"Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” diyecektir. Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir." İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!"

11 Haziran 2010 Cuma

Türkiye'nin Üçte Biri Maden İçin Tahsis Edildi

CHP Kayseri Milletvekili Şevki Kulkuloğlu, Maden Yasasının görüşüldüğü önceki gün Mecliste yaptığı basın toplantısında AKP’nin maden politikasıyla Türkiye’nin üçte birinin yandaş ve yabancı madencilere tahsis edildiğini öne sürdü.

Kulkuloğlu, AKP’nin dört yılda 43 bin 500 maden ruhsatı verdiğini söyledi.

CHP Kayseri Milletvekili Şevki Kulkuloğlu, AKP’yi yandaşlarına ve yabancılara maden sahalarını açmakla suçlayarak,

“Türkiye’nin izdüşümü 780.917 km2 olan yüzölçümün 282.898 km2 yani 3’de 1’i bu yolla tahsis edilmiştir. 350 maden şirketi bulunan yabancılara ise yaklaşık 30.000 km2 verilmiştir. Türkiye’nin 1/7’sindeki yeraltı zenginliklerimiz, yabancıların ticari kullanıma tahsis edilmiş durumundadır” dedi.

1923-2004 ARASI 1500, AKP DÖNEMİNDE 43 BİN 500 RUHSAT VERİLDİ!
AKP’nin 26 Mayıs 2004’te çıkardığı kanunla madenlerin talan edilmesine yol açtığını savunan Kulkuloğlu, CHP’nin Anayasa Mahkemesi’ne başvurusuyla 2009 yılında kanunun yürürlüğünün durdurulduğunu hatırlatan Kulkuloğlu,

“AKP’nin yaptığı düzenlemeyi fırsat bilerek başta yabancılar ve yabancılara ortaklıklar oluşturan yandaşları olmak üzere yandaş, kârdaş, yoldaş, sırdaş tüm taraf ve etrafı madencilik sahasına girmiştir. AKP, kendine hizmet edenlere ve kendi ile beraber hareket edenlere zenginlik ve refah kapısı olarak, yeni kanuni düzenlemeyi kullanmıştır.

1923-2004 yılları arası verilmiş ve yaşayan yaklaşık 1500 ruhsat varken, Mayıs 2004’te kanun çıkıp yürürlüğe girer girmez, çoğunluğu yandaşlarına olmak üzere 43 bin 500 ruhsatı 4 yıla sığdırmıştır” iddiasında bulundu.

İSTANBUL’UN YÜZDE 54’Ü TAHSİS EDİLMİŞ!
Kulkuloğlu, Türkiye haritası üzerinden göstererek anlattığı iddialarını şu sözlerle sürdürdü:

“Türkiye’nin izdüşümü 780.917 km2 olan yüzölçümün 282.898 km2 yani 3’de 1’i bu yolla tahsis edilmiştir.

Bu yolla Ankara’nın yüzde 38’i, İstanbul’un yüzde 54’ü, İzmir’in yüzde 41’i, Aydın’ın yüzde 59’u, Balıkesir’in yüzde 66’sı, Bilecik’in yüzde 64’ü, Burdur’un yüzde 62’si, Bursa’nın yüzde 42’si, Çanakkale’nin yüzde 57’si, Erzincan’ın yüzde 55’i, Eskişehir’in yüzde 52’si, Kayseri’nin yüzde 45’i, Kütahya’nın yüzde 81’i, Sivas’ın yüzde 54’ü, Yalova’nın yüzde 55’i kapatılmıştır.

20 ilde yüzde 50’den fazla, 17 ilde yüzde 40-50 arası alan kapatılmıştır. Aynı gün içerisinde yan yana koordinatlarla ruhsatlar verilerek ve bu yolla kanuni sınırların dışına çıkılarak, adeta yandaşlarına özel havzalar yaratılmış, yabancılara havzalar kapatılmıştır.”

Kulkuloğlu’nun basın açıklaması videosunu izlemek için tıklayın:
http://video.cnnturk.com/2010/haber/6/9/ak-parti-yandaslarina-madenleri-dagitti

Genelkurmay Koridorlarında Dolaşan İsrail'li Subaylar

Bir karikatür görmüştüm İsrailli çocukla Filistinli çocuk konuşuyor. İsrailli çocuk

“Benim babam senin baban için şeytan diyor”.

Filistinli çocuk cevap veriyor.

“Benim babam öyle söylemiyor çünkü senin baban benim babamı öldürdü”

IHH İnsani Yardım Derneği ve Yardım gönüllüleri deniz filolarının başaramayacağı bir değişime imza attı. 30’un üzerinde Uluslararası yardım dernekleri ile ortak hareket ederek gizli resmin ortaya çıkmasını sağladı.

Yaser Arafat’ın yıllarca yapamadığı İsrail’e geri adım attırma ve tecrit etme poltikasının sivil toplum örgütleri ile başarılması anlamlı idi.

Hamas’ın terör olaylarına karışmaması ve İsrail’in Sayın “Başbakan’ın veciz ifadesi ile” devlet terörü uygulaması dünyada “İyi-kötü” dengesinde iyilerin lehine ağır basmaya başladığını görüyoruz.

ABD bile görülmemiş bir şekilde İsraili yalnız bırakmak zorunda kaldı. Çünkü İsrail akıl almaz ve vahim bir hata yaptı, sivillere ve korumasız, savunmasız insanlara uluslararası hukuku hiçe sayarak ateş açtı.

Şu an İsraillilerin Dünya kamu oyu tepkisi karşısında şaşırmaları ve öfkelenmeleri psikololojik savaşta üstünlüğün el değiştirmesi anlamına geldiğini bilelim.

Sığ düşünceli orgeneral
İsrail’in yaptığı askeri operasyona karşı “İsrail vuruyorsa biz de vuracağız” diyen diplomatik yaptırımları göz ardı eden emekli orgeneral Necati Özgen herkesi şaşırttı.

Sanki Türk subayının kafasına kuzey Irak ta çuval geçirildiğinde susan kendisi değildi. “Bir milyon ordumuz var misilleme yapılmalıdır diyen” emekli generalimiz 1991’de Kuzey Irakla ilgili bir planının bile olmadığını unutmuşa benziyordu.

O tarihlerde Güneydoğu’da görevli Sayın General İsrail’e karşı hiç harp oyunu bile yapmadığını söylemiyordu. Kuzey Irak’la ilgili planı olmayan Genelkurmayımızın Başkanı Necip Torumtay 1991’de istifa etmek zorunda kalmıştı.

İsraile karşı plan semineri bile yapmamış ordumuz nasıl başarılı misilleme yapabilir ki?

Fatih Altaylı’nın programında Arap kökenli gazetecinin Sayın Özgen’in 22 Arap ülkesi neden birleşemiyor sorusuna verdiği cevap çok ilginçti.

“Arap devletleri devlet olamadılar çünkü halkları ile uğraşıyorlar”

demişti.

Sayın Özgen’den inci şuydu

“Bizi örnek alın biz laikiz siz değilsiniz... Osmanlı gibi bakamayız çünkü biz laikiz” sığ cevabı.

Aslında Arap ülkelerinin çoğu laikti ama demokrat değildi, bunu göremiyen bir kurmayda ancak realite körlüğü veya ideolojik körlük olabilir.

Sadece sloganik ve ideolojik düşünen; stratejik ve kavramsal düşünmeyen kurmaylarla iyi ki savaşa girmiyoruz.

Genelkurmay koridorlarında özgürce dolaşan İsrailli subaylar resmi antlaşmalara dayanarak dolaşmaktadırlar. “İsrail dostu Çevik Bir imzalı aşağıdaki anlaşmalar varken İsrail’e nasıl misilleme yapılacak sayın generalim?” demeliyiz.

* 23 Şubat 1996 tarihinde Askerî Eğitim ve İşbirliği Anlaşmasını,
* 14 Mart 1996 tarihinde Serbest Ticaret Anlaşmasını,
* 26 Ağustos 1996 tarihinde Savunma Sanayii İşbirliği Anlaşmasını yapmıştır.

Türk-İsrail Askerî Eğitim ve İşbirliği Anlaşması gereğince İsrail'e;

* · Askeri eğitim alanında karşılıklı bilgi ve deneyimlerin değişimi,
* · Askeri akademiler ve karargahlar arası karşılıklı ziyaretlerin yapılması,
* · Savaş gemilerinin karşılıklı ziyaretler yapması,
* · Askeri, sosyal ve kültürel alanlarda bilgi ve personel değişimi ile askeri tarih, müze ve arşiv konularında işbirliği,
* · Ortak eğitim yapılması
* · İki ülke istihbarat birimlerinin işbirliği yapması,
* · İsrail ve Türk donanmalarının Akdeniz`de ortak tatbikat düzenlemeleri,
* · İsrail uçaklarının eğitim amaçlı olarak Türk hava sahasını kullanması.

Anlaşmanın içeriği vakit geçirilmeden icraata sokulmuş ve;

* · Nisan 1996 sekiz adet İsrail F-16 Uçağı Konya Semalarında Eğitim uçuşu yaptı. Bu tarihten itibaren eğitime ilave olarak her yıl Türk-ABD-İsrail uçaklarının katıldığı birleşik hava tatbikatları yapılmıştır.
* · Haziran 1996'da 12 Türk Savaş uçağı İsrail'e gitmiştir.
* · Ocak 1998'de Akdeniz’de, Türk-İsrail Savaş Gemileri Birleşik Tatbikat Yapmıştır. Sonuncusu 22 Ağustos 2008 tarihinde tamamlanan Türkiye-ABD-İsrail gemi ve uçaklarının katıldığı birleşik deniz tatbikatları, Doğu Akdeniz'de her yıl tekrar edilmiştir.

Savunma Sanayii İşbirliği Anlaşması Gereğince de;

* · 1996 yılında 632 milyon dolarlık, 54 adet F-4 uçağının Fantom-2000 standartında moderdizasyonu, (Şubat 2000'de teslim edilen 17'sinin 15'i arızalı çıkmıştır.)
* · 29 Mart 2002'de 700 milyon dolar bedelli 170 adet M60 Tank Modernizasyonu, (Teslimat Ekim 2009'da tamamlanacak)
* · 57 milyon dolar, 300 adet Helikopter Modernizasyonu
* · 19 Nisan 2005 İnsansız Hava Aracı Sistemi alımı

İhaleleri İsrail firmalarına verilmiştir.” Kaynak www.adnantanriverdi.com”

İsrail açığa düştü
İsrail’in evrensel taktiği birilerine suç işletip terörist olarak damgalayıp onları katletme yöntemi bu defa tutmadı. Çünkü Hamas bu oyuna gelmedi, çünkü İHH yardım gönüllüleri başta Sayın Bülent Yıldırım Gandi gibi davrandılar.

Olağanüstü bir sivil itaatsizlik başarısına imza attılar. Silahla karşılık vermediler. Böylece İsrailli askerler açığa düştüler. Silahsız insanlardan bile korkan İsrail paranoyasının çılgınlığı deşifre oldu.

Bu tarihten sonra en etkili yaptırım İsrail’i dünyada yalnızlaştırma faaliyetleridir. Şahsiyetli dış politikalar, mazlumlarının hukukunu korumak için cesur diplomatik çaba ve yaptırım gayretleri askeri seçeneklerden daha güçlüdür.

Çünkü savaşların onda biri silahla onda dokuzu akılla kazanılır. Özgür Filistin için ablukanın kalkması İsrail’in imajının iflası anlamına gelir. Başarı olarak bu yeter.

Evlad-ı Fatihan şehitlerimize Allah rahmet eylesin.

Kimse sığ ve sloganik düşünen emekli orgeneralleri de ciddiye almasın.

Nevzat Tarhan

İmparatorluk ve Yalanlar

Nükleer silahların kullanılması olasılığı olan İran ve Kore ile ilgili iki makale yazmak durumunda kaldım. Ayrıca önceki yazımda Kore'deki sorunun eğer Çin Halk Cumhuriyeti etkin şekilde müdahil olsaydı ve Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyindeki veto hakkını ABD karşısında kullansaydı bertaraf edilebileceğini yazdım.

Diğer konu başlığı ise kontrolden çıkmış görünen fanatik İsrail Devletine bağlı etkenler tarafından belirlenmekte. İsrail şu anki nükleer güce sahip konumuna ABD'nin desteğiyle gelmiştir, artık hiçbir denetimi kabul etmez bir durumdadır.

1953 yılı Haziran ayında kendi ve müttefiki İngiltere'nin lehine İran'a müdahale eden ABD, gerçekleştirdiği darbe sonucunda İran'da iktidara Muhammed Rıza Pehlevi'yi getirmişti. O dönemlerde İsrail henüz komşuları Filistin, Ürdün ve Suriye'nin topraklarını işgal etmemiş olan küçük bir devletti.

Bugün yüzlece nükleer başlığa sahip füzesi bulunan, ABD tarafından desteklenen modern savaş uçaklarına sahip bir ordusu olan İsrail, bölgedeki Arap olsun olmasın tüm ülkeleri tehdit eder konumdadır.

Geçtiğimiz Pazar günü uyuşturucuyla ilgili yazdığım makale kaleme alındığında henüz işgal altına alınmış topraklarından geriye kalan ufak bir bölgede abluka altında olan Filistinlilere insani yardım, gıda vb malzeme taşıyan filo saldırıya uğramamıştı.

Abluka altındaki Filistin halkı zamanlarının çoğunu sadece hayatta kalabilmek için uğraşarak harcamak durumunda. Yiyecek bulmak, ailelerine yardım etmek ve çalışmak. Dünyada neler olup bittiğiyle ilgili düşünecek zamanları bulunmuyor.

Bu onurlu halk, diğer ulusların onları bu koşullara mahkum eden sorunları çözmek için harekete geçeceğine güveniyor. Hala sevinip gülebiliyorlar. Böylelikle insanoğlunu tehdit eden bencilliği aşıp sevinmeyi hatırlatıyorlar.

Kuzey Kore tarafından batırıldığı iddia edilen Güney Kore korvetinin durumu hala esrar perdesi altında. Son teknoloji ürünü olan bu gemi geniş sonar sistemine ve su altı akustik dinleme kabiliyetine sahip. Gemi kendi karasularının oldukça uzağında battığında 40 Güney Koreli denizci hayatını kaybetti ve çok sayıda asker yaralandı.

Sorun benim için çok karmaşıktı. Bir tarafta bir hükümetin her ne koşullarda olursa olsun başka bir ülkenin gemisinin batırılması emrini vermesinin bir açıklaması yoktu. Diğer taraftan ise Kim Jong Il'in bu emri verdiğine inanmıyordum.

Sonuca varmak için gereken bilgilere sahip değildim.

Ancak emin olduğum bir şey vardı; o da Çin Halk Cumhuriyetinin Kuzey Kore'ye karşı alınan ambargo kararını veto edebileceğiydi. Ne var ki, ABD'nin dizginlerinden boşanmış İsrail Devletinin nükleer silah kullanmasını engelleyemeyeceğinden emindim.

1 Haziran gecesi olaylar üzerindeki sır perdesi kalkmaya başladı.

Gece 22:30 sularında Venezuela Televizyonunda "Dosya" adındaki programı yapan araştırmacı gazeteci Walter Martinez'i dinledim.

Gelişmeleri değerlendiren gazeteci, yaptığı yorumda ABD'nin her iki Kore yönetiminin birbiri hakkında halihazırdaki düşünme sistematiğini yerleştirmeye uğraştığını ve bununla da halkının istekleri doğrultusunda Japonya'daki Okinawa Üssünü kapatmak isteyen Japon hükümetine karşı adım atarak üssün devamlılığını sağlamaya çalıştığını belirtti.

Başta olan Japon hükümeti genel seçimlerde, 65 yıldır ABD tarafından işgal edilen askeri üslerin boşaltılacağını vaat ederek halktan büyük destek kazanmıştı. ABD askeri üsleri bu zengin ve gelişmiş ülkenin bağrında birer hançer gibi duruyor.

Olan olaylara dair şaşırtıcı ayrıntılar Global Research'de yayınlanan Washington'lu araştırmacı gazeteci Wayne Madsen'in makalesinde yeraldı.

Gazetecinin bilgi aldığı kaynaklara dayandırdığı yazısında şu ifadeler yeralıyor:

"Kaynaklara göre Mart ayında Güney Kore denizaltı avcısı Cheonan adlı korvete yapılan saldırı, Kuzey Kore tarafından yapıldığı süsü verilen bir saldırıydı."

"Saldırının bir amacı Kore Yarımadasında gerilimi artırarak Japon Başbakanı Yukio Hatoyama'yı Okinawa'daki ABD askeri üssünü kapatma girişimlerinden vazgeçirmekti. Hatoyama yaptığı açıklamada Okinawa üssünün kalması kararının alınmasında Cheonan olayının büyük rol oynadığını ifade etmiştir. Hatoyama'nın aldığı karar (Vaşington'da sevinç yaratan bir gelişme olan) iktidardaki merkez-sol koalisyon hükümetinde ayrılık yaratmış, Sosyal Demokrat Parti lideri Mizuho Fukushima koalisyondan ayrılabileceklerini hissettirmiştir."

"Cheonan, Baengnyeong Adası açıklarında batırılmıştır. Burası Güney Kore kıyılarının çok uzağında ve hemen Kuzey kore sahilleri karşısındadır. Ada üst düzeyde silahlandırılmış, stratejik bir konumda ve Kuzey Kore topraklarının topçu menzili içindedir."

"Son teknoloji sonara sahip olan Cheonan, olağanüstü hassas su altı dinleme teçhizatıyla donatılmıştı. Bölgede benzer kabiliyetli hiçbir Güney kore gemisi bulunmamaktadır. Adayla anakara arasındaki boğazda denizcilik yapılmadığı için olay sırasında denizde hiçbir etkinlik yoktu. "

"Ne var ki, Baengnyeong Adasında ABD-Güney Kore ortak istihbarat merkezi bulunmakta ve ABD Deniz Kuvvetleri özel harekat birlikleri üste konuşlanmaktadır. Buna ek olarak batırılma olayı yaşandığında bölgede dört ABD savaş gemisi ortak tatbikatlar gereğince yeralmaktaydı."

"Gemiyi batıran torpidonun metal aksamında yapılan araştırma sonucu metalin Alman yapımı olduğu anlaşılmıştır. ABD Deniz Kuvvetleri Özel Harekat birliklerinin benzer olaylarda şüpheleri başkalarının üzerine atmak için bu tür numunelere sahip olduğu ve bunları kullandığı sanılmaktadır. Ayrıca Berlin yönetimi Kuzey Kore'ye torpido satmamakta, tersine İsrail ile denizaltı silah teknolojisi alanında yoğun işbirliği yapmaktadır."

"Olay sırasında ABD savaş gemisi Salvor'un ada yakınlarında olması da şüpheleri artıran bir gerçektir."

"Sivil bir gemi kurtarma gemisi olan Salvor, 2006 yılında Tayland Deniz Kuvvetleri tarafından gerçekleştirilen mayın yerleştirme operasyonlarında yer almış ve 12 dalgıcın hayatına mal olan patlama sırasında olayların orta yerindeydi."

"Çin yönetimi, olayın hemen ardından Pyongyang'dan Beijing'e trenle alelacele gelen Kuzey Kore lideri Kim Jong Il' ile görüşerek Kuzey Kore'nin masum olduğuna inandığından, batırılma olayında ABD Deniz Kuvvetlerine ait Salvor'un suçlu olduğuna dair bazı şüphelerini dile getirmiştir:"

"1.Salvor, deniz tabanına mayın yerleştime operasyonu gerçekleştirmekteydi, yani olayın olduğu bölgede deniz dibine yatay yönde ateşlenen denizaltı karşıtı mayınlar yerleştiriyordu."

"2.Salvor halihazırda deniz dibinde olan mayınların kontrol ve bakımını yapıyor ve elektronik olarak ateşlenebilecek konuma getiriyordu."

"3.ABD Deniz Kuvvetleri Özel Harekat birliğine bağlı bir denizci Cheonan'a manyetik bir mayın bağlamış, bu sayede Güney Kore, Japınya ve Çin'deki kamuoyu yanıltılmak istenmiştir."

"Kore Yarımadasındaki olaylar Beijing ve Seul'da resmi ziyaret için bulunan ABD Dışişleri Bakanı Hillary Clinton'ın temasları sırasında tüm diğer gündemleri ikinci plana itmiştir."

Böylece inanılmaz kolay bir şekilde ABD önemli bir sorunu çözmüştür; Yukio Hatoyama önderliğindeki ulusla birlik hükümeti düşürülmüş ancak oldukça büyük bir bedel ödenmiştir:

1- Müttefik Güney Kore derinden yaralanmıştır.

2- Kim Jong Il yönetiminin olağanüstü gündemler karşısında ne kadar hızlı ve başarılı müdahil olduğu görülmüştür.

3- Çin Halk Cumhuriyetinin önemi ve gücü bir kez daha ortaya çıkmıştır; Çin devlet başkanı gönderdiği özel temsilcilerle Japon İmparatoru Akihito, Japon başbakanı ve önemli Japon liderlerle doğrudan görüşmüş ve doğrudan insiyatif almıştır.

Dünya liderleri ve dünya kamuoyu artık ABD'nin güttüğü erdemsiz ve ahlaksız emperyalist siyasete dair kanıtlara sahiptir.

Fidel Castro
(3 Haziran 2010)

8 Haziran 2010 Salı

Nihat Genc ile Veryansin (04.06.2010)

Recep Bey Niye Boyle Konusuyor?

Türkiye; tarihi bilmeyen, demokrasi kavramından uzak bir aşiret ve cemaat zihniyetiyle yönetiliyor.

Öncelikle, Recep Bey'in takıntısı gibi görünen Filistin konusuna göz atalım. Tanıyan arkadaşlarım bilirler, 2004 yılında Filistin'deki uluslararası güçte görev yaptım, bu dönemde ölmeden önce 2 defa görüştüğüm Arafat'ın İsrail tarafından öldürülüşüne, sonrasında Gazze'de Hamas liderleri şeyh Yasin ve Rantisi'nin Filistinlilerin para karşılığı yaptıkları yardımla İsrail tarafından öldürülüşüne tanık oldum ve o karmaşa içerisinde düzen sağlamaya çalıştım. Dolayısıyla değerlendirmelerim o havayı yaşayan birine aittir. Televizyonlarda, TBMM'de, grup toplantılarında, basın - yayın organlarında olayları yerinde yaşamadan ahkam kesenlerden farklı düşünüyor olabilirim.

Filistin devletinin kurulmasını dünyada isteyen (Filistinliler dahil) tek ülke var mı ? Bunun için ilk olarak Filistin'in çevresindeki Arap ülkelerine bakalım. Önce Ürdün'e ele alalım. Ürdün'le Filistin'in sınırını Ürdün nehri oluşturur. Bu nehrin batı tarafı (yani Batı Şeria) Filistin'e aittir. Amman dışındaki tüm Ürdün şehirleri ise bu nehrin doğusu (yani Doğu Şeria)'ndadır. Ürdün nehrinin doğusundaki şehirlerde yaşayanların hepsi Filistinlidir. Bugün Filistin devleti kurulsa, Ürdün nehrinin doğusundaki tüm şehirler Filistin’e katılır, dolayısıyla Ürdün tarihe gömülür. Ürdün diye bir suni devlet kalmaz. Bu nedenle Ürdün, Filistin devletinin kurulmasını kesinlikle istemez. Nitekim İsrail'le yaptığı anlaşmalar bu yöndedir.

Gelelim Suriye'ye. Suriye halen Golan tepelerinde İsrail'le savaş halindedir. Golan tepelerini gören arkadaşlar bilirler. İsrail'in ve Filistin'in tek su kaynağı burasıdır. Ortadoğu çölünde cennet gibi bir vaha olan Golan tepelerindeki su kaynakları, bu tepenin hemen güneyindeki Galile gölüne toplanır ve bu su uygun kanal ve borular vasıtasıyla 350 km. güneydeki Akabe körfezine kadar olan tüm İsrail ve Filistin yerleşim yerlerine götürülür. Golan İsrail devleti ve Filistin için hayatidir. Bugün Filistin devleti kurulsa, İsrail'in Batı Şeria (Filistin)'da bulunan 16 Tugayı Golan tepelerine, yani Suriye sınırına getirilir ve bu güç, Suriye'nin savaşı kaybetmesine neden olur. Dolayısıyla Suriye, Filistin devletinin kurulmasını ve İsrail'in Batı Şeria'dan birliklerini çekmesini istemez. Tüm gayreti bu yöndedir.

Gelelim Mısır'a. Gazze'ye giriş - çıkışlar, Mısır'ın Sina yarımadasında bulunan Refah sınır kapısı vasıtasıyla olur. Mısır, bu kapının kapalı tutulması ve Gazze'nin tecridi için her yıl ABD'den 3 milyar dolar rüşvet alır. Ayrıca, Gazze'yi, dolayısıyla Hamas'ı kontrol altında tutarak yaramazlık etmemelerini sağlamanın diğer bir mükafatı olarak, ABD ve İsrail'in tam desteğiyle ve fiili çalışmalarıyla Arap aleminin sözde liderliğini yürütür. Bugün Filistin devleti kurulsun, Mısır bu gelir kaynağını, ABD ve İsrail'in desteğini ve en önemlisi de ilerde Gazze'yi kendi topraklarına katarak Gazze'deki zengin yeraltı kaynaklarını kullanmaktan mahrum olur. Bu nedenle Mısır, Filistin devletinin kurulmasını kesin olarak istemez.

Diğer tüm Arap ülkelerinin yöneticilerinin hepsi, ABD ve İngiltere'nin kontrolündedir ve hiç bir Arap ülkesi Filistin devletinin kurulmasına izin vermez.

FİLİSTİN HALKI VE TÜRKİYE’NİN İSRAİL DESTEĞİ
Saydığımız tüm bu Arap devletlerinin halkının, ellerinde Recep Bey'in posteriyle gösteri yapmaları bir şey ifade etmez. O halkların devlet yönetimini belirleme ve politikaya yön verme gibi bir rolleri yoktur. Çünkü o ülkelerde demokrasi yoktur. Onlar sadece reayadır. Yasama, yürütme, yargı gibi yetkiler başlarındaki tek adamda toplanmıştır. Bizim Recep Bey'in özentisi de zaten budur. Dolayısıyla o gösteriler gerek o ülkeler ve gerekse Türkiye için bir anlam ifade etmez ve sonuç getirmez. Sadece Türkiye'deki irticacılar ve AKP'nin reayaları için seçim malzemesi olur.

Gelelim Filistin halkına. Filistin devletinin kurulmasını istemezler. Devlet kurulursa, çoğunluğu Norveç olmak üzere dünyanın dört bir tarafından gelen oluk gibi parasal yardımlar hemen kesilir. Bu paralar halen Filistin hükümeti ve El Fetih tarafından kullanılmakta, % 1-2'si halka yansıtılmaktadır. Bugün Filistin devletini kurun, paraların bölüşülmesini ve aşiretlerin yönetimi ele geçirmesini hedef alan iç savaş başlar ve daha kanlı bir coğrafya görürsünüz. Şu anda Filistin’de günlük olarak yaşanan her 20 asayiş olayının 1-2'si İsrail’le, kalanlar Filistinli aşiretlerin kendi arasındadır.

Gelelim Türkiye'ye. Türkiye, daha kuruluşundan itibaren İsrail'in hamisi olarak görevlendirilmiştir. 1947 yılında İsrail devletinin kurulmasını planlayan ABD, 1946 yılından itibaren önce bu bölgede İsrail'i koruyacak hami bir devlet aradı ve Menderes ve yandaşları ile anlaşarak bu devletin Türkiye olmasına karar verdi. İlk iş olarak, çok partili döneme geçiş için Türkiye'yi zorladı. Bu arada, 1948 yılında Filistin devletini ortadan kaldırdı. Sonra, 2 yıl gibi kısa bir sürede, Menderes ve yandaşlarını çok büyük paralarla ve barış gönüllüleri adı altında Türkiye'ye soktuğu ajanları vasıtasıyla destekleyerek, iktidara taşıdı ve hemen gizli birçok anlaşmaya imza attırdı. Bu anlaşmalardan sadece bir adedi, 50 yıllık olup 2000 yılında süresi dolan, Türkiye'nin güneydoğu bölgesinde petrol çıkarma haklarının ABD şirketlerine verilmesiydi. Daha birçok gizli anlaşmadan sadece birisi bile tam bir ihanet belgesidir. Bundan sonra işbaşına gelen tüm hükümetlere ABD tarafından vize verilmesinin ilk koşulu İsrail'in hamiliğiydi. Recep Bey de bunu yapmış, ABD'deki Yahudilerden madalyalar almıştır. Recep Bey'in son bir kaç aydır İsrail’le uğraşmasının nedeni Filistin ve Hamas değildir. İsrail'in, İHH'nın Avrupa'daki faaliyetlerini ve AKP ile yakın ilişkisini öğrenerek, MOSSAD vasıtasıyla, AKP hükümetini devirmek için Türkiye'de yaptığı tezgahlar ve bu tezgahın Recep Bey ve ekibi tarafından öğrenilmesidir. Recep Bey eğer Filistin devletinin kurulmasını istiyorsa, Kudüs'teki konsolosluğu büyükelçilik seviyesine yükseltsin de görelim o zaman bu konudaki icraatını. Kudüs konsolosu doğrudan Dışişleri Bakanlığı'na bağlıdır. Gerçekten Filistin devletinin kurulmasını isteyen Türk Hükümeti bu konsolosluğu büyükelçilik seviyesine çıkararak Filistin'i tam bir devlet olarak tanır.

RECEP BEY’İN ASIL AMACI
Recep Bey 'in tek derdi, referandum ve seçim öncesinde, Hamas'ı ve özellikle halkın dini duygularını sömürerek ve kullanarak iç politikada dikkatleri işsizlik, ekonomik çöküntü, hukuk ihlalleri, ülkenin kaynaklarının yabancılara peşkeş çekilmesinden uzaklaştırarak iktidarını devam ettirmektir.

Filistin halkının Türk Milleti'ne nasıl ihanet ettiğini, İngilizlerle anlaşarak, Türk Ordusu'na su ve yiyecek taşıyan Filistinlilerin, İngilizler tarafından verilen zehirleri bu su ve yiyeceklere nasıl kattıklarını unutmadan ve ihanetlerinin değişik boyutlarını görmek için Falih Rıfkı Atay'ın "Zeytin Dağı" kitabını okumak yeterlidir. Recep Bey ve yandaşlarına da bunu tavsiye ediyorum.

Haydar Ates
Odatv.com