BİR süre önce Anayasa Mahkemesi Raportörü Osman Can’la ilgili analiz yaparken, “Alman Anayasası’ndan çok, Weimer Anayasası’nın nasıl delindiği” konusunda uzman olabileceğini belirtmiştik.
Haklı çıktık...
Adamın şimdi tek uğraşı, öyle görünüyor ki Türk Anayasası’nı bir şekilde delik deşik etmek...
AKP’nin kapatılmasıyla ilgili davada hazırladığı raporda, Türk Anayasası’nın maddelerinden başka her şey vardı.
Şimdi yaptığı, bunun bin beteri...
“Anayasa Mahkemesi’nin kararını dinlemeyin” diyor. “Yok sayın” diyor.
İşin kötüsü AKP’nin Çankaya’ya çıkardığı ve her hareketinden Milli Görüş kokan cumhurbaşkanı da “Tartışılsın” diyor...
İkinci facia da bu...
Belirli bir zihniyetin Türkiye’yi nerelere sürüklemek üzere olduğunu hala anlamayanlar var...
Biz anlatalım...
Köln’deki eğitimini, Milli Görüş’ün merkezi Kerpen ile yurt arasında geçiren Osman Can’ın dayandığı görüş, “Hitler’i en kanlı diktatör haline getiren, Weimer Anayasası’nı rafa kaldırtan” görüştür.
Bu görüş, faşizmin temelidir...
ALMAN ANAYASASI’NA KONULAN HAK
“AKP’nin Feneri Böyle Söndü” ve “Polis Dosyası’nda Çifte Başbakan” isimli kitapları birlikte yazdığımız, bunun için de başımıza gelmedik iş kalmayan arkadaşım Vedat Ali Aydın uyardı.
Özellikle de, Alman Anayasası’nın direnme hakkı ve buna neden olan olaylarla ilgili...
Sevgili Vedat’ın da haklı uyarısı doğrultusunda konuya, Osman Can’ın neden böyle demiş olabileceğini araştırarak girelim dedik.
Ve üstte belirttiğimiz “temel”e ulaştık.
Sırayla gidelim...
İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kazananların yönlendirmesiyle hazırlanan Alman Anayasası’na bir “direnme hakkı” konuldu.
Anayasanın 20/4 maddesi, “Bu anayasa düzenini ortadan kaldırmak isteyen herkese karşı, başka bir çözümün bulunmaması halinde, bütün Almanlar direniş hakkına sahiptir” der.
Atatürk’ün Türk gençliğine verdiği göreve benzer bu...
Bireyin, devleti yönetenlerin çılgınlığına karşı korunmasını da amaçlar...
Son bir korunma önlemidir ve hükümete ya da devletin bir birimine değil, Alman halkına verilmiştir.
ONLARA GÖRE ‘MİLLİ İRADE’ YANILMAZ
Verilmesinin nedeni de, Adolf Hitler’i kanlı bir diktatör yapan anayasa hukukçularının hocası sayılan Thomas Hobbes (1588- 1679) ve Jean Jacques Rousseu (1712- 1778) adlı iki “toplum sözleşmesici” filozofunun görüşlerinin doğurduğu korkunç sakıncaları önlemektir.
Hobbes ve Rousseu, milli irade dediğimiz genel iradenin yanılmaz- yanlış yapmaz olduğunu kabul eder.
Onlara göre, milli iradeye karşı bir direnme olamaz...
Milli irade, hukuka aykırı işlem yapıyor olamaz... Milli iradenin yaptığı her iş “peşinen” doğrudur.
Bu iki filozofu baz alan demokrasiler, demokrasi olmaktan çıkmış ve baskıcı rejimlere dönüşmüştür.
Dediğimiz gibi, o Hitler’i de Hitler yapan bu milli iradeydi...
Yanıltılmış milli irade...
Hukuk literatüründe bu tür demokrasilere de zaten, “Rousseu’cu Demokrasi” ya da “Hobbes’ci Demokrasi” adı verilir...
İşte Osman Can’ın savunduğu aynen budur.
O bir otorite istemektedir. Kendisini Köln’de okuttuğu belirtilen sistemden doğan bir otoritenin tam anlamıyla başa gelmesini istemektedir...
Bu oyun tehlikeli bir oyundur.
Anayasa Mahkemesi’nin kararını yok saymak, milli iradenin her şey olduğunu savunmak, demokrasi değildir...
Faşizmdir...
DİRENME HAKKI TÜRK GENÇLİĞİNİN
Buna karşı geliştirilen görüş ise, başta belirttiğimiz “Direnme Hakkı” kavramının yaratısıcı İngiliz Filozof John Lock’un (1632-1704) görüşüdür.
Locke, ‘’Two Treatises of Goverment’’ adlı eserinde, adil bir hükümetin, ‘’doğal hakları’’, ‘’Özgürlüğü’’ ve ‘’mülkiyeti’’ korumasıyla mümkün olabileceği tezini ortaya atar.
Lock’a göre, ‘’devlet, birey ile yaptığı toplum sözleşmesinde bu hakları ihlal ederse, bireyin bu sözleşme ile bağlı olmama- direnme’’Widerstand’’ hakkı vardır.’’
Hitler’in yarattığı vahşetten sonra Alman Anayasası’na bu hakkın konulması da boşuna değildir.
Türk Anayasası’nda bu hüküm olmadığına göre...
Yani, Anayasayı ve ileride cumhuriyeti, onun ilkelerini yok sayacak bir zihniyet hızla ilerlediğine göre, tek görev yine Atatürk’ün işaret ettiği kişilere düşüyor...
Neydi o;
“Ey Türk gençliği birinci vazifen, Türkiye cumhuriyetini...”
Ali Gülen
Odatv.com
17 Haziran 2010 Perşembe
3. Koprunun Rantini Yiyen Burokrat Kim?
İstanbul Boğazı’nda inşa edilmesi planlanan 3. köprü projesine ilişkin imar planı bugün yarın İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nde görüşülüp, karara bağlanacak.
Muhalefet uzun süre bu köprünün sır gibi saklanan güzergahını tartıştı, birilerine “rant” sağlandığını iddia etti. İktidar ise ısrarla güzergahın belirlenmediğini savundu. Nihai kararı Başbakan Erdoğan’ın vereceğinin açıklanmasında da bir sakınca görülmedi.
CHP İstanbul eski İl Başkanı Gürsel Tekin 1 yıl önce, Ankara’da Başbakan Erdoğan’ın bilgisiyle hazırlandığını öne sürdüğü bir güzergahı açıkladı. 3. köprünün Tarabya ile Beykoz arasında yapılacağını iddia eden Tekin, plandan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın haberi olmadığını da söyledi. Projeye göre, 3. köprü yolunun en batıda Silivri Kınalı’dan başladığını, Bahçeşehir üzerinden Sazlıdere Havzası, Kemerburgaz, Alibeyköy havzaları ile Fatih ve Belgrad ormanlarını içine aldığını belirten Tekin, “Büyükçekmece, Çatalca ve Hadımköy bölgelerinde birçok arazi kısa süre önce el değiştirdi. Bu araziler kimlerin? Nasıl kısa sürede el değiştirdi. Eğer 30 yıldır o bölgede arazileri olan varsa onlara saygı duyarız. Ama bir yıl içerisinde bu araziler el değiştirmişse çok önemli bir kuşkudur” dedi. Tekin, Sabiha Gökçen Havalimanı çevresindeki arazilerin de benzer şekilde el değiştirdiğini kaydetti.
3. köprü ile ilgili tartışmalar geçtiğimiz Nisan ayına kadar devam etti. Nihayet 25 Nisan’da Belediye Başkanı Kadir Topbaş’dan, “3. köprü güzergahı belirlendi” açıklaması geldi. Topbaş, güzergahın birlikte düzenleyecekleri basın toplantısında Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım tarafından açıklanacağını söyledi.
İki gün sonra da Bakan Yıldırım beklenen açıklamayı yaptı. 3. köprünün Garipçe-Poyrazköy mevkiine inşa edileceğini bildiren Yıldırım, 6 milyar dolara mal olacak projenin 4–5 yıl içinde tamamlanmasının beklendiğini duyurdu. Bakan Yıldırım Mayıs ayı ortasında da köprü ile ilgili plan çalışmalarının başladığını, bu işlemlerin 2,5 ayda tamamlanacağını düşündüklerini belirterek, “Ondan sonra ihaleye çıkılacak. Bunun ilanları yapılacak. İhale değerlendirmeleri yapılacak. İhaleyi kazanan firmayla sözleşme yapılıp, iş başlayacak. Süreç başlamıştır. Ne kadar hızlı gideceği bu işlerin tamamlanmasına bağlı. Kamulaştırmalar var. Amacımız bu yıl içinde ihaleyi gerçekleştirmek” bilgisini verdi.
Şimdi iki soru sorup; haberimizin can damarına geçelim:
Arazi rantları yaşandı mı?
Buna bağlı olarak bir değil birden fazla güzergah değişikliği yapıldı mı?
BU BİR BANT KAYDIDIR
Yukarıdaki tartışma ve özellikle de tarihlere şunun için dikkat çektim. Çünkü daha köprü güzergahı belirlenmemiş, en azından açıklanmamışken, bu yılın Ocak ayı başında Ankara’da çok önemli bir kurumun başında olan bir bürokrat övünerek, şunları anlatıyordu:
“İstanbul’a 3. köprü yapılmaya yapılacak mutlaka… Hani 3. köprünün rantını kim yedi diye araştırılıyor ya kimse bilemiyor daha şeyini… Dedim ki şu 3. köprünün muhtemel geçtiği yerlerden alalım arazileri dedim. 1 milyon 200 bin metrekare oralardan arazi aldık…”
Öncelikle bu konuşmanın, kesinlikle bir “ortam veya telefon dinlemesi” olmadığını, söz konusu bürokratın, başında bulunduğu kurumun icraatları hakkında bilgi verdiği bir toplantıda geçtiğini vurgulayalım.
Peki, bu 1 milyon 200 bin metrekare arazi nasıl alınmış, bürokrat kendisine mi almış? Tabii ki hayır, başında bulunduğu kurum için almış. Almış da “Niye, nasıl almış, ne yapacakmış?” derseniz, işte orada işler karışıyor. Yine o bürokratın kendi anlatımından özetleyerek, izah edelim:
Efendim, o bürokratın başında bulunduğu kurumun İstanbul’da Kasımpaşa’dan, E-5’e kadarki bölümde arazileri varmış. Zamanında bu arazilere devlet binalar yaptırmış. Birileri de işgal etmiş. Öyle az-buz değil, tamı tamına 36 bin nizalı dosya… Hiçbir hükümetin bulamadığı çareyi ise kendisi bulmuş… Ve “Madem devlet bizim yerimizi işgal ettirdi, öyleyse bunun faturasını devlet ödeyecek. Bizim yerimiz ne kadarsa, aynı değerde bize boş olan yerlerden yer verecek. O işgal edilmiş yerleri de devlet alıp, vatandaşa satacak” demiş.
Ancak bu işgal edilmiş arazilerin çok önemli, tarihi bir özelliği var; “Kurumun bunları satması, en azından uzuca satması yasak”!..
Bu nasıl iş? Malın sahibi devlet kurumu satamaz, ama devlet satar… İyi de nasıl olacak? Yine bürokratımın ağzından aktaralım:
“Adam üzerine bina yapmış, öldü fiyatına almak istiyor. Bir de ifrazını yapacaksan falan bu işi çözmek mümkün değil. Ama devlet vatandaşa bedava bile arsa verir, doğru mu? Devlettir verir, satar!.. Emlak vergi beyan değeri bizimkinin değeri 100 liraysa, onların bize vereceği 50 liraysa, bize iki katı arazi verecek… Peygamber pazarlığı…”
Bürokratımız, “Peygamber pazarlığı”nın neticesi ve bu arazilere ilişkin projesini de şöyle anlatıyor:
“Dedim ki, şu İstanbul’a 3. köprü yapılmaya yapılacak mutlaka. Hani 3. köprünün rantını kim yedi diye araştırılıyor ya, kimse bilemiyor daha şeyini. Ondan sonra dedim ki, şu 3. köprünün muhtemel geçtiği yerlerden alalım arazileri. 1 milyon 200 bin metrekare oralardan arazi aldık. O arazilere şimdi yakında Selçuklu mahalleleri kuracağım, Osmanlı mahalleleri kuracağım. Yani Bir Safranbolu’yu orada göreceksiniz, bir Beypazarını orada göreceksiniz, bir Selçuklu mahallesini orada göreceksiniz… Ama evlerin içerisi çok lüks olacak. Deprem bölgesi ya o taraf, deprem de uzak zaten. Çok yüksek kira gelirleri elde edeceğim inşallah. Bu konuda yatırımcılara şimdiden duyurmuş oluyorum. Önümüzdeki senelerde Allah nasip ederse bu şeyleri devam ettireceğiz ve bu şekliyle de 1 milyon 200 metrekare o bölgelerden yer aldık. 36 bin tane nizalı dosyayı ortadan kaldırmak suretiyle değerlendirildi.”
ERDOĞAN’IN EKİBİNDEN
Bu büyük “yatırımcı” bürokratın “Peygamber pazarlığı” ile aldığı 1 milyon 200 bin metrekare arazi gerçekten 3. köprü güzergahında mıdır?.. Öyleyse bu güzergahtan nasıl haberi olmuştur?
Başka önemli sorular daha var…
“36 bin nizalı dosyayı ortadan kaldırma” gerekçesiyle, kurumun tarihi arazilerinin satışının önünün açılması kimlere yaramıştır?
Bu kararın, Anayasa Mahkemesi’nin önümüzdeki günlerce görüşeceği, azınlıklara mülk devri ve yeni mülkler satın alma imkanı getiren Vakıflar Kanunu ile bir ilgisi var mı?
Kurulması planlanan o mahalleler üzerinden birilerine yeni “rant” kapıları açılıyor mu?
Muhalefet partilerinin bu “Peygamber pazarlığı”nın peşine düşeceği inancıyla, o bürokrat hakkında bir-iki ipucu verelim:
Kendileri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “belediye” ekibinden, Ankara’ya transfer oldu. Belediye dönemindeki bazı ihalelerde beraber yargılanmışlıkları da var…
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, kendisinden aynen RTÜK Başkanı Zahit Akman gibi hiç hazzetmiyor, ama görevden alınmasına da gücü yetmiyor!..
Eğer o bürokrat ortaya çıkmaz ise Odatv ismini açıklayacaktır.
Müyesser Yıldız
Odatv.com
Muhalefet uzun süre bu köprünün sır gibi saklanan güzergahını tartıştı, birilerine “rant” sağlandığını iddia etti. İktidar ise ısrarla güzergahın belirlenmediğini savundu. Nihai kararı Başbakan Erdoğan’ın vereceğinin açıklanmasında da bir sakınca görülmedi.
CHP İstanbul eski İl Başkanı Gürsel Tekin 1 yıl önce, Ankara’da Başbakan Erdoğan’ın bilgisiyle hazırlandığını öne sürdüğü bir güzergahı açıkladı. 3. köprünün Tarabya ile Beykoz arasında yapılacağını iddia eden Tekin, plandan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın haberi olmadığını da söyledi. Projeye göre, 3. köprü yolunun en batıda Silivri Kınalı’dan başladığını, Bahçeşehir üzerinden Sazlıdere Havzası, Kemerburgaz, Alibeyköy havzaları ile Fatih ve Belgrad ormanlarını içine aldığını belirten Tekin, “Büyükçekmece, Çatalca ve Hadımköy bölgelerinde birçok arazi kısa süre önce el değiştirdi. Bu araziler kimlerin? Nasıl kısa sürede el değiştirdi. Eğer 30 yıldır o bölgede arazileri olan varsa onlara saygı duyarız. Ama bir yıl içerisinde bu araziler el değiştirmişse çok önemli bir kuşkudur” dedi. Tekin, Sabiha Gökçen Havalimanı çevresindeki arazilerin de benzer şekilde el değiştirdiğini kaydetti.
3. köprü ile ilgili tartışmalar geçtiğimiz Nisan ayına kadar devam etti. Nihayet 25 Nisan’da Belediye Başkanı Kadir Topbaş’dan, “3. köprü güzergahı belirlendi” açıklaması geldi. Topbaş, güzergahın birlikte düzenleyecekleri basın toplantısında Ulaştırma Bakanı Binali Yıldırım tarafından açıklanacağını söyledi.
İki gün sonra da Bakan Yıldırım beklenen açıklamayı yaptı. 3. köprünün Garipçe-Poyrazköy mevkiine inşa edileceğini bildiren Yıldırım, 6 milyar dolara mal olacak projenin 4–5 yıl içinde tamamlanmasının beklendiğini duyurdu. Bakan Yıldırım Mayıs ayı ortasında da köprü ile ilgili plan çalışmalarının başladığını, bu işlemlerin 2,5 ayda tamamlanacağını düşündüklerini belirterek, “Ondan sonra ihaleye çıkılacak. Bunun ilanları yapılacak. İhale değerlendirmeleri yapılacak. İhaleyi kazanan firmayla sözleşme yapılıp, iş başlayacak. Süreç başlamıştır. Ne kadar hızlı gideceği bu işlerin tamamlanmasına bağlı. Kamulaştırmalar var. Amacımız bu yıl içinde ihaleyi gerçekleştirmek” bilgisini verdi.
Şimdi iki soru sorup; haberimizin can damarına geçelim:
Arazi rantları yaşandı mı?
Buna bağlı olarak bir değil birden fazla güzergah değişikliği yapıldı mı?
BU BİR BANT KAYDIDIR
Yukarıdaki tartışma ve özellikle de tarihlere şunun için dikkat çektim. Çünkü daha köprü güzergahı belirlenmemiş, en azından açıklanmamışken, bu yılın Ocak ayı başında Ankara’da çok önemli bir kurumun başında olan bir bürokrat övünerek, şunları anlatıyordu:
“İstanbul’a 3. köprü yapılmaya yapılacak mutlaka… Hani 3. köprünün rantını kim yedi diye araştırılıyor ya kimse bilemiyor daha şeyini… Dedim ki şu 3. köprünün muhtemel geçtiği yerlerden alalım arazileri dedim. 1 milyon 200 bin metrekare oralardan arazi aldık…”
Öncelikle bu konuşmanın, kesinlikle bir “ortam veya telefon dinlemesi” olmadığını, söz konusu bürokratın, başında bulunduğu kurumun icraatları hakkında bilgi verdiği bir toplantıda geçtiğini vurgulayalım.
Peki, bu 1 milyon 200 bin metrekare arazi nasıl alınmış, bürokrat kendisine mi almış? Tabii ki hayır, başında bulunduğu kurum için almış. Almış da “Niye, nasıl almış, ne yapacakmış?” derseniz, işte orada işler karışıyor. Yine o bürokratın kendi anlatımından özetleyerek, izah edelim:
Efendim, o bürokratın başında bulunduğu kurumun İstanbul’da Kasımpaşa’dan, E-5’e kadarki bölümde arazileri varmış. Zamanında bu arazilere devlet binalar yaptırmış. Birileri de işgal etmiş. Öyle az-buz değil, tamı tamına 36 bin nizalı dosya… Hiçbir hükümetin bulamadığı çareyi ise kendisi bulmuş… Ve “Madem devlet bizim yerimizi işgal ettirdi, öyleyse bunun faturasını devlet ödeyecek. Bizim yerimiz ne kadarsa, aynı değerde bize boş olan yerlerden yer verecek. O işgal edilmiş yerleri de devlet alıp, vatandaşa satacak” demiş.
Ancak bu işgal edilmiş arazilerin çok önemli, tarihi bir özelliği var; “Kurumun bunları satması, en azından uzuca satması yasak”!..
Bu nasıl iş? Malın sahibi devlet kurumu satamaz, ama devlet satar… İyi de nasıl olacak? Yine bürokratımın ağzından aktaralım:
“Adam üzerine bina yapmış, öldü fiyatına almak istiyor. Bir de ifrazını yapacaksan falan bu işi çözmek mümkün değil. Ama devlet vatandaşa bedava bile arsa verir, doğru mu? Devlettir verir, satar!.. Emlak vergi beyan değeri bizimkinin değeri 100 liraysa, onların bize vereceği 50 liraysa, bize iki katı arazi verecek… Peygamber pazarlığı…”
Bürokratımız, “Peygamber pazarlığı”nın neticesi ve bu arazilere ilişkin projesini de şöyle anlatıyor:
“Dedim ki, şu İstanbul’a 3. köprü yapılmaya yapılacak mutlaka. Hani 3. köprünün rantını kim yedi diye araştırılıyor ya, kimse bilemiyor daha şeyini. Ondan sonra dedim ki, şu 3. köprünün muhtemel geçtiği yerlerden alalım arazileri. 1 milyon 200 bin metrekare oralardan arazi aldık. O arazilere şimdi yakında Selçuklu mahalleleri kuracağım, Osmanlı mahalleleri kuracağım. Yani Bir Safranbolu’yu orada göreceksiniz, bir Beypazarını orada göreceksiniz, bir Selçuklu mahallesini orada göreceksiniz… Ama evlerin içerisi çok lüks olacak. Deprem bölgesi ya o taraf, deprem de uzak zaten. Çok yüksek kira gelirleri elde edeceğim inşallah. Bu konuda yatırımcılara şimdiden duyurmuş oluyorum. Önümüzdeki senelerde Allah nasip ederse bu şeyleri devam ettireceğiz ve bu şekliyle de 1 milyon 200 metrekare o bölgelerden yer aldık. 36 bin tane nizalı dosyayı ortadan kaldırmak suretiyle değerlendirildi.”
ERDOĞAN’IN EKİBİNDEN
Bu büyük “yatırımcı” bürokratın “Peygamber pazarlığı” ile aldığı 1 milyon 200 bin metrekare arazi gerçekten 3. köprü güzergahında mıdır?.. Öyleyse bu güzergahtan nasıl haberi olmuştur?
Başka önemli sorular daha var…
“36 bin nizalı dosyayı ortadan kaldırma” gerekçesiyle, kurumun tarihi arazilerinin satışının önünün açılması kimlere yaramıştır?
Bu kararın, Anayasa Mahkemesi’nin önümüzdeki günlerce görüşeceği, azınlıklara mülk devri ve yeni mülkler satın alma imkanı getiren Vakıflar Kanunu ile bir ilgisi var mı?
Kurulması planlanan o mahalleler üzerinden birilerine yeni “rant” kapıları açılıyor mu?
Muhalefet partilerinin bu “Peygamber pazarlığı”nın peşine düşeceği inancıyla, o bürokrat hakkında bir-iki ipucu verelim:
Kendileri Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “belediye” ekibinden, Ankara’ya transfer oldu. Belediye dönemindeki bazı ihalelerde beraber yargılanmışlıkları da var…
Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, kendisinden aynen RTÜK Başkanı Zahit Akman gibi hiç hazzetmiyor, ama görevden alınmasına da gücü yetmiyor!..
Eğer o bürokrat ortaya çıkmaz ise Odatv ismini açıklayacaktır.
Müyesser Yıldız
Odatv.com
Etiketler:
Muyeser Yildiz
Atilla Ilhan`i Anarken
ATTİLA İLHAN’I ANARKEN
‘BATININ DELİ GÖMLEĞİ’NDE TÜRKİYE!
Yeniden Merhaba!
İSRAİL ve ABD’nin Ankara Büyükelçiliklerinin hükümete aktif müdahalesiyle TRT’deki işimden edildiğimi biliyorsunuz…Bu bilgi, bana TRT üst yönetimi tarafından iletilmişti. Bugün, haftalık yazılara başlarken, nedense (!) bunu bir daha hatırlatma ihtiyacı duydum. Sınırlar Arasında programının Filistin Bir Bıçaktır, Kalbinize saplanır bölümünde anlattığım Gazze’ye bu hükümet tarafından yayın yasağı konulmuş son anda bir kısmı yayınlanmıştı. Muhammed ve Duvarlar bölümü de binbir güçlükle yayına girebilmişti. Sonra TRT kapılarına İsrailli yetkililer dayanmıştı! O gün bugün işsiziz. Üzerinden 2 yıl geçti..
Madem ambargoluyuz, sesimizi sitemizden duyuralım, sizlerle daha sık buluşalım istedik..Yurt içi kavuşmalar bitti, masa başına döndük. Bugün 15 haziran!
Bugün Attila ağabey, 85 yaşında…
Attila ağabey (İLHAN) , 85 yıl önce bugün doğmuştu. Son dakikaya kadar büyük bir disiplinle ve KENDİSİ İÇİN HİÇ BİR SEY İSTEMEDEN çalıştı! Üretti.. Büyük bir ışık huzmesi yarattı.. 2004’de TRT de 10 yıl boyunca yaptığı sohbetlere son verildi. 2005’de ölmeden 1 ay önce Cumhuriyetteki köşesinden ayrılmıştı. Kimbilir neden?
Bugün artık kitaplarında yaşıyor.. Kitapları bugün yazılmış gibi geleceğe yol gösteriyor.. 2004 -2005 köşe yazılarını Attila İlhan Bilim Sanat Kültür Vakfı internet sitesinden okuyabilirsiniz. Her biri bugün yazılmış gibi… Attila abi bu milletin yetiştirdiği, Atatürk’ü en iyi anlamış ve ANLATMIŞ düşünürlerden biridir.
Tek cümleyle Atatürk’ü şöyle özetlerdi: ‘Kemalizm, sürekli devrimciliktir!’ Pek (!) Atatürkçü geçinenler, ağzından Atatürk’ü bir an olsun düşürmeyenler bu görüşü ‘muhataralı’ (tartışılabilir) saymışlardır….
Şöyle diyordu: ‘Türk devriminin nihai amacı, hiç de yeni Tanzimatçı aydınların savunduğu gibi, Batıya katılmak, batının içinde kaybolmak değildir! Tam tersine, bu devrim, tarih felsefesini de, medeniyet anlayışını da, Batıya karşı, çağdaş, fakat ULUSAL MERKEZLİ olarak tasarlamış, geliştirmeye çalışmıştır. Bu bir!
Tarih ve medeniyetini çağdaş ama ulusal bir temel üzerine kurmayı tasarlamış Müdafaa-i Hukuk Doktrininin dış politikasını –hele hele—savunmasını, ‘yabancı’ üstelik batılı bir dış politika ve savunma algısı içinde ‘eritmeye kalkışması’ İMKAN HARİCİDİR! Bu da iki!’ (Ufkun Arkasını Görebilmek 1997)
Türkiye uzun bir zamandır, Mustafa Kemal’in ölümünden beri Batının kültür politikasını, ekonomik sultasını, savunma şemsiyesini üzerine DELİ GÖMLEĞİ giyer gibi giymiştir..
‘DELİ GÖMLEĞİ’ Attila ağabey’in duruma koyduğu teşhisdir. Şöyle demişti: ‘Türkiyenin kuruluş felsefesi ve ilkelerine ters düşen bir dış politika ve savunma ortaklığı içinde çırpındığı açıkça görülüyor. Aynen deli gömleği giydirilmiş, akıllı bir adamın, çırpınışı gibi!’.
Sistem ve ‘Eksen’!
Bu çırpınış 70 yıldır sürüyor. Türkiye, iki birbirine tamamen zıt politikayı uzlaştırabileceğini sanıyor. Bugün bazı yazar çizer esnafının, ‘Eksenden kaydık mı kaymadık mı’ gibi sığ tartışmalarına 97 de şu vevabı vermişti: ‘Türkiye, ulusal çıkarlarını savunmakla, Batıya yani SİSTEM’e ‘entegre’ olmayı uzlaştırabileceğini sandı! Sizce hem Washington’a bakıp ‘hizaya gelmek’, hem de Avrasya’da nüfuz sahibi, ‘BAĞIMSIZ bir güç olmak mümkün mü?’
Attila ağabeyin 85. doğum günü! Ondan ayrılalı 5 yıl oldu. Bugün hayatta olsa, gırtlağına kadar SİSTEM’e batanların ‘eksen’lerini irdelerdi..
‘Batının Deli Gömleği’ içinde çırpınan Türkiye özellikle bugünlerde değil ‘eksenden kaymak’, emperyalizmin Türkiye’yi konuşlandırdığı eksenin tam ortasındadır.
Sistemle pek içli dışlı yazar çizerler son tartışmalara gülüp geçiyor ve son gelişmeleri, şimdiye kadar , ‘tek eksende yapılan siyasetin birkaç eksen üzerinde geliştirildiği’ şeklinde yorumluyorlar..
Türkiye, bugün Küresel çetenin yol haritasında iz sürüyor. Dışişleri bakanı Davutoğlu’nun danışmanlığını yaptığını söyleyen CFR yetkilisi, CIA strateji uzmanı Stephen Larrabee, geçen hafta verdiği röportajda, ‘Erdoğan hükümeti, Ortadoğu’da büyük rol oynamak istiyor ve bunu beceriyor’ demiş. (Aydınlık dergisi 13 haziran 2010) Larrabee, bu hükümetin ‘Ortadoğu’daki rolünü kabul ettirmeyi’ başardığının da altını çizmiş.
Bu ROL, Arap dünyasında bir Erdoğan rüzgarı estirmeyi gerektiriyordu. Bu rüzgar Arap halklarının saçlarını dalgalandıracaktı. Kimdir bu Arap halkları. Suriyeli, Ürdünlü, Lübnanlılar. Büyük çoğunluğu Filistinlilerden oluşan ve İngiliz yapması sınırlarla birbirinden ayrılmış ülkelerde yaşayanlar.. Onların kalbinin yarısının Filistinde attığı biliniyor. Onlar açlık ve sefalet içinde en küçük bir esintiye hasret, yaratılan rüzgarlarla oyalanırken, Arap kralları, Şeyhleri, Amerikanın yüzyıllık Ortadoğu hayalleri için taşları yerine koymaya başlıyorlar.
Manşeti gördünüz:
‘Ortadoğu Birliği kuruldu!
‘ Türkiye- Suriye- Ürdün- Lübnan Türk Arap İşbirliği Forumu için toplandılar. Avrupa Birliğinin 1951 de temelinin atıldığı oluşuma benzer bir oluşuma imza attılar!’
(Hürriyet 11 haziran 2010)
Bu Türkiye’nin EKSEN’e tam olarak oturduğunun kanıtı.
Mehmet Akif şiirleri, ‘Türk Arapsız Yasayamaz!’ teranesi, ‘eksen’in kenar süsleri...
Zamanı geldi. Küresel çete ‘Ortadoğu Federasyonu’nu kuruyor.
Tek Dünya devleti ve Ortadoğu Federasyonu
Onlar bunu 2. Dünya savaşının bitiminde projelendirmişlerdi.Emperyalizm, el uzatmadık yer bırakmayacaktı.. Tek kutup olacak, tek dilli, tek kültürlü, tek bir merkezden yönetilen bir dünya devletini kotarılacaktı. Cengiz Özakıncı ABD’yi yöneten güçlerin 1946’dan beri ‘tek dünya devleti’ne giden yolda Ortadoğu Federasyonu’nunu dillendirdiklerini belgeliyor. (Türkiyenin Siyasi intiharı- Yeni Osmanlı Tuzağı)
‘…Bir Ortadoğu Federasyonu yalnızca SSCB’yi yıkmak için değil, aynı zamanda tek dünya devleti kurulması için de gerekliydi… William Bullitt 1946’da ortaya koyduğu stratejiyi anımsamak gerekiyor. Şöyle diyordu: ‘..… Avrupa federasyonu, Ortadoğu federasyonu, Asya Federasyonu vb gibi bölgesel birlik ve birleşmeler kurma yolu BM anayasasına aykırı değildir: Beklediğimiz tarihi an gelince (Rusya komünizmden uzaklaşınca), bu iğreti adım, yerini dünya Federasyonu girişimine bırakabilir. Ulusal egemenlik sorunları bütün insanlığın yaşamıyla ilgili bu büyük dava içinde erir gider. Dünya hükümetini kurmak ve onu en yeni ve gelişmiş silahlarla bir otorite konumuna getirmek baş davamız olur. Ulusların yazgısı, insanlığın hakları hep bu otoriteye bağlanır.’
Türkiye’de General Cafer Tayyar Eğilmez, bu görüşü, 1951 yılında seslendirmiştir. ‘NATO’nun Türkiye’ye verdiği görevin, Ortadoğu İslam Federasyonu’nu kurmak’ olduğunu şu sözlerle açıklamıştır: ‘NATO’ya alınmamızın asıl amacı Ortadoğu cephesinin kurulmasıdır..Bütün bir Türk ve İslam camiasının federasyon biçiminde birleştirilmesidir..’
Bu görüş, Türkiye NATO’ya girdiği günden beri tartışılan ve İsrail’den Avrupa Birliğine kadar geniş bir yelpazede dillendirilen bir görüştür.
2005 Yılında, aynı plan, Büyük Ortadoğu Projesi olarak adlandırılmış ve başbakan Erdoğan bu oluşumun ‘eşbaşkanı’ olarak atanmıştır.
Küresel güçler , hedefe doğru yürürken çeşitli merhaleler saptamışlardır..
Önce Ortadoğu’daki ülkelerin yöneticileri Washington’a bağlanmışlardır.
Küresel şirketlerin örümcek ağları içinde kanları emilmiştir.
Açlık ve yoksulluk içinde kıvranan halklar, etnik ve dini kaosun içine atılmışlardır.
Ulus devletin modasının geçtiği ve federalizmin çağdaşlığı fikri işlenmiştir.
Ve son aşamada ‘yeniden Osmanlıcılık’devreye sokulmuştur.
Bugün izlediğimiz trajedi, ‘açılım’ edebiyatı, her gün verdiğimiz şehitler, Türk Arap forumları, Gazze’ye gönderilen gemiler, dünyayı sömüren çokuluslu şirketlerin hergün İstanbul Ankara arasında mekik dokuyuşları ve Pennsilvanya’dan verilen mesajlar , Cumhurbaşkanımızın Kayserileri Kalvinist * yapması (!) hep bu EKSEN’de değerlendirilmelidir..
Attila ağabeyi anarken sözün buralara gelmemesi imkansızdı. Attila İlhan, yaşamını, Türkiye’yi Türkiye yapanlar, ve onu tanınmaz hale getirenleri anlatmaya belgelemeye adamıştı. Türkiye’nin onlarca yıldır emperyalizmin rotasına oturtulmaya uğraşıldığını ama her seferinde hedefe ulaşılamadığını anlatırdı. Bunu Cumhuriyetin sağlam atılmış temellerine, ve bunu sonuna kadar sahiplenmiş millete bağlardı. Bu o kadar böyleydi ki Menderes, Demirel, Ecevit, Özal ABD ile hemhal olmuşken, bir anda genetik hafızalarından etkilenip Sistem’e ters adımlar atabilmişler ve sistem tarafından cezalandırılmışlardı. Türkiye’nin zorlu yolunu ve yolcularını ve ardındaki büyük oyunu en açık anlatan yazarlardan biriydi. ‘Bu ülkeyi hep aydınlar batırmış, halk kurtarmıştır!’ derdi.. Bir 15 Haziran’da daha onu anarken özellikle Batının Deli Gömleği ve Hangi Küreselleşme’yi bugünlerde okuyun derim. . İşin ekonomik , siyasi ve kültürel boyutunu mükemmel örneklerle ortaya koymuştur.
Teşekkür ederiz Attila ağabey, Ruhun Şad Olsun! Hakkını ancak senin kadar çok çalışarak ödeyebileceğiz.
*14 Haziran 2010 Hürriyet Gazetesi: Cumhurbaşkanı Gül, 4. Geleneksel Kayserililer Brunch’ında (kelimelerin birbiriyle ilişkisi müthiş!) : ‘ Kayserililer hayırseverlikte birbiriyle yarışıyor. Bu dünyanın ilgisini çekiyor. Kaysrililer Kalvinistler olarak tanınmaya başladı’ dedi.
John Calvin Papalığa muhalefet sonucu kurulan Protestan mezhebinin 2. büyük ismidir ve Fransız bir dinbilimcidir. . Avrupada reformist düşünceler yaymış,. Kapitalist zihniyetin babalarından biri olarak tanımlanmıştır.
Banu Avar
http://www.banuavar.com.tr/?pg=articles&id=42
‘BATININ DELİ GÖMLEĞİ’NDE TÜRKİYE!
Yeniden Merhaba!
İSRAİL ve ABD’nin Ankara Büyükelçiliklerinin hükümete aktif müdahalesiyle TRT’deki işimden edildiğimi biliyorsunuz…Bu bilgi, bana TRT üst yönetimi tarafından iletilmişti. Bugün, haftalık yazılara başlarken, nedense (!) bunu bir daha hatırlatma ihtiyacı duydum. Sınırlar Arasında programının Filistin Bir Bıçaktır, Kalbinize saplanır bölümünde anlattığım Gazze’ye bu hükümet tarafından yayın yasağı konulmuş son anda bir kısmı yayınlanmıştı. Muhammed ve Duvarlar bölümü de binbir güçlükle yayına girebilmişti. Sonra TRT kapılarına İsrailli yetkililer dayanmıştı! O gün bugün işsiziz. Üzerinden 2 yıl geçti..
Madem ambargoluyuz, sesimizi sitemizden duyuralım, sizlerle daha sık buluşalım istedik..Yurt içi kavuşmalar bitti, masa başına döndük. Bugün 15 haziran!
Bugün Attila ağabey, 85 yaşında…
Attila ağabey (İLHAN) , 85 yıl önce bugün doğmuştu. Son dakikaya kadar büyük bir disiplinle ve KENDİSİ İÇİN HİÇ BİR SEY İSTEMEDEN çalıştı! Üretti.. Büyük bir ışık huzmesi yarattı.. 2004’de TRT de 10 yıl boyunca yaptığı sohbetlere son verildi. 2005’de ölmeden 1 ay önce Cumhuriyetteki köşesinden ayrılmıştı. Kimbilir neden?
Bugün artık kitaplarında yaşıyor.. Kitapları bugün yazılmış gibi geleceğe yol gösteriyor.. 2004 -2005 köşe yazılarını Attila İlhan Bilim Sanat Kültür Vakfı internet sitesinden okuyabilirsiniz. Her biri bugün yazılmış gibi… Attila abi bu milletin yetiştirdiği, Atatürk’ü en iyi anlamış ve ANLATMIŞ düşünürlerden biridir.
Tek cümleyle Atatürk’ü şöyle özetlerdi: ‘Kemalizm, sürekli devrimciliktir!’ Pek (!) Atatürkçü geçinenler, ağzından Atatürk’ü bir an olsun düşürmeyenler bu görüşü ‘muhataralı’ (tartışılabilir) saymışlardır….
Şöyle diyordu: ‘Türk devriminin nihai amacı, hiç de yeni Tanzimatçı aydınların savunduğu gibi, Batıya katılmak, batının içinde kaybolmak değildir! Tam tersine, bu devrim, tarih felsefesini de, medeniyet anlayışını da, Batıya karşı, çağdaş, fakat ULUSAL MERKEZLİ olarak tasarlamış, geliştirmeye çalışmıştır. Bu bir!
Tarih ve medeniyetini çağdaş ama ulusal bir temel üzerine kurmayı tasarlamış Müdafaa-i Hukuk Doktrininin dış politikasını –hele hele—savunmasını, ‘yabancı’ üstelik batılı bir dış politika ve savunma algısı içinde ‘eritmeye kalkışması’ İMKAN HARİCİDİR! Bu da iki!’ (Ufkun Arkasını Görebilmek 1997)
Türkiye uzun bir zamandır, Mustafa Kemal’in ölümünden beri Batının kültür politikasını, ekonomik sultasını, savunma şemsiyesini üzerine DELİ GÖMLEĞİ giyer gibi giymiştir..
‘DELİ GÖMLEĞİ’ Attila ağabey’in duruma koyduğu teşhisdir. Şöyle demişti: ‘Türkiyenin kuruluş felsefesi ve ilkelerine ters düşen bir dış politika ve savunma ortaklığı içinde çırpındığı açıkça görülüyor. Aynen deli gömleği giydirilmiş, akıllı bir adamın, çırpınışı gibi!’.
Sistem ve ‘Eksen’!
Bu çırpınış 70 yıldır sürüyor. Türkiye, iki birbirine tamamen zıt politikayı uzlaştırabileceğini sanıyor. Bugün bazı yazar çizer esnafının, ‘Eksenden kaydık mı kaymadık mı’ gibi sığ tartışmalarına 97 de şu vevabı vermişti: ‘Türkiye, ulusal çıkarlarını savunmakla, Batıya yani SİSTEM’e ‘entegre’ olmayı uzlaştırabileceğini sandı! Sizce hem Washington’a bakıp ‘hizaya gelmek’, hem de Avrasya’da nüfuz sahibi, ‘BAĞIMSIZ bir güç olmak mümkün mü?’
Attila ağabeyin 85. doğum günü! Ondan ayrılalı 5 yıl oldu. Bugün hayatta olsa, gırtlağına kadar SİSTEM’e batanların ‘eksen’lerini irdelerdi..
‘Batının Deli Gömleği’ içinde çırpınan Türkiye özellikle bugünlerde değil ‘eksenden kaymak’, emperyalizmin Türkiye’yi konuşlandırdığı eksenin tam ortasındadır.
Sistemle pek içli dışlı yazar çizerler son tartışmalara gülüp geçiyor ve son gelişmeleri, şimdiye kadar , ‘tek eksende yapılan siyasetin birkaç eksen üzerinde geliştirildiği’ şeklinde yorumluyorlar..
Türkiye, bugün Küresel çetenin yol haritasında iz sürüyor. Dışişleri bakanı Davutoğlu’nun danışmanlığını yaptığını söyleyen CFR yetkilisi, CIA strateji uzmanı Stephen Larrabee, geçen hafta verdiği röportajda, ‘Erdoğan hükümeti, Ortadoğu’da büyük rol oynamak istiyor ve bunu beceriyor’ demiş. (Aydınlık dergisi 13 haziran 2010) Larrabee, bu hükümetin ‘Ortadoğu’daki rolünü kabul ettirmeyi’ başardığının da altını çizmiş.
Bu ROL, Arap dünyasında bir Erdoğan rüzgarı estirmeyi gerektiriyordu. Bu rüzgar Arap halklarının saçlarını dalgalandıracaktı. Kimdir bu Arap halkları. Suriyeli, Ürdünlü, Lübnanlılar. Büyük çoğunluğu Filistinlilerden oluşan ve İngiliz yapması sınırlarla birbirinden ayrılmış ülkelerde yaşayanlar.. Onların kalbinin yarısının Filistinde attığı biliniyor. Onlar açlık ve sefalet içinde en küçük bir esintiye hasret, yaratılan rüzgarlarla oyalanırken, Arap kralları, Şeyhleri, Amerikanın yüzyıllık Ortadoğu hayalleri için taşları yerine koymaya başlıyorlar.
Manşeti gördünüz:
‘Ortadoğu Birliği kuruldu!
‘ Türkiye- Suriye- Ürdün- Lübnan Türk Arap İşbirliği Forumu için toplandılar. Avrupa Birliğinin 1951 de temelinin atıldığı oluşuma benzer bir oluşuma imza attılar!’
(Hürriyet 11 haziran 2010)
Bu Türkiye’nin EKSEN’e tam olarak oturduğunun kanıtı.
Mehmet Akif şiirleri, ‘Türk Arapsız Yasayamaz!’ teranesi, ‘eksen’in kenar süsleri...
Zamanı geldi. Küresel çete ‘Ortadoğu Federasyonu’nu kuruyor.
Tek Dünya devleti ve Ortadoğu Federasyonu
Onlar bunu 2. Dünya savaşının bitiminde projelendirmişlerdi.Emperyalizm, el uzatmadık yer bırakmayacaktı.. Tek kutup olacak, tek dilli, tek kültürlü, tek bir merkezden yönetilen bir dünya devletini kotarılacaktı. Cengiz Özakıncı ABD’yi yöneten güçlerin 1946’dan beri ‘tek dünya devleti’ne giden yolda Ortadoğu Federasyonu’nunu dillendirdiklerini belgeliyor. (Türkiyenin Siyasi intiharı- Yeni Osmanlı Tuzağı)
‘…Bir Ortadoğu Federasyonu yalnızca SSCB’yi yıkmak için değil, aynı zamanda tek dünya devleti kurulması için de gerekliydi… William Bullitt 1946’da ortaya koyduğu stratejiyi anımsamak gerekiyor. Şöyle diyordu: ‘..… Avrupa federasyonu, Ortadoğu federasyonu, Asya Federasyonu vb gibi bölgesel birlik ve birleşmeler kurma yolu BM anayasasına aykırı değildir: Beklediğimiz tarihi an gelince (Rusya komünizmden uzaklaşınca), bu iğreti adım, yerini dünya Federasyonu girişimine bırakabilir. Ulusal egemenlik sorunları bütün insanlığın yaşamıyla ilgili bu büyük dava içinde erir gider. Dünya hükümetini kurmak ve onu en yeni ve gelişmiş silahlarla bir otorite konumuna getirmek baş davamız olur. Ulusların yazgısı, insanlığın hakları hep bu otoriteye bağlanır.’
Türkiye’de General Cafer Tayyar Eğilmez, bu görüşü, 1951 yılında seslendirmiştir. ‘NATO’nun Türkiye’ye verdiği görevin, Ortadoğu İslam Federasyonu’nu kurmak’ olduğunu şu sözlerle açıklamıştır: ‘NATO’ya alınmamızın asıl amacı Ortadoğu cephesinin kurulmasıdır..Bütün bir Türk ve İslam camiasının federasyon biçiminde birleştirilmesidir..’
Bu görüş, Türkiye NATO’ya girdiği günden beri tartışılan ve İsrail’den Avrupa Birliğine kadar geniş bir yelpazede dillendirilen bir görüştür.
2005 Yılında, aynı plan, Büyük Ortadoğu Projesi olarak adlandırılmış ve başbakan Erdoğan bu oluşumun ‘eşbaşkanı’ olarak atanmıştır.
Küresel güçler , hedefe doğru yürürken çeşitli merhaleler saptamışlardır..
Önce Ortadoğu’daki ülkelerin yöneticileri Washington’a bağlanmışlardır.
Küresel şirketlerin örümcek ağları içinde kanları emilmiştir.
Açlık ve yoksulluk içinde kıvranan halklar, etnik ve dini kaosun içine atılmışlardır.
Ulus devletin modasının geçtiği ve federalizmin çağdaşlığı fikri işlenmiştir.
Ve son aşamada ‘yeniden Osmanlıcılık’devreye sokulmuştur.
Bugün izlediğimiz trajedi, ‘açılım’ edebiyatı, her gün verdiğimiz şehitler, Türk Arap forumları, Gazze’ye gönderilen gemiler, dünyayı sömüren çokuluslu şirketlerin hergün İstanbul Ankara arasında mekik dokuyuşları ve Pennsilvanya’dan verilen mesajlar , Cumhurbaşkanımızın Kayserileri Kalvinist * yapması (!) hep bu EKSEN’de değerlendirilmelidir..
Attila ağabeyi anarken sözün buralara gelmemesi imkansızdı. Attila İlhan, yaşamını, Türkiye’yi Türkiye yapanlar, ve onu tanınmaz hale getirenleri anlatmaya belgelemeye adamıştı. Türkiye’nin onlarca yıldır emperyalizmin rotasına oturtulmaya uğraşıldığını ama her seferinde hedefe ulaşılamadığını anlatırdı. Bunu Cumhuriyetin sağlam atılmış temellerine, ve bunu sonuna kadar sahiplenmiş millete bağlardı. Bu o kadar böyleydi ki Menderes, Demirel, Ecevit, Özal ABD ile hemhal olmuşken, bir anda genetik hafızalarından etkilenip Sistem’e ters adımlar atabilmişler ve sistem tarafından cezalandırılmışlardı. Türkiye’nin zorlu yolunu ve yolcularını ve ardındaki büyük oyunu en açık anlatan yazarlardan biriydi. ‘Bu ülkeyi hep aydınlar batırmış, halk kurtarmıştır!’ derdi.. Bir 15 Haziran’da daha onu anarken özellikle Batının Deli Gömleği ve Hangi Küreselleşme’yi bugünlerde okuyun derim. . İşin ekonomik , siyasi ve kültürel boyutunu mükemmel örneklerle ortaya koymuştur.
Teşekkür ederiz Attila ağabey, Ruhun Şad Olsun! Hakkını ancak senin kadar çok çalışarak ödeyebileceğiz.
*14 Haziran 2010 Hürriyet Gazetesi: Cumhurbaşkanı Gül, 4. Geleneksel Kayserililer Brunch’ında (kelimelerin birbiriyle ilişkisi müthiş!) : ‘ Kayserililer hayırseverlikte birbiriyle yarışıyor. Bu dünyanın ilgisini çekiyor. Kaysrililer Kalvinistler olarak tanınmaya başladı’ dedi.
John Calvin Papalığa muhalefet sonucu kurulan Protestan mezhebinin 2. büyük ismidir ve Fransız bir dinbilimcidir. . Avrupada reformist düşünceler yaymış,. Kapitalist zihniyetin babalarından biri olarak tanımlanmıştır.
Banu Avar
http://www.banuavar.com.tr/?pg=articles&id=42
11 Haziran 2010 Cuma
Korku imparatorluğunda Balbaylar!
Çok merak ediyorum; gelecekte, tarihçiler, siyasal ve sosyal bilimciler, bugün Türkiye’de yaşadığımız dönemi, nasıl anlatacaklar, nasıl yorumlayacaklar? Bu dönemin adı, “Duraklama devri”, “Çöküş devri”, “Fetret devri” mi olacak? Yoksa, “çöküşü” getiren “gaflet ve ihanet” dönemi mi?
Bugün yaşananlarda, öylesine, karmaşık, inanılmaz, “artık bu kadarı da olamaz” denecek olaylar ve şeyler var ki, biz bunları yaşamakta olanlar, içinden çıkamıyor, anlamakta güçlük çekiyoruz. Gelecek kuşaklar, nasıl anlayabilecekler!
Gelecek tarihçilerin, bu dönem Türkiyesi için ortaklaşa verecekleri isim, herhalde “Korku Devleti” veya “Korku İmparatorluğu” olacaktır! Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyetinden sonra nasıl oldu da Türkiye bu hallere düşürüldü? Bu herhalde ayrı bır araştırma ve tartışma konusu olacaktır! Mesela, “Ergenekon” konusu ve mesela, “dinlemeler” rezaleti!
Dinleme rezaleti
“Rezalet” çünkü bu “teknik takipler”; telefon ve ortak dinlemeler, başka hiçbir ülkede olmadığı kadar, çığırından, kontrolden çıktı, adeta, “ahval-i adiyeden”, güncel hayatımızın parçası oldu! Kim, kimi, neden ve nasıl dinliyor; artık belli değil! Eğer. Savcılar Yargıçları, birileri Yargıtay’ı, Danıştay’ı, hatta Anayasa Mahkemesini dinletiyorlarsa ve hatta Genelkurmayın içi bile dinleniyorsa, gerisini ve ilerisini, siz düşünün!
George Orwell’in, ellili yıllarda yazdığı 1984 romanında. “Büyük Birader seni dinliyor” ihtarı vardı... 2000’lı yıllarda, hele şu son iki yılda, bu, ülkemizde ayyuka çıktı... Acaba “Büyük Birader” kim?
Düşünce polisi-İnternet polisi
Orwell’in romanında, “Düşünce Polisi” de vardı, insanların sadece konuştuklarını değil düşüncelerini de izleyen ve gizli ihbarcılardan (gizli tanıklardan) yararlanan teşkilat! “Düşünceler” henüz dinlenemiyor. Ama yazarların, medyanın hatta internetin daha etkili olarak kontrol edilmesinin işaretleri var... GOOGLE’a, vergi borcu bahanesiyle, yasaklar koymak da “Korku İmparatorluğunun” yeni bir tehdidi.
Yok mudur kurtaracak?
Bu rezalete kim-kimler son verecek? Ülkemizi Korku İmparatorluğu olmak dehşetinden, kim kurtaracak? “Yargı” diyeceksiniz! Onlar bile,dinleniyor! “Yasama” parlamento diyeceksiniz; onlar ülkenin en önemli kararları alınırken, “uyurgezer” durumda! “Yürütme-İktidar” diyeceksiniz...
En başında ve sonunda, bu “İmparatorluğu” yıkmak ve ülkemizi, bu ayıptan kurtarmak ve huzura kavuşturmak, asıl Cumhurbaşkanının, Başbakanın görevi! Bu görevi yapmazlarsa, tarih önünde hesap veremezler!
...Bu “ölümcül” dehşet verici konu, aslında, şimdi ortada dolaşan, dolaştırılanlardan, İslâm Âleminin “kahramanı” olmaktan çok daha önemli, Ülkede her şey Başbakana göre “güllük gülistanlık”. Ama bu ülke bir “Korku İmparatorluğuna” dönüşmüşse, ne yazar!
Ergenekon kapsamı
Bu “İmparatorluğun” en önde gelen parçası! “Ergenekon Kapsamı”... Bu “kapsamda”, insanlar gizli tanıklar ve “dinlemelerle” suçlanıyor ve aylarca, yıllarca hapishanelerde çürütülüyorlar!
Medya olarak, bize en yakın örnek, sevgili Mustafa Balbay... Ve “içerdeki” diğer meslektaşlarımız... Balbay, nerdeyse 500 gündür içerde. Ve isyan ediyor... Mahkeme Heyetine seslenerek; “Burada Yassıada’dan, 12 Mart 1971’den daha geri bir yargılama yapılıyor. Biz adalet istiyoruz” diyor. Onun, onların seslerini kim duyacak?
Yassıada’da yatmış, yargılanmış bir kişi olarak, sevgili kardeşim Balbay’a hak veriyorum ... “Artık ders alınır, böyle şeyler, bir daha yaşanmaz” diyordum... Yanılmışım...
Altemur KILIÇ
Bugün yaşananlarda, öylesine, karmaşık, inanılmaz, “artık bu kadarı da olamaz” denecek olaylar ve şeyler var ki, biz bunları yaşamakta olanlar, içinden çıkamıyor, anlamakta güçlük çekiyoruz. Gelecek kuşaklar, nasıl anlayabilecekler!
Gelecek tarihçilerin, bu dönem Türkiyesi için ortaklaşa verecekleri isim, herhalde “Korku Devleti” veya “Korku İmparatorluğu” olacaktır! Mustafa Kemal Atatürk’ün Cumhuriyetinden sonra nasıl oldu da Türkiye bu hallere düşürüldü? Bu herhalde ayrı bır araştırma ve tartışma konusu olacaktır! Mesela, “Ergenekon” konusu ve mesela, “dinlemeler” rezaleti!
Dinleme rezaleti
“Rezalet” çünkü bu “teknik takipler”; telefon ve ortak dinlemeler, başka hiçbir ülkede olmadığı kadar, çığırından, kontrolden çıktı, adeta, “ahval-i adiyeden”, güncel hayatımızın parçası oldu! Kim, kimi, neden ve nasıl dinliyor; artık belli değil! Eğer. Savcılar Yargıçları, birileri Yargıtay’ı, Danıştay’ı, hatta Anayasa Mahkemesini dinletiyorlarsa ve hatta Genelkurmayın içi bile dinleniyorsa, gerisini ve ilerisini, siz düşünün!
George Orwell’in, ellili yıllarda yazdığı 1984 romanında. “Büyük Birader seni dinliyor” ihtarı vardı... 2000’lı yıllarda, hele şu son iki yılda, bu, ülkemizde ayyuka çıktı... Acaba “Büyük Birader” kim?
Düşünce polisi-İnternet polisi
Orwell’in romanında, “Düşünce Polisi” de vardı, insanların sadece konuştuklarını değil düşüncelerini de izleyen ve gizli ihbarcılardan (gizli tanıklardan) yararlanan teşkilat! “Düşünceler” henüz dinlenemiyor. Ama yazarların, medyanın hatta internetin daha etkili olarak kontrol edilmesinin işaretleri var... GOOGLE’a, vergi borcu bahanesiyle, yasaklar koymak da “Korku İmparatorluğunun” yeni bir tehdidi.
Yok mudur kurtaracak?
Bu rezalete kim-kimler son verecek? Ülkemizi Korku İmparatorluğu olmak dehşetinden, kim kurtaracak? “Yargı” diyeceksiniz! Onlar bile,dinleniyor! “Yasama” parlamento diyeceksiniz; onlar ülkenin en önemli kararları alınırken, “uyurgezer” durumda! “Yürütme-İktidar” diyeceksiniz...
En başında ve sonunda, bu “İmparatorluğu” yıkmak ve ülkemizi, bu ayıptan kurtarmak ve huzura kavuşturmak, asıl Cumhurbaşkanının, Başbakanın görevi! Bu görevi yapmazlarsa, tarih önünde hesap veremezler!
...Bu “ölümcül” dehşet verici konu, aslında, şimdi ortada dolaşan, dolaştırılanlardan, İslâm Âleminin “kahramanı” olmaktan çok daha önemli, Ülkede her şey Başbakana göre “güllük gülistanlık”. Ama bu ülke bir “Korku İmparatorluğuna” dönüşmüşse, ne yazar!
Ergenekon kapsamı
Bu “İmparatorluğun” en önde gelen parçası! “Ergenekon Kapsamı”... Bu “kapsamda”, insanlar gizli tanıklar ve “dinlemelerle” suçlanıyor ve aylarca, yıllarca hapishanelerde çürütülüyorlar!
Medya olarak, bize en yakın örnek, sevgili Mustafa Balbay... Ve “içerdeki” diğer meslektaşlarımız... Balbay, nerdeyse 500 gündür içerde. Ve isyan ediyor... Mahkeme Heyetine seslenerek; “Burada Yassıada’dan, 12 Mart 1971’den daha geri bir yargılama yapılıyor. Biz adalet istiyoruz” diyor. Onun, onların seslerini kim duyacak?
Yassıada’da yatmış, yargılanmış bir kişi olarak, sevgili kardeşim Balbay’a hak veriyorum ... “Artık ders alınır, böyle şeyler, bir daha yaşanmaz” diyordum... Yanılmışım...
Altemur KILIÇ
Etiketler:
Altemur Kilic
İsrail - PKK İşbirliği (Komployu Gördüm)
KUZEY Irak’ta Amerikan neocon’larının tasarımladığı bağımsız Kürt devleti kurulması projesinin İsrail tarafından da gönülden desteklendiği çok anlatıldı.
Özellikle Barzani’nin aşiretinin Yahudi olması nedeniyle İsrail’in Kürt devleti projesinin aynı zamanda bir din projesi de olduğu uzun zamandır söyleniyordu.
Washington DC’de oluşturulan bu büyük projede, kıyamete inanan Evanjelik yanlarıyla neo-con’lar ve yine kıyamete inanan fanatik Yahudiler bir araya gelmiş, olağanüstü tehlikeli iş yapıyorlar. Bölgemizde yine kıyamete inanan İran faktörünün bulunması nedeniyle bu proje uygulanabilmesi açısından elverişli ortam buluyor. (Dün İran askerlerinin Kuzey Irak’a girmelerini bir de bu gözle değerlendirin.)
Türkiye acımasızca dünyanın sonu için oyunlar oynayan güçlerin ortasında bölgedeki tek rasyonel güç oldu. (Başbakan dün çılgınca bir şey yapmayarak çıldırmış tarafları şimdilik sakinleştirdi.)
Bundan sonra Ortadoğu’da barış ortamının gelmesini Türkiye koordine edecek, bunun başka alternatifi yok; çünkü etkin güçler dini fanatizmin pençesine düşmüşler, kıyamete doğru koşuyorlar.
Yardım gemimizin vurulmasından kısa süre önce İskenderun’da askeri tesislerin PKK tarafından vurulması, İsrail-PKK işbirliği komplo teorilerinin yeniden güçlü bir şekilde ortaya çıkmasına neden oldu.
İnsanın kendi sonunun geleceğini anlatsa bile her komplo teorisi zevklidir ve çok rağbet görür. Ben bugün komplo diye anlatılan olayların yarın tarih bilgisi diye anlatılabildiğini bildiğimden komplo teorilerini bir noktaya kadar ciddiye alırım.
İsrail-PKK işbirliği ve Kuzey Irak’ta bir Yahudi devleti kurulduğu teorisini, biraz sonra anlatacağım olay nedeniyle daha da ciddiye almaya başladım.
Bu anlatacağım olay, noktasına virgülüne kadar doğru. Ben Türkiye’ye komplo hazırlandığını gözlerimle gördüm.
Olay ABD’nin başkenti Washington’da geçiyor.
O dönemde çalıştığım gazetenin Washington temsilcisiydim.
11 Eylül’den çok önce olduğundan, o zamanlar biz gazetecilerin Washington’da Pentagon, Dışişleri Bakanlığı gibi kurumlara girebilmemiz son derece kolaydı. Oralarda çalışan personel gibi kartımızı okutup giriveriyorduk içeriye.
Türkiye’ye karşı komplonun hazırlanışını gördüğüm gün, Pentagon’da istihbaratçı olarak çalışan kişiyle randevum vardı.
İlk önce odasına gittim. Oda arkadaşı, “Bir grup misafiri vardı, aşağı katta kafeteryanın yanında bir odaya gittiler” dedi.
Ben de aşağıya indim.
O günlerde özellikle istihbarat konularında Amerikan devleti içinde Türkiye’ye bakan hemen hemen tüm personel Yahudi’ydi. ABD göçmen ülkesi olduğundan hepsi de Amerika’nın çıkarlarının yanı sıra İsrail’in de çıkarlarını koruduklarını açıkça söylerlerdi.
Pentagon’da görmeye gittiğim kişi de fanatik bir Yahudi’ydi. Boş zamanlarında Pentagon yakınlarındaki mezarlıktaki taşlar üzerindeki isimleri, Yahudi geçmişi açısından incelerdi. Bir defasında beni de götürdü mezarlığa ve bir yaşlı kadın, ikimizi mezarlara karşı saygısızlıkla ve günah işlemekle suçladı.
Neyse Pentagon’da o gün kahvemi aldım, bulundukları odanın kapısını bir tıklatıp içeriye dalıverdim.
Şimdi sıkı durun. Manzara şuydu:
İstihbaratçı masaya oturmuş ve önüne bir harita açmıştı.
Haritada Türkiye ve Kuzey Irak görülüyordu. Unutmayın, Irak savaşının
başlamasından 20 yıl öncesini anlatıyorum.
Adam etrafındakilere, Kuzey Irak’a çizdiği bölgede sınırlarının bir bölümü Türkiye’nin güneydoğusuna da taşan yeni bir ülkeyi anlatıyordu.
Masada onu dinleyenler, Barzani’nin Washington temsilcisi (adını hatırlamıyorum), Talabani’nin temsilcisi Behram Salih ve PKK Washington temsilcisiydi.
Bugünlerin kaderi o günlerde, Pentagon’un ikinci katında bir odada öyle çizildi.
Ben ne zaman komplo teorisine uyan bir gelişme duysam (yardım gemisine baskın, İskenderun’da askerimize saldırı ve İran’ın Kuzey Irak’a girişi gibi) o günler aklıma gelir ve her defasında da çok korkarım.
Dün Başbakan konuşmadan önce de çok korktum, umarım çılgınlığa o uymaz diye dua ettim. Son gelişmeler de gösterdi ki, Türkiye üzerinde çok büyük oyunlar oynanıyor.
Sakin olursak, oyunun büyüklüğüne uygun ciddiyeti ve rasyonelliği gösterirsek Türkiye bu acımasız oyundan başarıyla çıkacak.
Serdar Turgut
Özellikle Barzani’nin aşiretinin Yahudi olması nedeniyle İsrail’in Kürt devleti projesinin aynı zamanda bir din projesi de olduğu uzun zamandır söyleniyordu.
Washington DC’de oluşturulan bu büyük projede, kıyamete inanan Evanjelik yanlarıyla neo-con’lar ve yine kıyamete inanan fanatik Yahudiler bir araya gelmiş, olağanüstü tehlikeli iş yapıyorlar. Bölgemizde yine kıyamete inanan İran faktörünün bulunması nedeniyle bu proje uygulanabilmesi açısından elverişli ortam buluyor. (Dün İran askerlerinin Kuzey Irak’a girmelerini bir de bu gözle değerlendirin.)
Türkiye acımasızca dünyanın sonu için oyunlar oynayan güçlerin ortasında bölgedeki tek rasyonel güç oldu. (Başbakan dün çılgınca bir şey yapmayarak çıldırmış tarafları şimdilik sakinleştirdi.)
Bundan sonra Ortadoğu’da barış ortamının gelmesini Türkiye koordine edecek, bunun başka alternatifi yok; çünkü etkin güçler dini fanatizmin pençesine düşmüşler, kıyamete doğru koşuyorlar.
Yardım gemimizin vurulmasından kısa süre önce İskenderun’da askeri tesislerin PKK tarafından vurulması, İsrail-PKK işbirliği komplo teorilerinin yeniden güçlü bir şekilde ortaya çıkmasına neden oldu.
İnsanın kendi sonunun geleceğini anlatsa bile her komplo teorisi zevklidir ve çok rağbet görür. Ben bugün komplo diye anlatılan olayların yarın tarih bilgisi diye anlatılabildiğini bildiğimden komplo teorilerini bir noktaya kadar ciddiye alırım.
İsrail-PKK işbirliği ve Kuzey Irak’ta bir Yahudi devleti kurulduğu teorisini, biraz sonra anlatacağım olay nedeniyle daha da ciddiye almaya başladım.
Bu anlatacağım olay, noktasına virgülüne kadar doğru. Ben Türkiye’ye komplo hazırlandığını gözlerimle gördüm.
Olay ABD’nin başkenti Washington’da geçiyor.
O dönemde çalıştığım gazetenin Washington temsilcisiydim.
11 Eylül’den çok önce olduğundan, o zamanlar biz gazetecilerin Washington’da Pentagon, Dışişleri Bakanlığı gibi kurumlara girebilmemiz son derece kolaydı. Oralarda çalışan personel gibi kartımızı okutup giriveriyorduk içeriye.
Türkiye’ye karşı komplonun hazırlanışını gördüğüm gün, Pentagon’da istihbaratçı olarak çalışan kişiyle randevum vardı.
İlk önce odasına gittim. Oda arkadaşı, “Bir grup misafiri vardı, aşağı katta kafeteryanın yanında bir odaya gittiler” dedi.
Ben de aşağıya indim.
O günlerde özellikle istihbarat konularında Amerikan devleti içinde Türkiye’ye bakan hemen hemen tüm personel Yahudi’ydi. ABD göçmen ülkesi olduğundan hepsi de Amerika’nın çıkarlarının yanı sıra İsrail’in de çıkarlarını koruduklarını açıkça söylerlerdi.
Pentagon’da görmeye gittiğim kişi de fanatik bir Yahudi’ydi. Boş zamanlarında Pentagon yakınlarındaki mezarlıktaki taşlar üzerindeki isimleri, Yahudi geçmişi açısından incelerdi. Bir defasında beni de götürdü mezarlığa ve bir yaşlı kadın, ikimizi mezarlara karşı saygısızlıkla ve günah işlemekle suçladı.
Neyse Pentagon’da o gün kahvemi aldım, bulundukları odanın kapısını bir tıklatıp içeriye dalıverdim.
Şimdi sıkı durun. Manzara şuydu:
İstihbaratçı masaya oturmuş ve önüne bir harita açmıştı.
Haritada Türkiye ve Kuzey Irak görülüyordu. Unutmayın, Irak savaşının
başlamasından 20 yıl öncesini anlatıyorum.
Adam etrafındakilere, Kuzey Irak’a çizdiği bölgede sınırlarının bir bölümü Türkiye’nin güneydoğusuna da taşan yeni bir ülkeyi anlatıyordu.
Masada onu dinleyenler, Barzani’nin Washington temsilcisi (adını hatırlamıyorum), Talabani’nin temsilcisi Behram Salih ve PKK Washington temsilcisiydi.
Bugünlerin kaderi o günlerde, Pentagon’un ikinci katında bir odada öyle çizildi.
Ben ne zaman komplo teorisine uyan bir gelişme duysam (yardım gemisine baskın, İskenderun’da askerimize saldırı ve İran’ın Kuzey Irak’a girişi gibi) o günler aklıma gelir ve her defasında da çok korkarım.
Dün Başbakan konuşmadan önce de çok korktum, umarım çılgınlığa o uymaz diye dua ettim. Son gelişmeler de gösterdi ki, Türkiye üzerinde çok büyük oyunlar oynanıyor.
Sakin olursak, oyunun büyüklüğüne uygun ciddiyeti ve rasyonelliği gösterirsek Türkiye bu acımasız oyundan başarıyla çıkacak.
Serdar Turgut
Etiketler:
Serdar Turgut
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)