Bu gidişat çok önceden belirlenmişti! 100 yıl önce bugün hedeflenmişti!
Yıl 1912. Amerikan başkanı Woodrow Wilson .. Türkiye’yi param parça eden ünlü Wilson ilkelerine adını veren kişi… Türkiye sınırları içine bir Kürdistan ve bir Ermenistan haritaları çizen Amerikan başkanı.. Bakın ne diyor:
‘Amerikan kapitalizminin temel hedefi, zayıf ülkelerin hammaddelerini ve ulusal pazarlarını açık birer kapı olarak tutmaktır. Bunun için diplomasi ve gerekirse zor kullanılmalıdır…’
Geçenlerde Dışişleri Bakanı işte bu Wilson’ın adıyla anılan ödüle layık görüldü…
Wilson’ın 100 yıl önceki planı neydi? Petrol coğrafyasına bir Kürt ve bir Ermeni Devleti oturtmak…
O zaman ince ince hesapladıkları, Türkiye’yi bölme ve yutma hayalleri gerçekleşmedi. Kuyruklarını ardlarına kıstırıp bir daha gelmek üzere gittiler…
Türkler inaılmaz şartlarda yaptıkları savaştan galip çıktılar. Yedi Düvel buna ağızları köpürerek ‘Türk Mucizesi’ dediler.. Ardından yepyeni bir ülke kuruldu. Türkler ulusal kaynaklarına sahip çıkıyorlardı. Ardı ardına fabrikalar açtılar. Uçaklar , Arabalar yaptılar. Madenlerini işlemeye başladılar, Petrol aradılar…Tarıma yol verdiler, yurttaşlar yarattılar.
Ama içerde işi bozulanlar vardı. Onlar kullanıma hazırdı.. … Kürt Sait isyanı Lozan’da Musul meselesi masadayken, Dersim İsyani, Hatay için direnilirken tezgahlandı.
Batıya hayran ayran budalaları!
1930’lardan itibaren koyun postlarına bürünmüş ‘uzmanlar’ genç cumhuriyeti ziyaret etmeye başladı.. Her şey yeniden kurulurken maskeli sırtlanlar Ankara’da boygösterdi .. Tanzimat kafalı Batıya ayran budalası gibi hayran ‘münevverler’, yabancı emeller için uygun arazi şartları sağladı. 1938’de milletin önderi öldü ve geride kalanlar hemen Batı’ya koştu! İngiliz ve Fransızlarla üçlü anlaşma imzalandığında , Gazi Paşa’nın ölümünün üzerinden 5 ay geçmemişti. Gazi paşa’yı ‘anlamayıp sadece inananlar’ asıllarına rücu ettiler! 2. paylaşım Savaşına kadar ‘ecnebi uzmanlar’ yurdun tüm açık yaralarına dair raporlarını hazırladılar… 2. Dünya savaşı ile bir süre ara verdiler.. Yalta’da yeni bir düzen kuruldu artık Avrupa’nın mührünü Amerika alacaktı.
Savaşın sonunda ‘yeni dünya’ sırtlanları İsmet İnönü’yü bir sömürge anlaşmasına daha razı ettiler. Marshall yardımı çerçevesinde imzalanan anlaşma, Kurtuluş’dan 24 yıl sonra Türkiye’yi esir etti.
Önce Dünya Bankası ve İMF denetimine girdik. Sonra NATO’ya alındık. Bedelini Korede kanla ödeyecektik. Üstüne üstlük ‘Canım Amerika!’ diye şarkılar söyledik! Hollywood filmleri seyrettik, Dean Martin, Frank Sinatra dinledik..
1956’da küresel elitin önde gelen ismi, Rockefeller, ABD başkanı Eisenhower’a: ‘Türkler oltada balık! Yeme ihtiyaçları yok!’ diyordu.. Sonra Ortadoğu’daki yüksek idealleri için, işlerine gelen hükümetleri iktidarda tutmak işlerine gelmeyenleri devirmek amacıyla yardım fonlarının kullanılacağı’ karara bağlanıyordu..
1966’da NATO haberalma tesislerine kapıyı açtık. Tüm istihbaratımızı ABD’ye devrettik. 1971’de ‘Büyük Türkiye’ hayallerimizin bedelini birbirimizi kırdırarak ödettiler Ardından bir darbeyle işi bitirdiler! Uslanmayıp 1974’de Kıbrıs barış harekatını yapınca ASALA terörünü başımıza bela ettiler! Ama biz yılmadık, müttefikimize daha sıkı sarıldık.. 1980’de Sovyetlerle sanayi işbirliği, hızlı sanayi atılımları sürerken bir CIA darbesiyle daha sarsıldık.. 1984’de Türkiye ağır sanayi hamlelerine Güneydoğu Anadolu Projesini ekledik. PKK ile ödüllendirildik!
Sevr Hortladı!
100 yıllık Kürt devleti hayali paketlenip Türkiye’nin önüne kondu. Ve SEVR HORTLADI, kabusumuz oldu.. Fulbright burslarıyla yetiştirdikleri liderleri getirip ülkemizin başına koydular… 1991’de başa geçirdikleri Turgut Özal’a kukla bir Kürt devleti için ilk adımları attırdılar. Çekiç Güç kontrolünde bir Kürdistan devletinin tohumunu attılar.. Irak’ın kuzeyi güvenli bölge ilan edildi ve PKK Çekiç Güç kontrolünde pamuklar içinde yetiştirildi! Derken Özal, ‘Bir Türk-Kürt Federasyonu’ndan’ bahsediverdi! Bu arada on binlerce vatan evladı yitirildi….
1995’de Avrupa Birliği ‘Kürt Sorununu askeri tedbirlerle ortadan kaldıramazsınız!’ diyordu. İçerdeki besleme koro onaylıyordu. Bu ülkenin has vatandaşları Azınlık konumuna oturtuldu…
Aynı anda Türkiye’nin Gümrük Birliği ile eli kolu bağlandı! Yani tüm gelirlerine el kondu, üretimi durduruldu, terörle mücadelede deli gömleğine sokuldu.
1999’da Apo Türkiye’ye verildi. Artık İmralı’dan terörü yönetecekti! Vatan evladı ölmeye devam etti! 2002 de Türkiye’ye bir sessiz darbe yapılacak, oyunun son perdesi sahnelenecekti.. Küresel elit, Sevr hükümleri karşılığında AKP’ye iktidar koltuğunu verdi! 2004’de Avrupa Birliği Uyum Yasaları önümüze geldi… Bu yasalarla ellerimiz arkadan bağlanıyor, teröriste ise ‘VUR!’ deniyordu. Vurmaları için gerekli tüm silahlar, Irak ve Güneydoğuya NATO uçaklarıyla aktı…Ordunun sınır ötesi harekatı sınırlandırıldı. İstihbaratımız ABD ve İsrail istihbaratının içinde eridi ve kayıplarımız, 10 yıl içinde 50 kat arttı. Eşzamanlı olarak Bölgesel Kalkınma ajansları, ikiz yasalar ve yerel ‘iktidar’ girişimleri teröre zemin hazırladı. Medya vasıtasıyla zehir enjeksiyonu had safhadaydı. Basın tümüyle işgal altında ve köşe başlarını tutanlar. ‘Sahiplerinin sesi’ olmaya can atmaktaydı! Üniversiteler şirketleşmeyi tamamlıyorlardı. İşbirliği yapan akademisyenler rüyalarında göremeyeceği imkanlarla donatıldı. 2007’de Amerikan istihbaratçılarından oluşan bir ekip Ankara’ya yuvalandı. Gözleri gören, kulakları duyan, burnu koku alan helal süt emmiş vatan evlatları kralın çıplak olduğunu yazıp çizdiler. Ortalığa korku salındı. Konuşmaya başlayanlar dinlendi, terörle mücadelede üstün hizmeti olanlar Silivri’ye davet edildi..(!)
Artık ‘YETER’ diyenler…
Şimdi geldiğimiz noktada her şey apaçık ortada! Düşman belli..Hem de 100 yıldan beri, hiç değişmedi. Çokuluslu şirketlerin kontrolünde ABD ve Avrupa Birliğinin elitleri, ve onların denetimindeki mali ve siyasi kurumlar, İMF, Dünya bankası, NATO! Ve tabii içerde onların planlarını yürürlüğe koyan işbirlikçi hükümetler !. Artı Sivil Toplum diye altımızı oyan ajanlar ve onların maşalarının ucunda sallananlar… Hepsini toplasanız 10 bin kişiyi bulmazlar! Geride 72 milyon var. İşsiz ve yoksul bırakılmış, dini ve etnik olarak parçalanmış, şehit düşmüş, gazi olmuş, kan kusan, göz pınarları akan 72 milyon..
Psikolojik savaşın her türlüsüyle karşılaşmış, çok hırpalanmış, örselenmiş ama sağduyusunu kaybetmemiş, sabrı defalarca denenmiş bir millet… Sessiz ama derinden, son anda ‘YETER’ diyen…İşte bu nedenle ZALİMler bu milletten korkuyor ve oyun üzerine oyun kuruyor.
Bu millet artık Terörün Washington ve Brüksel’den fışkırdığını biliyor. Batıyla ittifak yapanların, eşbaşkan olanların bu kan kaybını durduramayacağını da! Eylüldeki referandum halkın bu bilincinin keskin bir göstergesi olacaktır.. Halk gücünün farkına vardığı zaman başka bir dönem başlayacaktır! Allah tüm şehitlerimize RAHMET eylesin!!! Onların kanı yerde kalmayacak!
Banu Avar
21 Haziran 2010 Pazartesi
Ey Siz Her Donemin Vizyon Sahipleri...
Ermeni meselesi tartışılırken en doğru en haklı en ileriyi gören yorumları sizler yaparsınız, ekranlara doymazsınız, bildirilere imzalar bitmez, ülkenizin tarihini aşağılamalar sizde, “dünya değişti vizyon sahibi olmalı” deyip halkınızı küçümseyerek binlerce makale döşeyen sizler… Türkiye’ye dayatılan Türkiye’ye boyun eğdirilen tüm Ermeni tezlerini dillendiren, Ermeni sözcülüğüne soyunan sizler.. Ne idüğü belirsiz protokollara devlet ciddiyeti hiçe sayılıp imzalar atarken hep haklı çıkan sizlerdiniz, bugün Ermeniler’le restleşip kapıları kapatırken haklı çıkan yine vizyon sahipleri sizler.
Kıbrıs meselesi tartışılırken Rum kesimi iddialarını dillendiren siz vizyon sahipleri, alttan almalar, taviz vermeler, dünya değişti reformlar açılımlar diyerek binlerce makaleyi üstelik bu toprağın insanlarını aşağılayarak yazanlar ekranlara doymayanlar sizler.. Neredeyse el altından buradan giden vizyon sahipleri, sözcüleriyle Rum Kesimi’yle birlikte nerdeyse ortak kararlar alıp ortak toplantılar yapanlar hep siz vizyon sahipleri, o günlerde hep haklı sizlerdiniz, bugün Kıbrıs’la her şey sıfıra sıfır elde var sıfır, haklı olan yine siz vizyon sahipleri..
ABD Irak’ı işgal hazırlığı içinde ABD askerlerine coşkulu yazılarıyla destek veren sizler, ABD’yi teknolojisini askerini övmeler sizde.. Türkiye mutlaka savaşa girmeli diye yüzlerce yazı yazan sizler, Türk Ordusu’nu savaşa teşvik yazıları yazan sizler.. Bir buçuk milyon insan öldü Hazreti Ali’nin türbesi bombalandı, Felluce’de Kerkük’te hiçbirinizin tek satır bahsetmediği onbinlerce insan ABD askerlerince öldürüldü, o günlerde siz vizyon sahipleri haklıydı, bugünlerde ABD’nin kontrolünde PKK bizleri öldürüyor yine haklı olan siz vizyon sahipleri..
Henüz birkaç yıl önce Barzani her sabah yataktan kalkar kalkmaz Kerkük’ü alacağım, Kerkük Kürt’tür deyip ve bunu yıllarca her gün söyleyen ve bu her gün söylenip Türkiye halkını kışkırtan galeyana getiren lafları her gün ekranlarında birinci haber olarak verirken o günlerde hep siz haklıydınız vizyon sahipleri, bugün takım elbise giydirilip devlet başkanı gibi Cumhurbaşkanlığı köşklerinde ağırlanırken yine hep siz haklıydınız vizyon sahipleri..
Tayyip Erdoğan’a biçilen Orta Doğu Eş Başkanlığı’nı büyük devlet adamlığı, Türkiye dünya devleti diye yorumlayıp bal akan yağ akan binlerce makale yazan ve hep haklı çıkan siz vizyon sahipleri, bugün ABD’de siyasi kişiliği tartışma konusu yapılmaya başlayınca yine haklı olan sizsiniz vizyon sahipleri..
Türkiye AB’ye mutlaka girmeli, en alttan alan, sömürge andlaşması olan ve tarihte eşine rastlanmayan gümrük andlaşmalarını görmezden gelen, aşağılanan, yalvaran, her tavizi veren, Avrupa Birliği sözcülerinin hakaretlerini ‘nur yağıyor’ diye manşete çeken siz vizyon sahipleri, o günlerde de haklıydınız, küfredilerek kovulduğunuz bugünler de yine siz haklısınız..
Avrupa Birliği sözcülerinin aşağılamalarına karşı çıkan herkesi Saddamcılıkla, Kaddaficilikle, dünyadan dışlanmış Kuzey Korecilikle aşağılayıp ekranlardan kahkahalar atarak dalga geçen sizler, bugün Cumhurbaşkanının Kuzey Kore’ye ziyaretini ‘dünya açılımı’ olarak yazıp yine haklı çıkan sizler.
Bunlar Ergenekoncu, batıyla ilişkilerimizi kesip bizi Rusya’ya Çin’e bağlayacaklar deyip milli güvenlik kurulunda görevler yapmış emekli generalleri dahi Ergenekonculuktan içeri atarken hep sizler haklıydınız, bugün Rusya’yla nükleer imzalar atarken yine haklı olan vizyon sahipleri.
İçi boş olan sadece ‘açılım’ değil, otuz yıldır aralıksız yazdığınız ve her birinizin yüzbin kez kaleme aldığı ‘reform’ ‘değişim’ kelimeleriyle büyük ve haklı bir şöhrete kavuştunuz, otuz yıldır maaşı kesilmeyen bu muhteşem kelimelerle hep siz haklı çıktınız.. Özal döneminde haklıydınız, Tansu döneminde haklı, Mesut Yılmaz iktidardayken siz haklıydınız, Demirel, Tayyip, hep vizyon sahipleri haklı.. Üzülmeyin iktidar değişir sizler yine içi boş ‘açılım’ ‘reform’ ‘değişim’ kelimeleriyle binlerce makale döşeyip yine haklı çıkarsınız..
Reagan Thatcher varken siz haklıydınız Bush’lar geldi gitti siz haklısınız, Sovyetler çöktü, Gorbaçov’u dünya unuttu Yeltsinler gitti Putin’ler geldi, Saddamlar gitti ABD geldi, Bosna, Çeçenistan, Irak, Afganistan tüm dünya tarihinde görmedikleri kadar soykırımdan geçirildiler, hep siz vizyon sahipleri haklıydınız.
Aslında Türkiye’de görünmez ama varlığı aşikar bir Mavi Marmara gemisi var, bir dahaki sefere içine Birandları, Altanları, Ilıcakları, Barlasları, Çandarları da mutlaka almalılar, çünkü bu gemi batıya da gitse haklısınız doğuya da gitse haklısınız, bu gemi İsrail’e gitse de haklısınız Pensilvanya’ya gitse de haklısınız, Serdar Turgut gibi penis yazıları yazarken de haklıydı Fethullah Gülen’i överken de haklısınız.
Atatürk’e Cumhuriyete bağımsızlığımıza en aşağılık hakaretleri yaparken hep sizler haklıydınız, Fethullah Gülen’e tek cümlecik eleştiri dahi yapamayıp korkup sinerken yine siz vizyon sahipleri haklısınız.
Aktütün Dağlıca karakolları basılırken Türk Ordusu kendi askerleri öldürdü diye manşet çekenler ve aylarca ekranlarından Anadolu halkının kalbini dirliğini güzelliğini bozan yayınlar yapıp ‘asker’i halkın gönlünden silmeye çalışan yayınlar yaparken sizler haklıydınız, bir yıl sonra, asker öldürmedi ihmali var deyip düzeltme yaparken yine siz haklıydınız, bugün cenazeler kaldırılırken Kahraman Şehidlerimiz diye nutuklar irad ederken yine haklı olan siz vizyon sahipleri..
Bin yıl geçse dünyanın tüm hukuk mekteplerinde ‘mizah’ olarak okutulacak Ergenekon Balyoz Kafes yaygarasını ‘iddialar var efendim iddialar var efendim’ diye sabahlara kadar televizyonlarda dillendirirken hep siz haklıydınız, neymiş bu iddialar, bir delil bir belge diyenleri de ‘sulandırıyor’ diye bir daha içeri atarken yine siz haklı olan vizyon sahipleri..
Siz vizyon sahibiniz, Türkan Saylan’ın evini ‘iddialar var efendim’ diye basarken siz haklıydınız, Erol Manisalı’nın evi ‘iddialar var efendim’ diye basılırken siz haklıydınız, İlhan Selçuk sabahın dördünde götürülürken ‘iddialar var efendim’ diye yaygara koparan sizler haklıydınız, Kanadoğlu’nun evi basılırken ‘iddialar var efendim’ diye haklı olan yine sizdiniz, bir Cumhuriyet Başsavcısı makamında dünya tarihinde eşine bir daha rastlanmayacak şekilde hapse tıkılırken yine siz haklı olan vizyon sahipleri..
Yazarlar generallar savcılar avukatlar içeri tıkılırken ‘hukukun işine karışmayın’ diye Amerika’dan laf yetiştiren Başbakan ve şürekası ve siz vizyon sahipleri haklıydınız, bugün aynı hukuk salıverince ‘tuz koktu, hukuk zıvanadan çıktı’ diye yayın yapan siz vizyon sahipleri haklısınız, anayasa mahkemesi kararları yok sayılsın diye darbecilerin bile ağzından çıkmayan lafları ederken yine haklı olan siz vizyon sahipleri.
İfade özgürlüğü her şeydir evet her şeydir ancak ‘ifade özgürlüğünü’ PKK sözcülüğünde kullanırken ve ifade özgürlüğüyle ülkeye savaş ilan eden gözdağı tehdit iç savaş kışkırtıcılığı yapanları ekranlara sabah akşam çıkartırken yine siz vizyon sahipleri haklıydınız.
Anadilde eğitim, Etnik Kimlik ve işte Kürt Sorunu bir gerçek diye sabah akşam yirmi yıl aralıksız beyin yıkayıp halkımızın açlığına rağmen dayatanlar siz vizyon sahipleri haklıydınız, Kürt Sorunu var deyip kamuoyu oluşturanlar ve Kürt Sorunu vardır cümlesini bir siyasal sorun olarak değil PKK’nın yol haritasına hizmet için görevliymiş gibi yayınlar yapan siz vizyon sahipleri yine haklısınız.. Şimdi şu an ekranlarınızda PKK’nın yol haritasına hizmek eden kaç tanesi aydın yazar adı altında ekranlarınızda, şu an.. Bu insanları şöhret yapan büyüten şişiren ve sabaha kadar ekranlarında zırvalatıp iç savaş kışkırtıcılığı yapan siz vizyon sahipleri yine haklısınız.
Vizyon sahipleri, bu ülkenin gerçek ‘statükosu’, maaşları kesilmez şöhretleri ziyan olmaz, kırk yıldır bir elleri yağda bir elleri balda fasılda geyikte..
Hepinizden Allah razı olsun, bu ülkeyi ‘açılıma’ ‘reforma’ ‘değişimle’ doyurdunuz. Bu ülkeye tlf gazete matbaa fabrika bilgisayar her şey geldi Allahaşükür.. Gelmeyen şey ‘zaman’..
Zaman aynı ‘ortaçağ’ krallıklar padişahlar zamanı.. Değişmeyen süslü şatafatlı nutuklar gözboyayan yazılar ve para sahipleri, neon ışıkları, pırıltılı ekranlar, yan gelip kurulduğunuz televizyonlar, evinizin yatak odasında olmadığınız kadar çok zaman geçirdiğiniz ünlü TV kanalları.. O büyük dev aynalı şatolar gibi, değişmeyen yalılar şatolar maaşlar ve baş makaleleriniz.
Bu topraklara sayenizde ‘zaman’ giremiyor, zaman’ı bugünü dünyayı olup biteni kurduğunuz tahakküm sayesinde halkımız göremiyor, tanımıyor, bilmiyor..
Bu vizyon sahiplerinden dünyada kalmadığını nasıl anlatacağız? Eskiden değirmenlerde ‘hak kaşığı’ olurdu, değirmencinin payını ölçerek aldığı.. Bu gazeteler TV’ler bu topraklarda hangi iktidar gelse ‘hak kaşığıyla’ parsasını topluyor.. Ankara’nın bürokratları İstanbul’un yazarları işte bu ‘hak kaşığı’nın hakkını her dönem değirmenin başını bir şekilde tutup yüreğimizden ciğerimizden beynimizden çoluk çocuğumuzdan istikbalimizden alıyor işte..
Sadece az gelişmiş üçüncü dünya ülkelerinde, iktidarı ele geçirenlerin beslediği tuttuğu kiraladığı saray adamları olarak kullandığı Orta Amerikalar’da Orta Afrikalar’da dahi kalmadığını halkımız nerden bilsin. Bir benzeri benzin istasyonu körfez şeyhliklerinde bir şeyh ailesiyle yönetilen Suud krallığında yaşanan bir doğuştan değişmez bir Tanrısal ‘vizyon’…
Hakikatı saklamak için kullanılan maske örtü çamur iftira soytarı şaklaban illüzyonist görevlerinin her birini kusursuz yerine getiren bu vizyon sahiplerinin örttüğü şudur: 12 Eylül ve hemen sonrasında kimler zengin oldu, 28 Şubat’ta kimler zengin oldu, bugün gencecik çocuklarımız ölürken zengin olan kimlerdir?
Anadolu’nun bu köylü yoksul çocukları kimlerin keyifleri uğruna ölmekte.. Birileri meyhaneden ekranlara ekrandan bölgede bilmem ne toplantılarına büyük önemli devrimci adamlar gibi ağırlanıp keyfini sürüyor, birileri siyaseten askere orduya avukatlara ve yargıçlara karşı kahraman demokratlık yaparak keyfini sürüyor, birileri büyük gazeteci korkusuz şövalye özgürlük savaşçılığı yazıları yazarak keyfini sürüyor.
Ve istisnasız her gazete her TV’de çalışanlar, bu son yirmi yılda cemaat ve benzeri TV’lerin holdinglerin kazandıkları otuz milyar dolar elli milyar dolar nerden kazanıldı sormuyor, soramıyor, soranları orada çalıştırmıyor, ya da holding başına birkaç yılda kazanılan üç-beş milyar dolar nasıl kazanıldı merak etmiyor.
Doğu cephesinde de değişen bir şey yok, birileri siyasetin holdinglerin cemaatlerin TV’lerin gazetele köşelerinde keyfini sürüyor, birileri, Anadolu’nun gerçek sahipleri yoksul köylü çocukları canlarını veriyor..
Van rektör yardımcısı kahrından intihar ederken siz vizyon sahipleri haklıydınız, albaylar şerefsiz ithamları kaldıramayıp intihar ederken siz vizyon sahipleri haklıydınız. Üç kadın bakanın üçü de aynı elbiseyle üstelik bir toplantıda yan yana gelip oturunca haklı çıkan siz vizyon sahipleri, bu üç aynı elbise, liberal İslamcı cemaatçi anı nakarat aynı iftiralar ve hepsi aynı gemide..
Dün Amerika Irak’ı girerken ortalığa ayağa kaldıran bu anti-amerikancı yazarları avukatları askerleri sizi kullanıp tutuklattırdı, aynı Amerika şimdi PKK’yı yine görevlendirdi..
Türkiye PKK’ya karşı değil AB’ye ve ABD’ye karşı savaştığını dünya alem bilirken AB’yi ve ABD’yi koruyan yazıları utanmaksızın yazarken hep siz vizyon sahipleri haklıydınız, bugün Amerika bize niye istihbarat vermiyor diye yakınırken haklı olan yine siz vizyon sahipleri.
Unutmayın, PKK’ya silahlar mayınlar istihbarat eğitim subayları nerden geliyorsa ‘bu vizyon’ bu değişim bu reform bu açılım’lar aynı tezgahtan geliyor…
Düzenbazların tahakküm kurduğu bu dünyada kafanızın karışmasını istemiyorsanız, çok basit bir soru soracaksınız, ölenler kim, servet ve şöhret sahibi olanlar kim?
Nihat Genç
Odatv.com
Kıbrıs meselesi tartışılırken Rum kesimi iddialarını dillendiren siz vizyon sahipleri, alttan almalar, taviz vermeler, dünya değişti reformlar açılımlar diyerek binlerce makaleyi üstelik bu toprağın insanlarını aşağılayarak yazanlar ekranlara doymayanlar sizler.. Neredeyse el altından buradan giden vizyon sahipleri, sözcüleriyle Rum Kesimi’yle birlikte nerdeyse ortak kararlar alıp ortak toplantılar yapanlar hep siz vizyon sahipleri, o günlerde hep haklı sizlerdiniz, bugün Kıbrıs’la her şey sıfıra sıfır elde var sıfır, haklı olan yine siz vizyon sahipleri..
ABD Irak’ı işgal hazırlığı içinde ABD askerlerine coşkulu yazılarıyla destek veren sizler, ABD’yi teknolojisini askerini övmeler sizde.. Türkiye mutlaka savaşa girmeli diye yüzlerce yazı yazan sizler, Türk Ordusu’nu savaşa teşvik yazıları yazan sizler.. Bir buçuk milyon insan öldü Hazreti Ali’nin türbesi bombalandı, Felluce’de Kerkük’te hiçbirinizin tek satır bahsetmediği onbinlerce insan ABD askerlerince öldürüldü, o günlerde siz vizyon sahipleri haklıydı, bugünlerde ABD’nin kontrolünde PKK bizleri öldürüyor yine haklı olan siz vizyon sahipleri..
Henüz birkaç yıl önce Barzani her sabah yataktan kalkar kalkmaz Kerkük’ü alacağım, Kerkük Kürt’tür deyip ve bunu yıllarca her gün söyleyen ve bu her gün söylenip Türkiye halkını kışkırtan galeyana getiren lafları her gün ekranlarında birinci haber olarak verirken o günlerde hep siz haklıydınız vizyon sahipleri, bugün takım elbise giydirilip devlet başkanı gibi Cumhurbaşkanlığı köşklerinde ağırlanırken yine hep siz haklıydınız vizyon sahipleri..
Tayyip Erdoğan’a biçilen Orta Doğu Eş Başkanlığı’nı büyük devlet adamlığı, Türkiye dünya devleti diye yorumlayıp bal akan yağ akan binlerce makale yazan ve hep haklı çıkan siz vizyon sahipleri, bugün ABD’de siyasi kişiliği tartışma konusu yapılmaya başlayınca yine haklı olan sizsiniz vizyon sahipleri..
Türkiye AB’ye mutlaka girmeli, en alttan alan, sömürge andlaşması olan ve tarihte eşine rastlanmayan gümrük andlaşmalarını görmezden gelen, aşağılanan, yalvaran, her tavizi veren, Avrupa Birliği sözcülerinin hakaretlerini ‘nur yağıyor’ diye manşete çeken siz vizyon sahipleri, o günlerde de haklıydınız, küfredilerek kovulduğunuz bugünler de yine siz haklısınız..
Avrupa Birliği sözcülerinin aşağılamalarına karşı çıkan herkesi Saddamcılıkla, Kaddaficilikle, dünyadan dışlanmış Kuzey Korecilikle aşağılayıp ekranlardan kahkahalar atarak dalga geçen sizler, bugün Cumhurbaşkanının Kuzey Kore’ye ziyaretini ‘dünya açılımı’ olarak yazıp yine haklı çıkan sizler.
Bunlar Ergenekoncu, batıyla ilişkilerimizi kesip bizi Rusya’ya Çin’e bağlayacaklar deyip milli güvenlik kurulunda görevler yapmış emekli generalleri dahi Ergenekonculuktan içeri atarken hep sizler haklıydınız, bugün Rusya’yla nükleer imzalar atarken yine haklı olan vizyon sahipleri.
İçi boş olan sadece ‘açılım’ değil, otuz yıldır aralıksız yazdığınız ve her birinizin yüzbin kez kaleme aldığı ‘reform’ ‘değişim’ kelimeleriyle büyük ve haklı bir şöhrete kavuştunuz, otuz yıldır maaşı kesilmeyen bu muhteşem kelimelerle hep siz haklı çıktınız.. Özal döneminde haklıydınız, Tansu döneminde haklı, Mesut Yılmaz iktidardayken siz haklıydınız, Demirel, Tayyip, hep vizyon sahipleri haklı.. Üzülmeyin iktidar değişir sizler yine içi boş ‘açılım’ ‘reform’ ‘değişim’ kelimeleriyle binlerce makale döşeyip yine haklı çıkarsınız..
Reagan Thatcher varken siz haklıydınız Bush’lar geldi gitti siz haklısınız, Sovyetler çöktü, Gorbaçov’u dünya unuttu Yeltsinler gitti Putin’ler geldi, Saddamlar gitti ABD geldi, Bosna, Çeçenistan, Irak, Afganistan tüm dünya tarihinde görmedikleri kadar soykırımdan geçirildiler, hep siz vizyon sahipleri haklıydınız.
Aslında Türkiye’de görünmez ama varlığı aşikar bir Mavi Marmara gemisi var, bir dahaki sefere içine Birandları, Altanları, Ilıcakları, Barlasları, Çandarları da mutlaka almalılar, çünkü bu gemi batıya da gitse haklısınız doğuya da gitse haklısınız, bu gemi İsrail’e gitse de haklısınız Pensilvanya’ya gitse de haklısınız, Serdar Turgut gibi penis yazıları yazarken de haklıydı Fethullah Gülen’i överken de haklısınız.
Atatürk’e Cumhuriyete bağımsızlığımıza en aşağılık hakaretleri yaparken hep sizler haklıydınız, Fethullah Gülen’e tek cümlecik eleştiri dahi yapamayıp korkup sinerken yine siz vizyon sahipleri haklısınız.
Aktütün Dağlıca karakolları basılırken Türk Ordusu kendi askerleri öldürdü diye manşet çekenler ve aylarca ekranlarından Anadolu halkının kalbini dirliğini güzelliğini bozan yayınlar yapıp ‘asker’i halkın gönlünden silmeye çalışan yayınlar yaparken sizler haklıydınız, bir yıl sonra, asker öldürmedi ihmali var deyip düzeltme yaparken yine siz haklıydınız, bugün cenazeler kaldırılırken Kahraman Şehidlerimiz diye nutuklar irad ederken yine haklı olan siz vizyon sahipleri..
Bin yıl geçse dünyanın tüm hukuk mekteplerinde ‘mizah’ olarak okutulacak Ergenekon Balyoz Kafes yaygarasını ‘iddialar var efendim iddialar var efendim’ diye sabahlara kadar televizyonlarda dillendirirken hep siz haklıydınız, neymiş bu iddialar, bir delil bir belge diyenleri de ‘sulandırıyor’ diye bir daha içeri atarken yine siz haklı olan vizyon sahipleri..
Siz vizyon sahibiniz, Türkan Saylan’ın evini ‘iddialar var efendim’ diye basarken siz haklıydınız, Erol Manisalı’nın evi ‘iddialar var efendim’ diye basılırken siz haklıydınız, İlhan Selçuk sabahın dördünde götürülürken ‘iddialar var efendim’ diye yaygara koparan sizler haklıydınız, Kanadoğlu’nun evi basılırken ‘iddialar var efendim’ diye haklı olan yine sizdiniz, bir Cumhuriyet Başsavcısı makamında dünya tarihinde eşine bir daha rastlanmayacak şekilde hapse tıkılırken yine siz haklı olan vizyon sahipleri..
Yazarlar generallar savcılar avukatlar içeri tıkılırken ‘hukukun işine karışmayın’ diye Amerika’dan laf yetiştiren Başbakan ve şürekası ve siz vizyon sahipleri haklıydınız, bugün aynı hukuk salıverince ‘tuz koktu, hukuk zıvanadan çıktı’ diye yayın yapan siz vizyon sahipleri haklısınız, anayasa mahkemesi kararları yok sayılsın diye darbecilerin bile ağzından çıkmayan lafları ederken yine haklı olan siz vizyon sahipleri.
İfade özgürlüğü her şeydir evet her şeydir ancak ‘ifade özgürlüğünü’ PKK sözcülüğünde kullanırken ve ifade özgürlüğüyle ülkeye savaş ilan eden gözdağı tehdit iç savaş kışkırtıcılığı yapanları ekranlara sabah akşam çıkartırken yine siz vizyon sahipleri haklıydınız.
Anadilde eğitim, Etnik Kimlik ve işte Kürt Sorunu bir gerçek diye sabah akşam yirmi yıl aralıksız beyin yıkayıp halkımızın açlığına rağmen dayatanlar siz vizyon sahipleri haklıydınız, Kürt Sorunu var deyip kamuoyu oluşturanlar ve Kürt Sorunu vardır cümlesini bir siyasal sorun olarak değil PKK’nın yol haritasına hizmet için görevliymiş gibi yayınlar yapan siz vizyon sahipleri yine haklısınız.. Şimdi şu an ekranlarınızda PKK’nın yol haritasına hizmek eden kaç tanesi aydın yazar adı altında ekranlarınızda, şu an.. Bu insanları şöhret yapan büyüten şişiren ve sabaha kadar ekranlarında zırvalatıp iç savaş kışkırtıcılığı yapan siz vizyon sahipleri yine haklısınız.
Vizyon sahipleri, bu ülkenin gerçek ‘statükosu’, maaşları kesilmez şöhretleri ziyan olmaz, kırk yıldır bir elleri yağda bir elleri balda fasılda geyikte..
Hepinizden Allah razı olsun, bu ülkeyi ‘açılıma’ ‘reforma’ ‘değişimle’ doyurdunuz. Bu ülkeye tlf gazete matbaa fabrika bilgisayar her şey geldi Allahaşükür.. Gelmeyen şey ‘zaman’..
Zaman aynı ‘ortaçağ’ krallıklar padişahlar zamanı.. Değişmeyen süslü şatafatlı nutuklar gözboyayan yazılar ve para sahipleri, neon ışıkları, pırıltılı ekranlar, yan gelip kurulduğunuz televizyonlar, evinizin yatak odasında olmadığınız kadar çok zaman geçirdiğiniz ünlü TV kanalları.. O büyük dev aynalı şatolar gibi, değişmeyen yalılar şatolar maaşlar ve baş makaleleriniz.
Bu topraklara sayenizde ‘zaman’ giremiyor, zaman’ı bugünü dünyayı olup biteni kurduğunuz tahakküm sayesinde halkımız göremiyor, tanımıyor, bilmiyor..
Bu vizyon sahiplerinden dünyada kalmadığını nasıl anlatacağız? Eskiden değirmenlerde ‘hak kaşığı’ olurdu, değirmencinin payını ölçerek aldığı.. Bu gazeteler TV’ler bu topraklarda hangi iktidar gelse ‘hak kaşığıyla’ parsasını topluyor.. Ankara’nın bürokratları İstanbul’un yazarları işte bu ‘hak kaşığı’nın hakkını her dönem değirmenin başını bir şekilde tutup yüreğimizden ciğerimizden beynimizden çoluk çocuğumuzdan istikbalimizden alıyor işte..
Sadece az gelişmiş üçüncü dünya ülkelerinde, iktidarı ele geçirenlerin beslediği tuttuğu kiraladığı saray adamları olarak kullandığı Orta Amerikalar’da Orta Afrikalar’da dahi kalmadığını halkımız nerden bilsin. Bir benzeri benzin istasyonu körfez şeyhliklerinde bir şeyh ailesiyle yönetilen Suud krallığında yaşanan bir doğuştan değişmez bir Tanrısal ‘vizyon’…
Hakikatı saklamak için kullanılan maske örtü çamur iftira soytarı şaklaban illüzyonist görevlerinin her birini kusursuz yerine getiren bu vizyon sahiplerinin örttüğü şudur: 12 Eylül ve hemen sonrasında kimler zengin oldu, 28 Şubat’ta kimler zengin oldu, bugün gencecik çocuklarımız ölürken zengin olan kimlerdir?
Anadolu’nun bu köylü yoksul çocukları kimlerin keyifleri uğruna ölmekte.. Birileri meyhaneden ekranlara ekrandan bölgede bilmem ne toplantılarına büyük önemli devrimci adamlar gibi ağırlanıp keyfini sürüyor, birileri siyaseten askere orduya avukatlara ve yargıçlara karşı kahraman demokratlık yaparak keyfini sürüyor, birileri büyük gazeteci korkusuz şövalye özgürlük savaşçılığı yazıları yazarak keyfini sürüyor.
Ve istisnasız her gazete her TV’de çalışanlar, bu son yirmi yılda cemaat ve benzeri TV’lerin holdinglerin kazandıkları otuz milyar dolar elli milyar dolar nerden kazanıldı sormuyor, soramıyor, soranları orada çalıştırmıyor, ya da holding başına birkaç yılda kazanılan üç-beş milyar dolar nasıl kazanıldı merak etmiyor.
Doğu cephesinde de değişen bir şey yok, birileri siyasetin holdinglerin cemaatlerin TV’lerin gazetele köşelerinde keyfini sürüyor, birileri, Anadolu’nun gerçek sahipleri yoksul köylü çocukları canlarını veriyor..
Van rektör yardımcısı kahrından intihar ederken siz vizyon sahipleri haklıydınız, albaylar şerefsiz ithamları kaldıramayıp intihar ederken siz vizyon sahipleri haklıydınız. Üç kadın bakanın üçü de aynı elbiseyle üstelik bir toplantıda yan yana gelip oturunca haklı çıkan siz vizyon sahipleri, bu üç aynı elbise, liberal İslamcı cemaatçi anı nakarat aynı iftiralar ve hepsi aynı gemide..
Dün Amerika Irak’ı girerken ortalığa ayağa kaldıran bu anti-amerikancı yazarları avukatları askerleri sizi kullanıp tutuklattırdı, aynı Amerika şimdi PKK’yı yine görevlendirdi..
Türkiye PKK’ya karşı değil AB’ye ve ABD’ye karşı savaştığını dünya alem bilirken AB’yi ve ABD’yi koruyan yazıları utanmaksızın yazarken hep siz vizyon sahipleri haklıydınız, bugün Amerika bize niye istihbarat vermiyor diye yakınırken haklı olan yine siz vizyon sahipleri.
Unutmayın, PKK’ya silahlar mayınlar istihbarat eğitim subayları nerden geliyorsa ‘bu vizyon’ bu değişim bu reform bu açılım’lar aynı tezgahtan geliyor…
Düzenbazların tahakküm kurduğu bu dünyada kafanızın karışmasını istemiyorsanız, çok basit bir soru soracaksınız, ölenler kim, servet ve şöhret sahibi olanlar kim?
Nihat Genç
Odatv.com
Etiketler:
Nihat Genc
Işte Aşama Aşama TSK`nin Tasfiye Projesi
ABD’nin TSK’ya karşı yürüttüğü operasyonun değişmeyen iki hedefi var: 1. Türk Ordusu’nu bölmek. 2. Ordu ile milleti karşı karşıya getirmek.
İşte ABD bu iki hedef doğrultusunda TSK’ya karşı gerek darbecilik iddiaları üzerinden gerekse terörle mücadelesi konusu üzerinden psikolojik savaş uygulamaktadır.
Psikolojik Savaşın sahibi ABD, taşeronları AKP ve F Tipi Örgüttür.
Gelin “35 kişilik CIA-Pentagon heyeti”nin kurmaylığını yaptığı bu psikolojik savaşa mercek tutalım ve 2007 yılından itibaren savaşın aşama aşama nasıl ilerletildiğini görelim:
1. Aşama
TSK’nın “terörle mücadele” konusundaki en seçkin subayları darbecilik iddiasıyla tutuklandı.
2. Aşama
Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan bu operasyon dalga dalga, sindire sindire, subayların kimi amirlerine de hazmettire hazmettire uygulandı!
3. Aşama
“Terörle mücadele” etmiş subayların halk nezdinde itibarını sarsabilmek için akla ziyan iddialarla gündem yaratıldı. Örneğin günlerce, asit çukurlarına atılan binlerce ceset türünden deli saçması iddialar süsledi manşetleri. Aşama tamamlandığında, psikolojik savaşın aracı olarak işlev gören yandaş basın, kuyulardan tek bir insan kemiği çıkmamasını haber yapmadı elbette!
4. Aşama
İlk 3 aşamanın sağladığı başarı ile cephede olan subayların da terörle mücadele azmi kırıldı. Cephedeki subay için terörle mücadele etmek her an Ergenekon’dan içeri alınmakla eşdeğer hale getirildi. Teröristle mücadele eden subay terörist muamelesi görerek zindana atılırken, Kandil’den gelen terörist Habur’da devlet töreniyle kabul edildi. Bölgenin en tepesindeki askeri yetkili olan 3. Ordu Komutanı, Ergenekon’un bir türevi olan Erzincan İddianamesinde 1 nolu sanık ilan edildi! Yandaş basın üzerinden görev ifa eden F tipi savcılar, “Saldıray Berk görevden alınmalı” kampanyası açtılar. Komutanlarının terörist muamelesi gördüğü bir ortamda, genç subayların terörle mücadele azmine darbe indirilmeye çalışıldı.
5. Aşama
Ordu içinde nifak yaratılarak, generaller ile genç subaylar karşı karşıya getirilmeye çalışıldı. Genç teğmenlerin generallere suikast hazırlığı içinde olduğu deli saçmalığından hareketle askeri liselerin, harp okullarının dereceli genç subayları Ergenekon sanıklığında zindana atıldı!
Aynı operasyon kapsamında, genç subaylarda da bu deli saçmalığına rağmen komutanların kendilerine sahip çıkmadığı fikri işlenerek komuta katına güvensizlik duygusu yaratılmaya çalışıldı.
6. Aşama
PKK’nın karakol baskınlarının neredeyse tamamı Ergenekon’un dolayısıyla TSK’nın işi gibi sunuldu. Yandaş basına yerleştirilmiş pek çok utanmaz kalem üzerinden, “Ordu AKP’nin Kürt açılımına engel olmak için kendi evlatlarını öldürüyor” fikri işlendi! Şehit yakınlarının TSK’yı hedef alan açıklamalar yapması için özel çalışmalar yürütüldü. İktidar katlarında ise diğer aşamalardaki başarıların verdiği pervasızlıkla, “iyi ki bu orduyla savaşa girmemişiz” demeçleri verildi.
7. Aşama
“Terörle mücadele konusunda askerin başarısız olduğu, 30 yıldır bir adım öteye gidilemediği” gibi fikirler ekranlarda, manşetlerde subayların gardını düşürmek için aylarca dillendirildi. Bu ordunun lağvedilmesi gerektiği, yeni ve profesyonel ordu kurulması gerektiği işlendi hemen her akşam ekranlarda… İtiraz edenlere “anaların ağlamasını mı istiyorsun” şeklide ucuz ama etkili argümanlarla saldırıldı.
8. Aşama
TSK’nın karakol baskınlarına uğramasının “siyasal” sonucu olarak “ABD ile istihbarat paylaşılması” anlaşması yapıldı. İstihbaratın önce ABD’deki merkeze gidip değerlendirileceği, uygun görülürse Erbil’deki üçlü koordinasyon merkezine, oradan da Ankara’ya ulaştırılacağı yönteminin akıl dışılığı bir yana, asıl sıkıntı bu anlaşmanın askeri sonucuydu: ABD, bu anlaşmayla hem Ankara’yı “Kuzey Irak’a girmene gerek kalmadı, ben sana istihbarat vereceğim” noktasına getirmiş hem de terörle mücadele etme kapasitesini zayıflatmış oldu! Böylece TSK, PKK’ya karşı sınır ötesi operasyon yapamaz hale getirildi. (Birkaç saatliğine girip, 12 terörist imha edildiği şeklindeki sonuçlar, hem ordunun hem de milletin motivasyonuna negatif etki yapmaktadır.)
Kaldı ki siyasal iradenin, ABD’nin “Askerini Afganistan’a, Lübnan’a, Somali’ye gönder ama Kuzey Irak’a gönderme” şeklindeki isteğine kayıtsız şartsız uymuş olması, zaten Ordu’nun elini kolunu bağlar hale gelmişti.
9. Aşama
Artık halkın, ordusuna karşı kışkırtılması aşamasına geçilmiştir. Hakkari’de verilen 11 şehitten sonra, iktidar katından uygulanan yeni saldırı aracı “halkın, Genelkurmay’dan hesap sorması” üzerine inşa edilmiştir. AKP’li Meclis Başkanı aynen şöyle demiştir: “Her şehit haberinden sonra ‘Allah rahmet eylesin, başınız sağ olsun, vatan sağ olsun, milletimizin başı sağ olsun’ demek adet haline geldi. Bu değerlendirmeler, açıklamalar, vatandaşımızı artık tatmin etmiyor. Bundan birkaç gün önce şehit verdiğimiz bir gencimizin Çorum’daki babasının tespiti beni çok etkilemişti. Şehit babası, ‘Biz koskoca bir devletiz, koskoca ordumuz var, birkaç çapulcu üzerinde neden etkili olamıyoruz, bunları susturamıyoruz’ demiştir. Bugün verdiğimiz 8 şehidimizle ilgili ben Genelkurmay’dan tatmin edici bir açıklama bekliyorum. Bu şehit babasının hislerine tercüman olacak, tatmin edecek açıklama bekliyorum. Kamuoyu da bekliyor”.
Sonuç
TSK’nın psikolojik savaşa karşı koyacak unsurlarının budandığı bir 8 yıl geçti. MGK Genel Sekreterliği koltuğundan atılmakla başlayan süreç, Meclis’i korumakla görevli askeri taburun kapı dışarı edilmesine kadar götürüldü. TSK, tehdidin kaynağını doğru saptamayarak ya da saptamışsa bile bunu ilan edip milletiyle paylaşmayarak adım adım tasfiye ediliyor!
Mehmet Ali Güller
Odatv.com
İşte ABD bu iki hedef doğrultusunda TSK’ya karşı gerek darbecilik iddiaları üzerinden gerekse terörle mücadelesi konusu üzerinden psikolojik savaş uygulamaktadır.
Psikolojik Savaşın sahibi ABD, taşeronları AKP ve F Tipi Örgüttür.
Gelin “35 kişilik CIA-Pentagon heyeti”nin kurmaylığını yaptığı bu psikolojik savaşa mercek tutalım ve 2007 yılından itibaren savaşın aşama aşama nasıl ilerletildiğini görelim:
1. Aşama
TSK’nın “terörle mücadele” konusundaki en seçkin subayları darbecilik iddiasıyla tutuklandı.
2. Aşama
Ergenekon soruşturması kapsamında yapılan bu operasyon dalga dalga, sindire sindire, subayların kimi amirlerine de hazmettire hazmettire uygulandı!
3. Aşama
“Terörle mücadele” etmiş subayların halk nezdinde itibarını sarsabilmek için akla ziyan iddialarla gündem yaratıldı. Örneğin günlerce, asit çukurlarına atılan binlerce ceset türünden deli saçması iddialar süsledi manşetleri. Aşama tamamlandığında, psikolojik savaşın aracı olarak işlev gören yandaş basın, kuyulardan tek bir insan kemiği çıkmamasını haber yapmadı elbette!
4. Aşama
İlk 3 aşamanın sağladığı başarı ile cephede olan subayların da terörle mücadele azmi kırıldı. Cephedeki subay için terörle mücadele etmek her an Ergenekon’dan içeri alınmakla eşdeğer hale getirildi. Teröristle mücadele eden subay terörist muamelesi görerek zindana atılırken, Kandil’den gelen terörist Habur’da devlet töreniyle kabul edildi. Bölgenin en tepesindeki askeri yetkili olan 3. Ordu Komutanı, Ergenekon’un bir türevi olan Erzincan İddianamesinde 1 nolu sanık ilan edildi! Yandaş basın üzerinden görev ifa eden F tipi savcılar, “Saldıray Berk görevden alınmalı” kampanyası açtılar. Komutanlarının terörist muamelesi gördüğü bir ortamda, genç subayların terörle mücadele azmine darbe indirilmeye çalışıldı.
5. Aşama
Ordu içinde nifak yaratılarak, generaller ile genç subaylar karşı karşıya getirilmeye çalışıldı. Genç teğmenlerin generallere suikast hazırlığı içinde olduğu deli saçmalığından hareketle askeri liselerin, harp okullarının dereceli genç subayları Ergenekon sanıklığında zindana atıldı!
Aynı operasyon kapsamında, genç subaylarda da bu deli saçmalığına rağmen komutanların kendilerine sahip çıkmadığı fikri işlenerek komuta katına güvensizlik duygusu yaratılmaya çalışıldı.
6. Aşama
PKK’nın karakol baskınlarının neredeyse tamamı Ergenekon’un dolayısıyla TSK’nın işi gibi sunuldu. Yandaş basına yerleştirilmiş pek çok utanmaz kalem üzerinden, “Ordu AKP’nin Kürt açılımına engel olmak için kendi evlatlarını öldürüyor” fikri işlendi! Şehit yakınlarının TSK’yı hedef alan açıklamalar yapması için özel çalışmalar yürütüldü. İktidar katlarında ise diğer aşamalardaki başarıların verdiği pervasızlıkla, “iyi ki bu orduyla savaşa girmemişiz” demeçleri verildi.
7. Aşama
“Terörle mücadele konusunda askerin başarısız olduğu, 30 yıldır bir adım öteye gidilemediği” gibi fikirler ekranlarda, manşetlerde subayların gardını düşürmek için aylarca dillendirildi. Bu ordunun lağvedilmesi gerektiği, yeni ve profesyonel ordu kurulması gerektiği işlendi hemen her akşam ekranlarda… İtiraz edenlere “anaların ağlamasını mı istiyorsun” şeklide ucuz ama etkili argümanlarla saldırıldı.
8. Aşama
TSK’nın karakol baskınlarına uğramasının “siyasal” sonucu olarak “ABD ile istihbarat paylaşılması” anlaşması yapıldı. İstihbaratın önce ABD’deki merkeze gidip değerlendirileceği, uygun görülürse Erbil’deki üçlü koordinasyon merkezine, oradan da Ankara’ya ulaştırılacağı yönteminin akıl dışılığı bir yana, asıl sıkıntı bu anlaşmanın askeri sonucuydu: ABD, bu anlaşmayla hem Ankara’yı “Kuzey Irak’a girmene gerek kalmadı, ben sana istihbarat vereceğim” noktasına getirmiş hem de terörle mücadele etme kapasitesini zayıflatmış oldu! Böylece TSK, PKK’ya karşı sınır ötesi operasyon yapamaz hale getirildi. (Birkaç saatliğine girip, 12 terörist imha edildiği şeklindeki sonuçlar, hem ordunun hem de milletin motivasyonuna negatif etki yapmaktadır.)
Kaldı ki siyasal iradenin, ABD’nin “Askerini Afganistan’a, Lübnan’a, Somali’ye gönder ama Kuzey Irak’a gönderme” şeklindeki isteğine kayıtsız şartsız uymuş olması, zaten Ordu’nun elini kolunu bağlar hale gelmişti.
9. Aşama
Artık halkın, ordusuna karşı kışkırtılması aşamasına geçilmiştir. Hakkari’de verilen 11 şehitten sonra, iktidar katından uygulanan yeni saldırı aracı “halkın, Genelkurmay’dan hesap sorması” üzerine inşa edilmiştir. AKP’li Meclis Başkanı aynen şöyle demiştir: “Her şehit haberinden sonra ‘Allah rahmet eylesin, başınız sağ olsun, vatan sağ olsun, milletimizin başı sağ olsun’ demek adet haline geldi. Bu değerlendirmeler, açıklamalar, vatandaşımızı artık tatmin etmiyor. Bundan birkaç gün önce şehit verdiğimiz bir gencimizin Çorum’daki babasının tespiti beni çok etkilemişti. Şehit babası, ‘Biz koskoca bir devletiz, koskoca ordumuz var, birkaç çapulcu üzerinde neden etkili olamıyoruz, bunları susturamıyoruz’ demiştir. Bugün verdiğimiz 8 şehidimizle ilgili ben Genelkurmay’dan tatmin edici bir açıklama bekliyorum. Bu şehit babasının hislerine tercüman olacak, tatmin edecek açıklama bekliyorum. Kamuoyu da bekliyor”.
Sonuç
TSK’nın psikolojik savaşa karşı koyacak unsurlarının budandığı bir 8 yıl geçti. MGK Genel Sekreterliği koltuğundan atılmakla başlayan süreç, Meclis’i korumakla görevli askeri taburun kapı dışarı edilmesine kadar götürüldü. TSK, tehdidin kaynağını doğru saptamayarak ya da saptamışsa bile bunu ilan edip milletiyle paylaşmayarak adım adım tasfiye ediliyor!
Mehmet Ali Güller
Odatv.com
Etiketler:
Mehmet Ali Guller
17 Haziran 2010 Perşembe
İslâm Devriminin Ucuna Gelmişken...
Başbakan “Sesiz bir devrim” gerçekleştirildiğini açıklayalı çok olmadı. Haklıydı, yalnızca 1923’te kurulan Cumhuriyet devletini kökten değiştirmekle kalmıyor; Osmanlı döneminde bile her türlü yontmaya ve yozlaşmaya karşın bir türlü yıkılamayan Türk egemen devlet yapısı da sonunda silinecekti.
Çok milliyetli, çok dinli, çok yönetimli; ama esas olarak Arap milliyetçiliğine dayanan bir üst yönetime sahip devlet kurma; mezhepler uzlaşmasını gözeten yeni bir rejim için atılan adımlardır “sessiz devrim” denilen girişim.
Anadolu’da yüzlerce yıldır yaşayan Türk egemenliğini yıkmak isteyen emperyalizm, Ortadoğu’nun Arap hanedanları, imparatorluk hülyalarıyla Türkiye’ye karşı düşmanlığı bazen açıktan bazen maskeli olarak sürdüren Acem tiranlığı, Büyük Bizans ideali peşinde koşmaktan bir türlü caymayan Atina devleti ve Fener Kilisesi…
Kimisi “liberalizm” diyerek, kimisi “etnik özgürlük” ve pek çoğu “din hürriyeti” ve “çok kültürlülük” diyerek dışarının yayılmacılarıyla ilan edilmemiş bir anlaşma içinde birleşiverdiler.
Türklerin ve Cumhuriyet devletinin ideallerine bağlı bin yıllık kardeşlerinin uyurgezerliğinde “Nasıl olsa bir şey olmaz” inancından kaynaklanan aymazlığından yararlanan “değişim koalisyonu” amacına ulaşmak üzerdir.
Değişimin ilkeleri ya da programı herkesin anlayacağı bir dille ilan edilmemişti. Yıllar içinde taksit taksit benimsetildi. Açıktan şiddete başvurulmamıştı; ama kurumların kilit yerlerine “değişim” inançlılar yerleştirilmişti. Özel yetkili mahkemeler, “sessiz” devrimin sindirici gücüne dönüşüverdi. Alışılagelmiş yasalar, kuralların yerini “devrimci” merkezin emirleri aldı. Herhangi bir toplu direnişle karşılaşmamak için genel yüklenme yerine parça parça sindirme programı uygulandı.
Emperyalist odaklar, geleneksel devletin yıpranmasından hoşnuttular; içerdeki gücü kendi yararlarına davrandığı sürece desteklediler. İçerdeki güç de aynı amaçla onları kullanabileceğine inançlıydı.
Ne var ki dışardakiler yıkılan Türk devletinin yerine; Arap-Fars İslamının egemen olacağı bir devletin oluşmasına izin veremezlerdi.
İçerdekiler de yüzlerce yıl sonra Arap-Fars-Kafkas Müslümanlarının birliğiyle kurulacak bir birleşik İslam imparatorluğunun karşısında en büyük engel olan Türk devletinin yerine kendi sultanlıklarını kurmalarına ramak kalmışken, iktidarı bırakıp gidemezlerdi. Böylesine bir fırsat yüzlerce yılda bir gelirdi.
“Kemalist” ve “Laik diktatörlük” hazır çökmüşken, işin ucuna gelmişken duraklamalı mı, yoksa yasal kurumların, mahkemelerin kâğıt üstünde geçerli olan yaslara dayanarak verecekleri kararlar hiçe sayılmalı ve hazır güç eldeyken kararlı bir “devrimci” adım atılmalı mı?
Zor soru! Yanıtını ancak gözü pek İslam devrimcisi liderler verebilir
Her şeyi göze alarak Anayasanın tersyüz edilmesi; Yargıtay’ın ve Anayasa mahkemesi kararlarının yok sayılması, Ortadoğu’da Hizbullahi davranışlara girişilmesi, Batı’ya açıktan kafa tutarak güç sınanması; yeni ittifakların denenmesi…
Çevreden herhangi bir tepki gelmemesi için Atina ve Ermenistan’la Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlık kavgasından miras sürtüşmelerin “sıfırlanması”; Türkiye sınırlarının tüm Arapların serbest geçişine açılmasını, günlük siyaset kapışmalarından sıyrılarak, yönetenlerin ideolojik amaçlarını gözardı etmeden düşünmenin tam zamanıdır!
Sorular açıktır:
* TSK’nin de amaçlara uygun biçime sokulması için “gemi limana” sabırla ilerletilecek mi yoksa “sesli” devrim aşamasına mı gelindi?
* Anayasa ve yüksek yargı kısa devre edildikten sonra serbest bir seçimle iktidara gelineceğine inananlar, gücü elinde bulunduranların kararlığını görmezden gelerek genel seçim nutukları mı atacaklar yoksa halka devlet üstüne oynanan bu oyunu mu anlatacaklar?
Çok milliyetli, çok dinli, çok yönetimli; ama esas olarak Arap milliyetçiliğine dayanan bir üst yönetime sahip devlet kurma; mezhepler uzlaşmasını gözeten yeni bir rejim için atılan adımlardır “sessiz devrim” denilen girişim.
Anadolu’da yüzlerce yıldır yaşayan Türk egemenliğini yıkmak isteyen emperyalizm, Ortadoğu’nun Arap hanedanları, imparatorluk hülyalarıyla Türkiye’ye karşı düşmanlığı bazen açıktan bazen maskeli olarak sürdüren Acem tiranlığı, Büyük Bizans ideali peşinde koşmaktan bir türlü caymayan Atina devleti ve Fener Kilisesi…
Kimisi “liberalizm” diyerek, kimisi “etnik özgürlük” ve pek çoğu “din hürriyeti” ve “çok kültürlülük” diyerek dışarının yayılmacılarıyla ilan edilmemiş bir anlaşma içinde birleşiverdiler.
Türklerin ve Cumhuriyet devletinin ideallerine bağlı bin yıllık kardeşlerinin uyurgezerliğinde “Nasıl olsa bir şey olmaz” inancından kaynaklanan aymazlığından yararlanan “değişim koalisyonu” amacına ulaşmak üzerdir.
Değişimin ilkeleri ya da programı herkesin anlayacağı bir dille ilan edilmemişti. Yıllar içinde taksit taksit benimsetildi. Açıktan şiddete başvurulmamıştı; ama kurumların kilit yerlerine “değişim” inançlılar yerleştirilmişti. Özel yetkili mahkemeler, “sessiz” devrimin sindirici gücüne dönüşüverdi. Alışılagelmiş yasalar, kuralların yerini “devrimci” merkezin emirleri aldı. Herhangi bir toplu direnişle karşılaşmamak için genel yüklenme yerine parça parça sindirme programı uygulandı.
Emperyalist odaklar, geleneksel devletin yıpranmasından hoşnuttular; içerdeki gücü kendi yararlarına davrandığı sürece desteklediler. İçerdeki güç de aynı amaçla onları kullanabileceğine inançlıydı.
Ne var ki dışardakiler yıkılan Türk devletinin yerine; Arap-Fars İslamının egemen olacağı bir devletin oluşmasına izin veremezlerdi.
İçerdekiler de yüzlerce yıl sonra Arap-Fars-Kafkas Müslümanlarının birliğiyle kurulacak bir birleşik İslam imparatorluğunun karşısında en büyük engel olan Türk devletinin yerine kendi sultanlıklarını kurmalarına ramak kalmışken, iktidarı bırakıp gidemezlerdi. Böylesine bir fırsat yüzlerce yılda bir gelirdi.
“Kemalist” ve “Laik diktatörlük” hazır çökmüşken, işin ucuna gelmişken duraklamalı mı, yoksa yasal kurumların, mahkemelerin kâğıt üstünde geçerli olan yaslara dayanarak verecekleri kararlar hiçe sayılmalı ve hazır güç eldeyken kararlı bir “devrimci” adım atılmalı mı?
Zor soru! Yanıtını ancak gözü pek İslam devrimcisi liderler verebilir
Her şeyi göze alarak Anayasanın tersyüz edilmesi; Yargıtay’ın ve Anayasa mahkemesi kararlarının yok sayılması, Ortadoğu’da Hizbullahi davranışlara girişilmesi, Batı’ya açıktan kafa tutarak güç sınanması; yeni ittifakların denenmesi…
Çevreden herhangi bir tepki gelmemesi için Atina ve Ermenistan’la Türkiye Cumhuriyeti devletinin varlık kavgasından miras sürtüşmelerin “sıfırlanması”; Türkiye sınırlarının tüm Arapların serbest geçişine açılmasını, günlük siyaset kapışmalarından sıyrılarak, yönetenlerin ideolojik amaçlarını gözardı etmeden düşünmenin tam zamanıdır!
Sorular açıktır:
* TSK’nin de amaçlara uygun biçime sokulması için “gemi limana” sabırla ilerletilecek mi yoksa “sesli” devrim aşamasına mı gelindi?
* Anayasa ve yüksek yargı kısa devre edildikten sonra serbest bir seçimle iktidara gelineceğine inananlar, gücü elinde bulunduranların kararlığını görmezden gelerek genel seçim nutukları mı atacaklar yoksa halka devlet üstüne oynanan bu oyunu mu anlatacaklar?
Etiketler:
Mustafa Yildirim
Uyan Be Halkim
Herşeyinizi sattılar; Fabrikalarınızdan nehirlerinize kadar herşeyinizi sattılar...
İşinizi kaybettirdiler, işsiz bıraktılar; utanmadan, "kriz teğet geçti..." dediler...
Üretiminizi bitirdiler; tarımınızı, hayvancılığınızı, sanayinizi tükettiler; yurt dışından "fındıklı ürünlerden" "canlı hayvana" kadar herşeyi ithal ettiler...
"Açılım" diyerek teröristle müzakere ettiler, şehit cenazelerine, "anaların göz yaşlarına inat" Habur'da göstermelik mahkeme kurup, teröristleri yargılamış gibi yapıp serbest bıraktılar, bu da yetmedi , "UEFA Kupası kazanmış GS gibi", teröristlerin üstü açık otobüslerde şehir turu atmalarına göz yumdular...
"Ergenekon" diyerek, vatanseverleri, Atatürkçüleri, Silivri'ye tıktılar; "Ordu darbe yapacak!" paranoyasıyla TSK'yı "düşman" ilan ettiler... Generalleri, "çeteci" diye zindanlara attılar...
Yandaş basın yarattılar; TRT'yi parti kanalı haline getirip, "yetimin, yoksulun, emeklinin" elektrik faturasından kestikleri vergilerle TRT'ye topladıkları yandaşlara astronomik maaşlarını ödediler...
Havuzlu villalar yaptırdılar, çocuklarını zengin ettiler, gemicikler satın alıp, hastane zincirleri kurdular, mısır ithalatından, medya patronluğuna kadar her sektörde iş yapıp büyük paralar kazandılar...
Aç ve sefil bıraktıkları insanları, "sadaka kültürüne" alıştırdılar, kömür verip oy aldılar...
"Elhamdülillah"," Selamünaleyküm" fetişizmiyle " mütedeyyin insanları sömürdüler, Allah ile aldatıp, iktidarlarını baki kıldılar...
"AB" ve "Demokrasi" diye yola çıktılar, "satılmış" veya "saf" liberallerin desteğini de arkalarına alarak "Türkiye'yi demokratikleştirme, sivilleştirme" safsatası altında Arapçılık yaptılar...
Atatürk'e ve onun kurduğu çağdaş devrime saldırmak istediler, tepkiden çekindikleri için Atatürk'ün ve devrimin sembolu İsmet İnönü'ye saldırdılar...
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesini, "Anayasa değişikliği yaparak" değiştimek istediler. Hukuk devletinin yerine "parti devletinin" temellerini attılar...
Ele geçirdikleri belediyeleri kullanarak, Anadolu'da çağdaş yaşama, özgürlüklere darbe vurdular; "sanatın içine tükürüp", iiçki satışını yasaklayıp, ahlak polisliğine soyundular...
Çılgınca kadrolaştılar... cuma namazına gitmeyen memurlar hakkında soruşturma açıp, baş örtüsüne özgürlük" çığlıkları atarak kamuda işe alacakları kadınlarda "baş örtülü olma" zorunluluğu aradılar...
Erkeklerde şalvar, bol kesim, haki ya da yeşil kumaş pantolon ve badem bıyığa rağbet ettiler, karşı devrime uygun "tek tip" erkekler ve kadınlar yaratmak için uğraştılar...
Kendi ülkesinin aç, sefil ve perişan insanlarının sorunlarını çözmek yerine, Arap dünyasının sorunlarını çözmek için uğraştılar; Ramallah'ın kaderini, Artvin'in kaderin'den daha çok önemsediler..
Yetmedi, sizi "Anını da al git, artistlik yapma!..." diyerek azarladılar... Şehitlerinize "kelle", Bölücübaşına "Sayın" dediler...
.
İsrail'den Yahudi Cesaret Ödülü alıp, İsrail'le askeri, ekonomik ilişkilere girip daha sonra sizin aklınızla dalga geçercesine İsrail'e "One Minute" diye güya kafa tuttular...
Çaldılar,
Sattılar,
Soydular,
Estiler, gürlediler...
Haksızlık etmeyelim;
Kilometrelerce yol, yüzlerce, viyadük, alt geçit, üst geçit yaptılar!
Metrobus, Deniz otobusu gibi ulaşım araçları getirdiler!
İstanbul'un su sorunu çözdüler!
Alışveriş Merkezleri, TOKİ evleri inşa ettiler...
vb.....
Özetle:
Bu tablo, Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan insanların yüzde 47'sinin fena halde kandırıldığının, aldatıldığının, kullanıldığının açık işaretidir.....
Ancak gelin görün ki, bu ülkede hala milyonlarca insan kandırılmaya, aldatılmaya, kullanılmaya açık bir şekilde, 8 yıldır kendisine ve ülkesine yapmadığı kötülüğü bırakmayan bir iktidara ve o iktidarın "mağdur" ve "mağrur" liderine sempati beslemeye devam etmektedir....
Bu durumun tek bir açıklaması vardır: O da birileri bu ülkedeki insanları AYAKTA UYUTMAK İÇİN müthiş bir formul bulmuş ve bu formulu kullanarak hazırladığı UYUŞTURUCULARLA koca bir ülkeyi tam 8 yıldır mışıl mışıl uyutmuştur....
Yeter artık.... UYAN BE HALKIM!...
Sinan Meydan
İşinizi kaybettirdiler, işsiz bıraktılar; utanmadan, "kriz teğet geçti..." dediler...
Üretiminizi bitirdiler; tarımınızı, hayvancılığınızı, sanayinizi tükettiler; yurt dışından "fındıklı ürünlerden" "canlı hayvana" kadar herşeyi ithal ettiler...
"Açılım" diyerek teröristle müzakere ettiler, şehit cenazelerine, "anaların göz yaşlarına inat" Habur'da göstermelik mahkeme kurup, teröristleri yargılamış gibi yapıp serbest bıraktılar, bu da yetmedi , "UEFA Kupası kazanmış GS gibi", teröristlerin üstü açık otobüslerde şehir turu atmalarına göz yumdular...
"Ergenekon" diyerek, vatanseverleri, Atatürkçüleri, Silivri'ye tıktılar; "Ordu darbe yapacak!" paranoyasıyla TSK'yı "düşman" ilan ettiler... Generalleri, "çeteci" diye zindanlara attılar...
Yandaş basın yarattılar; TRT'yi parti kanalı haline getirip, "yetimin, yoksulun, emeklinin" elektrik faturasından kestikleri vergilerle TRT'ye topladıkları yandaşlara astronomik maaşlarını ödediler...
Havuzlu villalar yaptırdılar, çocuklarını zengin ettiler, gemicikler satın alıp, hastane zincirleri kurdular, mısır ithalatından, medya patronluğuna kadar her sektörde iş yapıp büyük paralar kazandılar...
Aç ve sefil bıraktıkları insanları, "sadaka kültürüne" alıştırdılar, kömür verip oy aldılar...
"Elhamdülillah"," Selamünaleyküm" fetişizmiyle " mütedeyyin insanları sömürdüler, Allah ile aldatıp, iktidarlarını baki kıldılar...
"AB" ve "Demokrasi" diye yola çıktılar, "satılmış" veya "saf" liberallerin desteğini de arkalarına alarak "Türkiye'yi demokratikleştirme, sivilleştirme" safsatası altında Arapçılık yaptılar...
Atatürk'e ve onun kurduğu çağdaş devrime saldırmak istediler, tepkiden çekindikleri için Atatürk'ün ve devrimin sembolu İsmet İnönü'ye saldırdılar...
Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesini, "Anayasa değişikliği yaparak" değiştimek istediler. Hukuk devletinin yerine "parti devletinin" temellerini attılar...
Ele geçirdikleri belediyeleri kullanarak, Anadolu'da çağdaş yaşama, özgürlüklere darbe vurdular; "sanatın içine tükürüp", iiçki satışını yasaklayıp, ahlak polisliğine soyundular...
Çılgınca kadrolaştılar... cuma namazına gitmeyen memurlar hakkında soruşturma açıp, baş örtüsüne özgürlük" çığlıkları atarak kamuda işe alacakları kadınlarda "baş örtülü olma" zorunluluğu aradılar...
Erkeklerde şalvar, bol kesim, haki ya da yeşil kumaş pantolon ve badem bıyığa rağbet ettiler, karşı devrime uygun "tek tip" erkekler ve kadınlar yaratmak için uğraştılar...
Kendi ülkesinin aç, sefil ve perişan insanlarının sorunlarını çözmek yerine, Arap dünyasının sorunlarını çözmek için uğraştılar; Ramallah'ın kaderini, Artvin'in kaderin'den daha çok önemsediler..
Yetmedi, sizi "Anını da al git, artistlik yapma!..." diyerek azarladılar... Şehitlerinize "kelle", Bölücübaşına "Sayın" dediler...
.
İsrail'den Yahudi Cesaret Ödülü alıp, İsrail'le askeri, ekonomik ilişkilere girip daha sonra sizin aklınızla dalga geçercesine İsrail'e "One Minute" diye güya kafa tuttular...
Çaldılar,
Sattılar,
Soydular,
Estiler, gürlediler...
Haksızlık etmeyelim;
Kilometrelerce yol, yüzlerce, viyadük, alt geçit, üst geçit yaptılar!
Metrobus, Deniz otobusu gibi ulaşım araçları getirdiler!
İstanbul'un su sorunu çözdüler!
Alışveriş Merkezleri, TOKİ evleri inşa ettiler...
vb.....
Özetle:
Bu tablo, Türkiye Cumhuriyeti'nde yaşayan insanların yüzde 47'sinin fena halde kandırıldığının, aldatıldığının, kullanıldığının açık işaretidir.....
Ancak gelin görün ki, bu ülkede hala milyonlarca insan kandırılmaya, aldatılmaya, kullanılmaya açık bir şekilde, 8 yıldır kendisine ve ülkesine yapmadığı kötülüğü bırakmayan bir iktidara ve o iktidarın "mağdur" ve "mağrur" liderine sempati beslemeye devam etmektedir....
Bu durumun tek bir açıklaması vardır: O da birileri bu ülkedeki insanları AYAKTA UYUTMAK İÇİN müthiş bir formul bulmuş ve bu formulu kullanarak hazırladığı UYUŞTURUCULARLA koca bir ülkeyi tam 8 yıldır mışıl mışıl uyutmuştur....
Yeter artık.... UYAN BE HALKIM!...
Sinan Meydan
Etiketler:
Sinan Meydan
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)