecinde Türkiye’de yaşanan birçok gelişmenin anlaşılmasına yardımcı olmakla kalmayacak, soru işaretlerini de ortadan kaldıracaktır. Söz konusu rapor diğer Amerikan uzman David Phillips’in (aynı zamanda Ermenistan açılımının mimarı) Ekim 2007’deki “PKK’nın Silahsızlandırılması” başlıklı raporuyla birlikte değerlendirildiğinde ise “Kürt açılımı = PKK ve Öcalan açılımı mı” sorusu ortaya çıkacaktır. Tercümesini yaptıktan sonra herkesin anlayabileceği bir dil kullanarak olabildiğince özetlediğim Barkey raporunun çarpıcı bölümleri şöyle:

1) Kürt sorunu Amerika Birleşik Devletleri açısından yaşamsal olan birçok konuyla bağlantılıdır.
2) Türkiye ve Bölgesel Kürt Yönetimi’nin işbirliği yapmalarına yardımcı olmak Amerika Birleşik Devletleri’nin başarısı için önemlidir.
3) Ankara-Bağdat işbirliği, uzun vadede İran’a karşı denge olarak hizmet görebilir. Böyle bir eksenin olabilmesi için Türklerin Erbil’e gitmeleri gerekir.
4) Washington, Türkiye’nin Irak’ta yapıcı bir rol oynamasını istemelidir.
5) Türkiye’nin Federal Irak modelinden duyduğu rahatsızlık giderilmelidir. Türkiye’nin Kuzey Irak açılımının ve Federal Irak’ı yavaşça kabulünün kırılganlığı da dikkate alınmalıdır.
6) Türkiye’de, Bölgesel Kürt Yönetimi ve Kürtlerle ilişkilerin iyileştirilmesine karşı çıkan muhalefet, ulusalcılar ve asker arasında önemli bir yere sahiptir.
7) Türkiye’nin Irak Kürtlerine verebileceği garanti, Kürtlerin kendilerini komşularından yana güvensizlik içinde hissetmelerini engelleyecek koruyuculuktur.
8) Türkler, potansiyel bir Kürt bağımsızlığını aşırı abartıyorlar. Türkiye-Amerika Birleşik Devletleri-Bölgesel Kürt Yönetimi üçgenindeki mevcut rahatsızlık, Türkiye’nin kendi Kürt sorunundan kaynaklanmaktadır.
9) PKK’ya silah bıraktırmak ciddi bir planlamayı ve Iraklı Kürtler, Türkler ve Amerikan Yönetimi arasında eşgüdümü gerektirir.
10) İlk adım, Türkiye ve Bölgesel Kürt Yönetimi arasındaki ilişkilerin iyileştirilmesidir. İkinci adımda, Türkler af kanunu çıkarmalıdırlar. Üçüncü adım ise, Bölgesel Kürt Yönetimi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin, PKK’dan kopanlara gelecekleriyle ilgili garantileri sağlamasıdır.
11) Irak’taki Amerikan temsilcileri, PKK’nın silah bırakmasına eşlik edecek mekanizmalar için gerekli adımları atmalıdır.
12) PKK’lılar silahları Amerikan yetkililere teslim etmeli, Türk meslektaşları da durumu izlemelidir. Süreç kamuoyunun gözleri önünde olduğu takdirde Türk kamuoyu, bunun gerçek olduğuna inanacaktır. Silahların teslim edilmesi televizyondan yayınlanabilir.
13) PKK liderliğinin af kapsamı dışında kalması muhtemeldir. Onlar için bölge dışına çıkabilecekleri geçiş izni ya da belgesi sağlanabilir.
14) Amerika Birleşik Devletleri, bu sürece Avrupa’nın katılımını da sağlamalıdır. Avrupa ülkeleri, silah bırakma süreci başladığında, PKK’nın dernek ve işletmeler şeklinde iyi örgütlenmiş altyapısına karşı daha katı düzenlemeler getirmelidir. Ayrıca, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin hukuk dışı bulduğu yöntemlerle hapse atılmış PKK üyelerinin durumunu gözden geçirmeye ikna etmek için Avrupa Birliği, üyelik bağlamında Türkiye üzerinde nüfuz kullanabilir.
15) Avrupa, PKK liderliği için son durak da olabilir. Bu durumda, ev sahibi ülke, gelecekte hiçbir siyasi eyleme girmemeleri için gereken dikkati göstermelidir.
16) Obama yönetimi, Ankara’nın terörle mücadelesine ve Avrupa Birliği üyeliğine destek vermeyi sürdürmelidir. Kürt sorununa dair bir çözümün demokratik araçlarla olması gerektiğini vurgulamalıdır.
17) Mademki Türkiye’nin uzun vadede Avrupa Birliği üyeliği Kürt sorununu nasıl çözdüğüne bağlı bir seyir izleyecek, Amerika Birleşik Devletleri de aynı şekilde Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine verdiği desteği, Kürt azınlığıyla uzlaşma yönünde gerçek çabalar sergilemesi şartına bağlayabilir.
18) Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa şiddet karşıtı Türkiyeli Kürt liderlerle ilişki kurmalıdır.
19) Washington, Türkiyeli Kürtlerin silahlı mücadeleyi terk etmeleri için Iraklı Kürt liderlerin yardımına da başvurabilir, çünkü Türkiye’deki silahlı mücadele istenen sonuçları almayacağı gibi, Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’ni de tehlikeye düşürecektir.
20) Washington, Türkiye’ye siyasal reform yapılması, insan hakları ve demokratik özgürlüklerin ilerletilmesi için de baskı yapmalıdır.
21) Türkiyeli Kürtlerin bağımsızlık eğiliminde olmadıkları söyleniyor. Kürtler, Türkiye Avrupa Birliği yolundayken bağımsız olmaya veya Irak’taki Bölgesel Kürt Yönetimi’ne katılmaya niçin çalışsınlar ki. Ama 15 veya 20 yıl sonra bu bağların ve düşüncelerin değişmeyeceğini kim söyleyebilir?

BARKEY RAPORU KÜRT AÇILIMININ YOL HARİTASI MI?
Yukarıda numaralandırdığım bölümlerle ilgili değerlendirme yapmak yerine kimi olaylarla olan bağlarını anımsatmaya çalışacağım. Her bir madde çok önemli, ama özellikle 1’inci madde Kürt açılımıyla ilgili gelişmelerin özeti değil mi? Sonra 2 ve 3’üncü maddeleri Türkiye’nin geçtiğimiz Mart ayında Erbil’de konsolosluk açmasıyla birlikte düşündüğünüz de ne görüyorsunuz? Yedinci maddeyi okuduğunuz da ise ABD’nin Irak’taki askeri varlığının sonuçlanmasının ardından Türkiye’ye vermek istediği koruyuculuk rolünü anımsayacaksınız. Kürt açılımının aslında PKK ve Öcalan açılımı olup olmadığına da 9, 10, 11, 12, 13, 14 ve 15’inci maddeleri bir kez daha okuyarak karar vereceksiniz. Bu arada, 12’inci maddede önerilenlerin, Kandil ve Mahmur’dan Habur’a gelenlerle ilgili sahneler ve gelişmelerle bir bağlantısını kurmaya çalışın. Ergenekon adı verilen davaya dâhil edilenleri 6’ıncı maddenin ışığında düşünün. Son olarak ise 21’inci maddeye dikkatinizi çekeyim. Burada, “Büyük Kürdistan” nihai hedefinden söz ediliyor olabilir mi diye düşünmeden edemeyeceksiniz.

Yakında sizlerle paylaşacağım bir başka rapor ise Kürt açılımının ne olduğunun daha iyi anlaşılması bakımından büyük yarar sağlayacaktır.

Gürbüz Evren
Odatv.com

CUMHURBAŞKANI GÜL’ÜN OĞLU HARVARD’A NASIL GİRDİ?

Hürriyet gazetesinin dünkü sürmanşetinden okuyoruz:
“GÜL AİLESİNİ SEVİNDİREN HABER. MEHMET EMRE REKOR PUANLA HARVARD’DA”

Habere göre; “Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün küçük oğlu Mehmet Emre Gül (19) ABD’de girdiği sınavlarda üstün başarı göstererek dünyaca ünlü Harvard Üniversitesi’nde eğitim görme hakkı kazandı.”

Haberde ayrıca şu satırlara yer veriliyor:

“Gül’e Harvard’ın dışında Columbia, Winston, Chicago ve MIT’den de teklif geldi. Mehmet Emre, SAT (Scholastic Aptitute Test) sınavında 800 üzerinden 800 puan alarak ulaşılması zor bir rekora imza attı.”

İşte bu haber dün internet haber sitelerinin neredeyse tamamında da geniş şekilde yer aldı. Yetmedi, televizyonda ana haberlerde konu edildi. Meslektaşlarımız; Mehmet Emre Gül için ne manşetler döşediler, ne övgüler dizdiler…

Acaba bu haberi okuyan vatandaşın göğsü kabardı mı? Malum, Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı’nın oğlu üstün başarı elde etmiş, ulaşılması zor bir rekora imza atmıştı.

Eğer göğsü kabaran bir vatandaş bu yazıyı okursa, baştan söyleyelim; hayal kırıklığına uğratacağım.

Evet… Lafı daha fazla uzatmadan, gelelim bu “büyük başarının” gerçekte nasıl bir “fos” olay olduğunu anlatmaya…

Önce; söz konusu haberde bahsi geçen SAT sınavı nedir, ne değildir bir bakalım kısaca…

SAT (Scholastic Aptitude Test - Eğitim Yetenek Testi), Amerika'da üniversite eğitimi almak isteyenlerin girmesi gereken bir sınav. Bu testte; eleştirel okuma, yazma-kompozisyon ve matematik alanlarında öğrencilerin bilgisinin ölçülmesi hedeflenir. SAT testinin her bir bölümü minimum 200 ve maksimum 800 puan ölçeğindedir.

Bu bilgilere baktığımızda; “helal olsun işte, Mehmet Emre Gül en yüksek puanı almış, çok başarılı” diye mi düşünmeliyiz? Ne yazık ki; hayır!

Bu sınavın Türkiye’deki üniversiteye giriş sınavlarından çok çok daha kolay olduğunu ve hatta çok özel bir ön çalışma dahi gerektirmediğini, hangi uzman eğitimciye sorsanız, öğrenebilirsiniz. Olmadı, bu yazıyı okuduktan sonra internetten dahi araştırmanız size bu bilgiyi verir.

Devam edelim… Ne diyordu haberde; Cumhurbaşkanı’nın oğlu ulaşılması zor bir rekora imza attı! Peki, neydi o ulaşılması zor rekor: 800 puan almak! Şimdi bakalım; bu sınavı (SAT) yapan resmi kurum olan American College Board’un, geçen seneki SAT raporundaki rakamlar ne diyor:
Kurumun resmi sitesinde yayınlanan istatistiğe göre; SAT’ın matematik bölümünden 2009 yılında 800 puanı alan kişi sayısı; 10 Bin 52 kişi.
(http://professionals.collegeboard.com/profdownload/SAT-Math-Percentile-Ranks-2009.pdf)

Ulaşılması zor bir rekor muymuş?

(Bu arada; Deniz Baykal'ın torunu Mehmet Erkılıç da, geçtiğimiz aylarda girdiği SAT sınavından 800 puan almıştı.)

Peki, ulaşılması zor (!) olan bu 800 puanı almak, Harvard’a girmek için yeterli mi?

ABD’nin en etkin gazetelerinden The New York Times’ın 4 Nisan 2007 yılındaki bir haberinin ilk cümlesi özetle şunu diyor:

“Harvard, SAT sınavının matematik bölümünden 800 puanı alan 1100 öğrencinin başvurusunu reddetti.” (http://www.nytimes.com/2007/04/04/education/04colleges.html)

Yani neymiş; 800 puan yeterli değilmiş Harvard’a girmek için.

İşte tam da bu aşamada; Mehmet Emre Gül’ün babasının Cumhurbaşkanı olması önem kazanıyor. Bilinir ki; böylesine büyük okulların öğrenci kabulünde öncelikli olarak, bu basit sınavın sonucu değil, başvuranın referansı dikkate alınır. Keza, Harvard Üniversitesi de kapılarını, tüm dünyadaki zenginlerin ve seçkin isimlerin çocuklarına açmaya özen gösterir.

Amacım; Gül ailesinin sevincini gölgelemek değil. Ancak; gerçekte olmayan başarı hikayelerini varmış gibi göstermek, bu ülkenin deha beyinlerine en hafif deyimiyle ayıp.

Barış Pehlivan
Odatv.com

27 Haziran 2010 Pazar

Model Taşeron

Yandaş ve refakat medyası Washington’daki ilişkileri olayları ya görmezden gelmekte ya da olmayanı olmuş gibi göstermektedir.

30 yıldır Washington’da bulunan gazeteci Yılmaz Polat ise gerçekleri Türkiye’ye duyurabilmek için uğraşır durur. Haberlerinin çoğu medyanın süzgeçlerine takılıp kalır. O da olayları kitaba döker.

Polat’ın yeni kitabı “CIA Pençesinde Açılım – Kirli Oyunun Gizli Belgeleri”, Amerikan belgelere ve tanıklıklara dayanarak birçok ilişkiyi aydınlatıyor. Kitaptan bir bölüm taşeronlaşmanın çarpıcı örneğini gösteriyor:

Adamın donunu alırlar!

Tezkere’nin oylanmasına bir haftadan fazla bir süre vardı. Yaşar Yakış, Devlet Bakanı Ali Babacan ve Genelkurmay Plan ve Prensipler Daire Başkanı Tümg. H. Nusret Taşdeler paketi konuşmak için Washington’a gittiler. Dışişleri Bakanı Colin Powell ile öğle yemeğinde bir saat görüştüler.

Powell, Türkiye’ye konuşlandırılacak asker sayısını 80 binden, 60 bine düşürüyor; Yaşar Yakış ise 90 milyar dolar yardımdan söz ediyordu… Powell, en çok 4 milyar dolar verebileceklerini söyledi.

Yaşar Yakış, yemekten sonra Türkiye Büyükelçiliğine giderek Başbakan Gül’ü aradı.

Powell akşamüzeri Yaşar Yakış'ı aradı; Başkan Bush'un yardımı 2 milyar dolar daha artırarak 6 milyar dolara çıkardığını söyledi. Yakış, ''Bu rakam beklentilerimizin çok altında'' dedi ve Başbakan Gül'ün 92 milyar dolar istediğini yineledi. Powell “Mümkün değil’’ diye karşılık verdi. Yaşar Yakış da Başkan Bush’la görüşmek istediklerini belirtti…

14 Şubat 2003 sabahı CIA her zamanki olağan görüşmeden önce Başkan Bush’a bir bilgi notuyla görüşeceği kişilerin yaşam öykülerini iletti. Oval Ofis’te konuklarla buluşan Bush’un pazarlık yapma niyeti yoktu; Babacan’a dönerek “ABD’de eğitim görmüşsün” dedi. Babacan utangaç bir tavırla kısaca “Evet” diye yanıtladı.

Savunma Bakanı Yaşar Yakış, “Sayın Başkan” diye başladı, “Biz buraya pazarlık yapmaya gelmedik…”

Bush birden “Sayın Bakan!” diyerek onun sözünü kesti; “Teksas’ta at tüccarları vardır. Müzayedelerde onlar da böyle söze başlarlar; ama sonunda adamın donuna kadar alırlar!”

Bush’un espri yaptığını sanan Türk heyetindekiler gülmeye başladı. Oysa Bush ve yanındaki Amerikalılar son derece ciddiydiler. Başkan, “Siz olmasanız da bu harekâtı yapacağız. (verileni) Alsan da, almasan da!” diyerek 6 milyarlık pazarlığa noktayı koydu…

Amerikan yönetimine göre top artık Türk sahasındaydı. Ankara’nın yanıtını beklemeye başladılar. Erdoğan’ın resmi görevi bulunmayan danışmanı Cüneyd Zapsu, telefonu elinden düşürmüyor, sık sık “Neo-Con” dostlarını arayarak tezkerenin kabul edileceğini söylüyordu…

Kürtler ise endişeliydiler; oyunun dışında kalmaktan korkuyorlar; Türkiye’nin ağırlıkla işin içine girmesinden duydukları rahatsızlığı kapalı kapılar ardında Amerikalılara iletiyorlardı… Kürtler, özellikle Iraklı Türklerin yoğun olduğu Musul ve Kerkük bölgelerinde Türk askeri istemediklerini anlatıyorlardı.”

Gerisini anımsayacaksınız: Powell ve Babacan Körfez kıyısında buluştular. Türk ordusunun Irak sınırını geçmeyeceği güvencesi verildi. Karşılığı bir milyar dolar nakit yardım…

O arada İslamcı ve liberalist “sivil” taşeronları da unutmayalım. CIA ile birlikte “Türkiye’de çözüm federasyondur” diye yıllardır beyin yıkıyorlar.

Ne karşılığında? Bolca dolar, euro; şan, şöhret karşılığında… Çöplüğün Soytarılarının yanında PKK bile temiz kalır.

Mustafa Yildirim