"Türk Genci, devrimlerin ve cumhuriyetin sahibi ve bekçisidir. Bunların gereğine, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır. Yönetim biçimini ve devrimleri benimsemiştir. Bunları güçsüz düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir davranış duydu mu, "Bu ülkenin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adalet örgütü vardır" demeyecektir. Elle, taşla, sopa ve silahla; nesi varsa onunla kendi yapıtını koruyacaktır. Polis gelecek, asıl suçluları bırakıp, suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "Polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, ama hiç bir zaman yalvarmayacaktır. Mahkeme onu yargılayacaktır. Yine düşünecek; “Demek adliyeyi ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım.” diyecektir. Onu hapse atacaklar. Yasal yollarla karşı çıkışlarda bulunmakla birlikte bana, başbakana ve meclise telgraflar yağdırıp, haksız ve suçsuz olduğu için salıverilmesine çalışılmasını, kayrılmasını istemeyecek. Diyecek ki, "Ben inanç ve kanaatimin gereğini yaptım. Araya girişimde ve eylemimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı ortaya koyan neden ve etkenleri düzeltmek de benim görevimdir." İşte benim anladığım Türk Genci ve Türk Gençliği!"

27 Temmuz 2010 Salı

ERGENEKON’U GELİNİZ BURADA ARAYALIM

12 Eylül 1980 darbesinin ilk idamları; devrimci Necdet Adalı ile ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu’nun dava dosyalarındaki benzerlikler şaşırtıcı. İkisi de silahla kahve taranıp adam öldürme iddiasıyla yargılandı. İkisinin de eline silah verenler cezaevinden kaçıp kayıplara karıştı. Adalı’nın davasında “MİT ve polis ajanıyım” diyen kimdi? Pehlivanoğlu itirafçı olmasına rağmen neden asıldı? Bugün her taşın altında Ergenekoncu arayanlar, asıl “planlayıcıyı” hep gözden kaçırıyor. Kim mi o?

Hakan Aygün 25 yıllık gazeteci. Arkadaşlığımız daha da eski.

Geçen hafta, “Necdet Adalı’nın silahla kahve taradığına beni kimse inandıramaz; bu işte bir bit yeniği var; arşivinde konuyla ilgili dosyalar varsa kurcalasana” dedi.

Hakan Aygün, Samsun Anadolu Koleji’nde öğrenciyken “Kurtuluş” örgütüne yakındı.

Ankara Yıldırım Beyazıt Lise öğrencisi Necdet Adalı da “Kurtuluş” sempatizanıydı. 1977’de Ankara’da kahve tarama eylemini yaptığında 19 yaşındaydı.

Aradan yıllar geçmesine rağmen Hakan Aygün’ün anlayamadığı “Kurtuluş”un bu eylemi neden yaptığıydı?

Haklıydı. Şöyle ki...

Örgütün şiddete bakışı

“Kurtuluş”, Türkiye Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi (THKP-C) kökenliydi. Ancak 1974’den sonra, Mahir Çayan’ın “suni denge” kavramını reddedip Sovyetler Birliği’ni sosyalist bir ülke olarak tanımladı. Bu durum hareketin devrim stratejisini değiştirmesine de neden oldu; devrimin öncü savaşıyla değil, işçi sınıfı içinde örgütlenerek kitlesel ayaklanmayla olacağı tezini benimsedi.

İşte Hakan Aygün’ün kafasını karıştıran buydu; faşizm tahlilini de değiştirip, bireysel şiddete de karşı çıkan “Kurtuluş” nasıl olmuştu da, sempatizanı 19 yaşındaki Necdet Adalı’yı eyleme göndermişti?

İki kişinin ölümüyle sonuçlanan kahve tarama eylemine örgüt nasıl onay vermişti? Ya da vermiş miydi? Bu sorunun yanıtı dava dosyasında var. Keza Necdet Adalı’nın avukatı Mehdi Bektaş’la da konuştum.

Kim bu Törer?

Tarih 10 Temmuz 1977.

Ankara İsmetpaşa mahallesindeki genellikle sağ görüşlülerin gittiği Güneyli Kahvehanesi dışarıdan silahla tarandı. Kahvedeki Mehmet Ali Gözleme ve Sıtkı Aydın öldü.

Kısa bir süre sonra Ankara Telsizler semtindeki bir eve yapılan baskında Necdet Adalı ve Kemal Ergin yakalandı.

İlginçtir, olaya adı karışan Aslan Törer de, nasıl oluyorsa idam cezası alacağını bile bile kendi ayağıyla polise gidip teslim oldu! İşin bam teli de burası. Çünkü bu Aslan Törer hayli ilginç bir kişi.

Necdet Adalı mahkemede hep aynı sözleri tekrarladı:

“O gece Aslan Törer bizi kahvehanenin önüne götürdü. O birden ateş etmeye başlayınca heyecanlandık, tabancalarımızı çektik; biz havaya ateş ederken, Aslan Törer içeriyi tarıyordu.”

Kemal Ergin’in de ifadesi aynıydı, Aslan Törer tarafından kullanıldıklarını söyledi.

Polise gidip teslim olan Aslan Törer, mahkemede nasıl ifade verdi biliyor musunuz; “Ben MİT ajanıyım!”

Mahkeme MİT’ten bilgi istedi. MİT “Aslan Törer adında bir elemanımız yoktur” dedi. Keza polise de soruldu; onlar da aynı yanıtı verdi.

Aslan Törer MİT ya da polis ajanı mıydı? Yoksa adını bilmediği bir başka istihbarat örgütüne mi çalışıyordu? Kimdi bunlar? Öğrenilemedi. Tek bilinen bir ara Devrimci Yol’dan polisle işbirliği yaptığı kuşkusuyla kovulduğuydu.

Sonuçta 2 Ekim 1979’da Sıkıyönetim Mahkemesi, Necdet Adalı ve Kemal Ergin hakkında idam cezası verdi.

Kendiliğinden teslim olduğu, samimi itiraflarda bulunduğu ve iyi halden dolayı Aslan Törer ömür boyu hapse mahkum edildi. Aslan Törer bir süre cezaevinde yattıktan sonra çıkıp kayıplara karıştı.

İlginçtir; 16 Temmuz 1980’de idam kararı Askeri Yargıtay tarafından onanmasından kısa bir süre sonra Kemal Ergin de Ankara Kapalı Cezaevi’nden kaçtı. Bugün nerede olduğu bilinmiyor; söylenen Filistin’e gittiği ve burada 1981’de İsrail askeriyle girdiği çatışmada şehit olduğu. Doğru mu? Yoksa kimlik değiştirmek için numara mı? Tam bilinmiyor.

Son mektup

Ve “elde kalan” gencecik Necdet Adalı, 12 Eylül 1980 darbesinden hemen sonra, “bir solcu ve bir sağcı hemen asılsın” emriyle, 8 Ekim 1980’de idam edildi. Son mektubunda bile suçlamayı reddetti:

“(...)Şu kısa yaşamım içerisinde hiçbir şahsi çıkar gözetmeden, ezilenler uğruna verilen mücadelede yerimi almaya çalıştım. Bundan dolayı gurur duyuyorum. Hakim sınıfların göstermek istediği gibi bizler hiçbir zaman masum savunmasız insanlara karşı katliam girişiminde bulunmadık (...)”

Geçen hafta Necdet Adalı gündeme gelince dönemin Sıkıyönetim Mahkemesi Başkanı Ali Fahir Kayacan medyaya bir açıklama yaptı. İdam kararını, “yakalanan” Aslan Törer’in itirafları sonucu verdiklerini açıklayarak haklı olduklarını savundu!

Şaşırtıcı mı?

Değil.

Devrimci Necdet Adalı’yla aynı gün idam edilen ülkücü Mustafa Pehlivanlıoğlu olayına da bakalım..Çünkü iki olay arasındaki ilginç benzerlikler var...

İtirafçı olmasına rağmen asıldı

Tarih 10 Agustos 1978.

Ankara Balgat semtindeki yanyana olan 5 kahvehane silahla tarandı. Kahvehanelerden 3’ü sol görüşlülerin 2’si sağ görüşlülerin gittiği yerlerdi!

Olay sırasında beş kişi öldü; onüç kişi yaralandı.

Katliamı gerçekleştirenler Mustafa Pehlivanlıoğlu ile İsa Armağan yakalanıp 18 Ekim 1979’da Ankara Sıkıyönetim Mahkemesi’nce idama mahkum oldular. Askeri Yargıtay kararı, Necdet Adalı’nın idamıyla aynı gün 16 Temmuz 1980’de onadı. 10 gün sonra Mustafa Pehlivanoğlu ve İsa Armağan Mamak Cezaevi’nden kaçtılar.

Pehlivanlıoğlu Kütahya Çal ilçesinde yakalandı.

İsa Armağan’ın son görüldüğü yer Kayseri Yahyalı ilçesi oldu.

Pehlivanlıoğlu 12 Eylül 1980 darbesinden sonra, 22 Eylül’de itirafçı oldu; tüm bildiklerini anlattı. “Benim de karıştığım Balgat Olayı Abdullah Çatlı’nın emriyle gerçekleştirildi. Bizimle Balgat Olayı’na karışan Haydar Şahin 2-3 ay sonra çok şey bildiği için Abdullah Çatlı tarafından öldürüldü.”

Pehlivanlıoğlu; itirafçı olmasına, kendini yakalayan Dürüst Oktay adlı komiser ile davanın askeri savcısının çabalarına rağmen idam edilmekten kurtulamadı. Bir itirafçının asılması ilk kez oluyordu!

İsa Armağan’ı tanımıyorlar!

Mustafa Pehlivanoğlu’nu azmettirdiği ve eline silah verdiği iddia edilen İsa Armağan İran’daydı. Ekim 1981’de sınırı izinsiz geçmek suçundan 3 aya mahkum oldu. Mahkumiyetini tamamladıktan sonra Türkiye’ye iade edildi. Ancak sınır polisi sahte kimlikli bu kişinin İsa Armağan olduğunu anlamayınca serbest bırakıldı! Tekrar İran’a kaçtı. Yine yakalanıp Uzuniya Cezaevi’ne konduğunda İnterpol Türkiye’yi uyardı; Türk polisi İsa Armağan’ın parmak izini gönderene, Adalet Bakanlığı iadesini isteyene kadar İsa Armağan ortalıktan kayboldu.

Yıllar sonra, Soğuk Savaşın bitmesiyle 1992’de Almanya’da ortaya çıktı. Gladio’nun Türk tetikçilere artık ihtiyacı kalmamış mıydı? 1995’te Türkiye’ye iade edildi. Sonra çıkarılan afla Bandırma Cezaevi’nden salıverildi.

Gelelim sonuca

Acı olayların yaşandığı bu dönemi bıkmadan usanmadan mercek altına almalıyız. Ne yazık ki Susurluk meselesinde bir arpa boyu yol alındı. Ergenekon ise, Okyanus ötesi stratejik planların, iç siyasetin kurbanı oldu; muhalefeti susturmanın aracı haline getirildi. Bu göz boyamalar bazılarını ikna ediyor olabilir.

Ancak dün, 12 Eylül darbesini meşrulaştırmak, kabul görmesini sağlamak için şiddetin artırılmasını organize eden NATO gölgesindeki Gladio açığa çıkmadan bu meseleleri çözemeyiz. Bu konuda bu sayfada yeteri kadar yazdım; tekrarlamaya gerek yok artık.

Diğer yandan...

Adı, sanı, partisi ne olursa olsun kimse ölülerimiz üzerinden siyaset yapmamalıdır.

Hele hele kimse anayasa referandumunu “12 Eylül darbesiyle hesaplaşıyoruz” şovuna dönüştürmemelidir.

Bakınız...

Size son bir olay yazarak konuyu kapatayım:

“Vietnam Savaşı kahramanı” Robert Commer başkanlığında Türkiye’ye gelen ABD heyetine, 12 Eylülcüler iyi niyetlerini göstermek için bakın ne yaptılar:

Heyetin geldiği gün; yani, 26 Haziran 1981’de, Kadir Tandoğan ve Ahmet Saner’i alelacele idam ettiler.

Suçları; Anayasa’nın değiştirilmesine olanak sağlamak için CIA Subayı Sam Novello’yu öldürmekti!

Anayasayı değiştirmek için idam edilen Kadir Tandoğan idam sehpasını tekmelemeden önce şu sözleri haykırdı: “Türkiye Cumhuriyeti Anayasası hiçbir zaman emekçilerin hizmetinde olmamıştır.”

Kadir Tandoğanların bu referandumdaki oylarının ne olduğu bellidir; tv’lere çıkıp sol adına “evet” propagandası yapmak, bırakın siyaseti ahlaken de doğru değildir.

Soner Yalçın
Odatv.com

POLİSLERİN ELİNE DEMİR ÇUBUĞU KİM VERDİ

Haberler doğruysa, Çetin Doğan’ı tutuklamak için gelen polisler demir çubukluymuş... Bu polisleri bu kadar başı boş kim bıraktı? Hukuk’un olmadığı her yerde herkese hak doğar. Bunun adı ya devlet başa ya kuzgun leşe’dir. Polislerin eline demir çubuğu kimler verdi, Pensilvalya’dan mı Amerika’dan mı Tayyip Erdoğan’dan mı, kimden, kamuoyunun tanıdığı bu polisler müriddir emir almadan çalışmaz... Eline demir çubuk aldığına göre bayağı delikanlı olmalı. Sınav sorularını çalıp polis hakim olanlar, sahipsiz köylerden çocukları dersanelere doldurup sonunda polis hakim yapanlar, en sonunda, demir çubuklarla askere karşı ayaklandılar demek. Demek iş buraya kadar geldi. O polisin gözleri mi karardı yoksa. Hani bugünlerde asker görenlerin gözleri kararıyor... Eline çubuk alanlar ya da o çubuk’u birilerinin eline verenler bizim cesetlerimizi çiğnemeden o çubukları kullanamazlar. Hukuk böyle bir çubuktan bahsetmiyor, yoksa o polis on bin kişinin okumadığı Taraf Gazetesi, Yedi yüz bini bedava satılan Zaman Gazetesi’nin gücüyle mi o çubuğu eline geçirdi? Benim vergilerimle maaş alıyor sonra kimlerden emir alıp askere çubuk gösteriyorsun? Yoksa birileri Türkiye’de ışıkları söndürdü de haberimiz mi yok. Bu çubuklar ışıklar çoktan söndürüldü ve heyhat biz zavallılar hala belki birazcık devlet hukuk bir yerlerde kalmıştır diye boşuna mı bekliyoruz, o çubuğu kaldırdığınız an başka bir halk başka bir ülke yola çıkar haberiniz olsun. Yoksa o polis bey gün ortasında askere meydan dayağı mı çekecekti... Yoksa falakaya mı yatıracaktı... Bu devletten maaş alan herkes, cumhurbaşkanından esrar arayan polis köpeklerine kadar herkes, o demir çubuk’un ne olduğunu infial içindeki halkımıza anlatsın... O çubuk ‘halkı galeyana getirmek halkı infiale sürüklemek’tir, hukuk bitti devlet bitti demektir. İnceleyelim bakalım o çubuk haberi doğru mu, doğruysa, 12 Eylül referandumunu hiç beklemeyelim, biz de başımızın çaresine bakalım. O demir çubuk varsa ve birileri ona göz yumuyorsa, sadece hukuk’un değil bağımsız topraklarımızın her ferdinin düşmanı olacak, duydunuz mu Cumhurbaşkanlığı makamı, duydunuz mu Türkiye Cumhuriyeti Başbakanlık makamı... Ajanların tertiplerin ve iftiraların sürüklediği bir ülkede yaşamaktan yorulduk yetmedi şimdi birileri çubukları eline almaya başladı demek... Sen çok yaşa Cumhurbaşkanım, çok yaşa Tayyip Erdoğan...

HİZBULLAH'TAN BAHSEDEN YOK
Oysa başka bir şey yazmak istiyordum. Derin Devlet denince bu ülkede herkesin aklına ilk gelen Hizbullah ve onların Güneydoğu’da yüzlerce insanı domuz bağıyla öldürmesi.. Gelmiş geçmiş dünya tarihinin en vahşi evet tüm dünya tarihinin en vahşi cinayetlerini işleyen Hizbullah’tan bugünlerde hiç bahseden yok.. Yüzlerce insanı kaçırıp sığınaklarda boğazladılar, kimdir bunlar.. Devlet mi kurmuşmuş örgütmüşmüş nemişmiş bileniniz var mı?.. Sekiz yıllık iktidarınızda Hizbullah’ın cinayetlerinden tek cümleniz niye olmadı, ucu size dokunur mu diye mi, sekiz yıllık iktidarınızda Malatya ve Trabzon’daki rahip cinayetleri, Hrant, Hablemitoğlu, Uğur Mumcular, hangi cinayetleri çözdünüz... Hiçbirini... Geçin hepsini şu Madımak’ın arkasına ulaştınız mı? Hiçbir ipucu yok ortalıklarda ve sekiz yıldır sadece kakaradan laf yuvarladınız. Bir buçuk milyon insan cemaatin ve sizin en sıkı ABD dostluğunuzla öldürüldü, ağlamadınız, Hazreti Ali’nin türbesi bombalandı, ağlamadınız, Madımak’a ağlamadın, Hizbullah’ın cinayetlerine ağlamadın, albaylar onur intiharıyla öldü ağlamadın, rektör yardımcısı kendini öldürdü ağlamadın, Kuddusi Okkır gözler önünde ihmalden kasıttan öldü ağlamadın... Senin ismin belli tipin belli nerden geldiğin belli, daha geçen sene Suriye sınırlarını İsrail’e satıyordun bugün Necdet Adalı, Mustafa Pehlivanlı’ya ağlıyorsun.

Madem ağlamak diye bir şey var, şehit evlatlarına ağlayan annelerin görüntülerini niye yasakladın, niye RTÜK’ü devreye sokup ‘halkı galeyana getiriyor’, ağlama görüntüsü ekranlarda verilmesin diye onlarca meclis konuşması yaptın... Yasak koymakta haklıymış, başbakan ağlayınca ‘galeyana’ kapıldık, arkasından hangi dümen hangi fırıldak tezgahları devreye girecek diye…

Sekiz yılın sekizi de asrı saadet dönemi, özgürlükler ülkesi olduk, şu Mehmet Ağar’la Erkan Mumcu tam birleşeceksin ne oldu da ‘parti dağıldı’... Şu Erbakan ve oğlu gibi yetiştirdiği Numan Kurtuluş arasında ne oldu da ‘parti dağıldı’, şu Muhsin Yazıcıoğlu’na ne oldu da ‘partisi silindi’, şu Sinan Aygün de mi bir parti kurma hazırlığı içindeydi, ne oldu, şu Haberal’ın çevresinde ya da şu Kamuran İnan’lar da parti mi kuruyordu ne, bir yarısı içeri alındı, şu Doğu Perinçek bir parti başkanıydı içerde, Tuncay Özkan da parti kurmayı deniyordu hala içerde, şu Baykal’ın tüm hayatında oy oranları ilk defa ve nihayet yükseliyordu ki Baykal perişan edilip gömüldü, şu ART TV sahibi Mustafa Özbek’in de bir Türkiyem Grubu vardı, ne oldu, içerde..

Parti, örgüt, dernek, toplanma, muhalefet yapma, direnme, haklarını savunma ‘gücü’ ‘direnci’ eline geçiren, muhtemel, potansiyel, yüksek bir olasılık, kim taşıyorsa, herkes ya içerde ya bir gizli güç dağıttı... Yetmedi hukuk’u yargıyı piç ettiniz yetmedi makamında cumhuriyet savcıları tutukladınız yetmedi yüzlerce asker yazar, yetmedi sabahın dördünde kanser hastası Türkan Saylan’ın evine girdiniz, ne buldunuz, iddialar vardı ne oldu, Erol Manisalı’nın İlhan Selçuk’un Kanadoğu’nun Kozmik Odalar’a girdiniz flaş flaş şok şok ne oldu, Bülent Arınç’a suikast yapan inek dağa kaçmış, dağ nerde?

Nesiniz siz... Bugün indim köyden, Karadeniz’in dev ağaçlarının yanından geliyorum. Halkımız sizi tanıdı, artık dünya durdukça bir daha yüzünüzü isminizi kimse yemin billah ederek beddualar ederek görmek istemiyor.

Başka şeyler de var, artık her yerde ‘soyutlandınız’. Eskiden insanlar arasında hepimiz içinde bir yerlerde konuşur yaşardınız, şimdi, halk, şunlar var ya onlar cemaatci, şu dükkan var ya AKP’li diye korkuyor ürküyor ve kendinden ayırıyor.. Uzaktan işaret ediliyorsunuz.. Şunlar şunlar var ya.. Şol cennetin ırmakları.. şo cennet’teki şo.. İşte ‘şoo’ oldunuz…Yani ‘biz’ değil, ‘içimizdeki’ değil, komşumuz değil, bizden değil.. Bizim mahalleli bizim köylü değil, hepiniz ‘şoo’ ‘şunlar’ oldunuz, soyutlandınız..

HALK SİZİ TANIYOR
Soyutlanıyorsunuz. Mesela dört beş sene önce yandaş yaygaralar şok şok asker şunu demiş bunu yapmış dediğinde halk kulak verip merakla ne oluyor diyordu, şimdi halk bütün numaraları çözdü, tezgahı anladı, istediğiniz manşetleri atın halk artık bu iftira kumpanyasını yemiyor... İftiralarınızı şok şoklarınızı flaş flaşlarınızı soyutladı, tınmıyor, oralı olmuyor, merak etmiyor, gerçek mi diye asla düşünmüyor... Sizler ülkeyi soydukça halk da sizleri içinden arasından çıkardı, uzaklaşıp, soyutluyor... Hangi şehre gitsem ‘bir gitsinler Allahım’ feryatlarıyla yakarışlar...

Kenan Evren’e ihtilalin o günleri biat eden mektup yazan cemaatciler, Kenan Evren’i evliya yerine koyan İslamclıar, şimdi 12 Eylül’ü yargılayacakmış.. 28 Şubat’ın Çevik Bir’ine tek laf edemeyen, 27 Nisan’ın kahramanı Büyükanıt’ın altına milyon dolarlık araba çekenler, darbeleri sorgulayacakmış... İşte dört bucak kahve kahve anlatılıp halkımızın eğlendiği konular.. Neler anlatıyorlar, bu deliler diyorlar, Ermeni’yle protokol imzaladı Ermeniler’den kazık yedi, PKK’yla el altından anlaştılar PKK’dan kazık yediler, İsrail’e arabuluculuk yapıyorlardı İsrailliler kazıkladı, Kıbrıs’ta Annan planıyla kazıklandılar, Avrupa Birliği’nde yüzlerce kez gidip gelip çocuk gibi sözlerle kandırılıp kazıklandılar... Bir insan bu kadar kazık yer mi, bu kadar çocuk yerine konur mu, bu kadar küçük düşer mi, düşer… Çünkü bunlar siyasi bir hükümet değil bunlar insan değil, bunlar halk hiç değil, bunlar canlı yaşayan ottan böcekten mahlukattan değil...
Bunlar sadece ‘plan’... Üstelik başkalarının birilerinin ‘planı’... Yırtılıp atılacakları günü bekliyorlar.

Tıpkı Sırplar Boşnaklar’ı soykırımdan geçirirken, Boşnaklar’ın direnci iyice kırılsın, sonra bizim boynumuza sarılsın diye katliamlara seyirci kalıp bekleyen Amerika gibi... Omurilik direnç iyice kırılsın, komutanlar dize gelsin, tıpkı Baas’a karşı İslamcılar’ı kullandıkları gibi... Bir çok coğrafya parçasında kusursuz işlemiş bu planın bir yanlışı var, burası Balkanlar ya da Orta-Doğu değil, bu toprağa bağımsızlığı batılılar bahşetmedi, bu ülkenin haritasını efendiler çizmedi, bu topraklarda bağımsızlığı tatmış ve seksen yıldır kavgasını veren bambaşka bir halk var... Bu halk Amerikan Planı’nı işlem tamam deyip yırtma şansını Amerikan ajanlarına bırakmayacak, bu planı Türk halkı bilekleriyle yırtıp tarihin çöplüğüne atacak... Hayır, ona yanmıyorum, bağımsız cumhuriyete demir çubuk gösterenler bir de kalkmış ‘kandiliniz mübarek olsun’ mesajı atıyorlar cep telefonlarına... Sizin bir kandiliniz var mı? Siz oturup bunu düşünün, yolsuzluk, ihaleler, üç kağıt, nursuz gelip şerefsiz gidiyorsunuz, sizin bu topraklarda ‘kandiliniz’ kalmadı, zaten cemaatciler evanjelist dini yorumlara çoktan başladı…

Nihat Genç
Odatv.com

13 Temmuz 2010 Salı

Seçmene uyarı: Yargı reformunu UNDP hazırladı!

Amerikalı bir savcının Adalet Bakanlığı’na danışmanlık yaptığını yazdığımda bakanlık bu haberi yalanlamıştı. Sonra Aydınlık dergisinde, Susanne Hayden adlı bu savcının, resmi olarak Amerikan Büyükelçiliği bünyesinde çalışmakla birlikte, 25-26 Ocak 2007’de İstanbul’daki hakim evinde, sekiz ilin özel yetkili Başsavcı vekili ve Adalet Bakanlığı’ndan üç yetkili ile çalıştay düzenlediği ve terörle mücadele yöntemlerini anlattığı ortaya çıkarıldı. Adalet Bakanlığı, bu haberler üzerine herhangi bir açıklama yapamadı.

Şimdi en az bu skandal kadar büyük bir skandalı yine açık kaynaklardan elde ettiğim bilgilerle bilginize sunuyorum...

Anayasa reformu denilen ve Türk yargı sistemini altüst eden çalışmalar, uzun süreden beri Adalet Bakanlığı ile Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı (UNDP) tarafından sürdürülüyor.
Danıştay 2. Dairesi Tetkik Hakimi Fetih Sayın, Danıştay Başkanlığı tarafından görevlendirilerek 16-17 Nisan 2009 tarihlerinde Ankara Sheraton Oteli’nde yapılan semineri takip etti ve bir rapor hazırladı.

Fetih Sayın öncelikle UNDP’nin İnternet sitesini inceledi ve “Kurumsal Yönetim Perspektifinde Yargı Reformunun Desteklenmesi” projesinin 112 bin Amerikan Doları bütçesi olduğunu ve Ocak-Ağustos 2008 tarihlerini kapsadığını tespit etti.

UNDP sitesinde aynen şöyle deniliyor: “UNDP, ulusal hükümet nezdinde güvenilir bir ortaktır, yargıda iyi yönetişimi sağlamada ulusal hükümete katkı verecek pozisyondadır. Proje adalet reformunda Türkiye’ye yol haritası hazırlamak için hazırlanmıştır ve Adalet Bakanlığı, Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Yargıtay ve Danıştay gibi yüksek mahkemelerin yapıları ve kendi aralarındaki etkileşimlerine yönelik genel bir değerlendirme sağlayacaktır.”

UNDP’nin “Türk Yargı Reformuna Destek” başlıklı raporunda da şu bilgiler veriliyor:

* “Yargı Reformunun Desteklenmesi Projesi kapsamında 13-14 Mart 2008 tarihinde Ankara’da bir çalıştay gerçekleştirildi. Geniş bir katılımcı topluluğunca gerçekleşen bu iki günlük çalıştayda Türkiye’nin yargı reformuna ilişkin çabaları ve özellikle de Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu ile Yargıtay ve Danıştay gibi yüksek mahkemelerin yapısı hakim ve savcılar gibi adalet aktörlerince tartışıldı.
* Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısındaki olası değişikliklere odaklanıldı.
* Katılımcılar ayrıca, Personel İşleri Dairesi Genel Müdür Yardımcısı’nca Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun yapısı, üyelerinin seçim prosedürleri, atama ve terfilere ilişkin görev ve sorumlulukları hakkında bilgilendirildi. Çalıştayın ikinci günü, Yargıtay ve Danıştay başta olmak üzere yüksek mahkemelerin yapısına ilişkin tartışma ve görüş alışverişini mümkün kılan platformlara ayrıldı.
* Çalıştaya UNDP Bratislava Bölgesel Merkez Ofisi temsilcileri ve uluslararası danışman Larry Taman da katılarak Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’nun ve Yüksek Mahkemelerin yapılarıyla ilgili uluslararası düzenlemeler ve uygulamalar başta olmak üzere, küresel bağlamda yargı reformu ile ilgili deneyimlerini aktardılar”.

Fetih Sayın diyor ki, “Görüldüğü gibi bütün çalışmalar Adalet Bakanlığı’nın, bir başka anlatımla yürütme erkinin yönlendirmesi doğrultusunda sürdürülmüş, yargı erki kendisiyle ilgili olarak yapılacak önemli düzenlemelerin hazırlığında dışarıda tutulmuştur.”

Konuya devam edeceğiz...

Arslan Bulut
Yenicag Gazetesi

..TÜMÜZE LİBERAL YAZARLARI SOKUYORLAR

Amerikan ajanlarıyla ortaklaşa düzenledikleri Ergenekon iftiraları ve anayasa düzenlemelerine hayır! Bilim adamları ‘hafıza aşısını’ hemen bulmalı.. Türkiye’de henüz ‘milli, yerel’ bir darbe olmamıştır, 60 ihtilalinden 28 Şubat’a ve bugün Ergenekon darbesine kadar hepsinin arkasında ABD olduğunu hala bilmeyen mi var! Bugünlerin kabarmış suları çekildiğinde hepiniz acaip deniz yaratıklarının leşlerini İçişleri ve Adalet Bakanlığı koridorlarında göreceksiniz, inşallah iş işten geçmiş olmaz..

Amerika’nın sessiz savaşsız istila ve işgaline Hayır!

Dünya tarihinin ilk boynuzlu anayasası, Anadolu halkını Amerika’yla aldatıyor.

Kendileri cemaatleri partileri holdingleri Amerikan vesayetine zaten girmişler, şimdi bizleri hepimizi de Amerikan Vesayeti’ altına almaya çalışıyorlar..

Kenan Evren-Özal döneminde tüm dünya tarihinde sadece ülkemizde birkaç yıl içinde fabrikasız üretimsiz üç-beş milyar dolar kazanmayı beceren cemaatlerin holdinglerin yazarlarına demokrasi şovlarına Hayır!

12 Eylül yargılanacakmış Kenan Paşa sembolik de olsa mahkemeye çıkartılacakmış, pöhh, 12 Eylül yargılanacaksa, Evren-Özal’ın açtığı kapılardan kimler cemaatleri tarikatları polis okullarına soktu, kimler bir yılda üç-beş milyar dolar sahibi oldu, bunlar yargılansın…Yani cemaatlerin hem siyasi hem parasal kökleri yargılansın…

Cemaat tarikat vesayetine Hayır!

Hukuksuz belgesiz tutuklamalara infazlara HAYIR!

Her sabah asansör aynasında kaşımızı gözümüzü düzeltirken bu aynanın içinde gizli kamera var mı korkularına Hayır!

Otuz kırk yıllık arkadaşlarına dahi telefonda ‘telefonda olmaz kahveye gel de konuşalım’ endişelerine Hayır!

Bu ‘Amerikan Vesayeti’ anayasasının derisinden yeni bir toplum şu kopya koyun Dolly çiftliği tasarlanıyor, şimdiden başardılar bile, milyonlarca Bülenç Arınç, milyonlarca Tayyip çoktan üretildi, yüzbinlerce Hüseyin Çelik ve onbinlerce Kibariye de promosyon..

Sahtekarca ucuz şovlara siyasi tezgahlara Hayır!

SAHTEKARCA ASKER SİVİL ÇATIŞMASI DİYORLAR
Amerika’dan Adalet Bakanlığı’na bir telefon, kafi, istediklerini içeri al istediklerini tutukla.. Adına sahtekarca asker-sivil çatışması diyorlar, başından beri yalan, Torumtay Paşa niçin istifa etti, Amerikalı ajanın makamına gelip savaşa girmelisin dediği için, o da, meclis var başbakan Özal var bir Genelkurmay başkanı bir ajanla savaşı niye konuşsun, dediği için, istifa etti.. O gün bugün Amerika Türkiye’ye tek telefonla ‘vesayeti’ altına almaya çalışıyor..

Amerika, Kenan Evren-Özal günlerinden bugüne polis emniyet savcı gazeteci yazar çalışmalarıyla Türkiye’yi savaşsız teslim alacak kadar İslamcı ve sağ siyasetleri kullandı..

Sayelerinde gelmiş geçmiş dünya tarihlerinde ilk defa bir ülkenin ordusuyla emniyeti açıktan sert bir iç savaşın içine sokuldu..

Balkanlar Kafkasya Orta-Doğu’da eşine rastlanmayan büyüklükte ve berekette Harran Ovası’nda Toros Yaylaları’nda Karadeniz Yaylalarında iki inek yetiştirmeyi beceremeyen adamlar maşallah ekranlarda yüzlerce sığır yetiştirdi.. Irak işgalini bu sığırlar alkışladı. Amerikan ordusuna bu Teksas sığırları övücü destek yazıları yazdılar..

İftiralar, yalanlar, tezgahlar ve galeyancı medyasıyla Malazgirt savaşından Kurtuluş Savaşına bugünlere kadar Türk Ordusu ilk defa içerden işbirlikçileriyle bu kadar ağır bir saldırının hedefi haline getirildi..

….TÜMÜZE LİBERAL YAZARLARI SOKUYORLAR
Sevgili halkım, yazarları subayları hepsi içerde, dışarıda birkaç kişi kaldı, artık sıra sizde, köy köy kasaba kasaba toplayacaklar, ‘evet’ diyenler asla abartmıyorum kızlarını ‘bisiklete’ dahi bindiremeyecek..

İran gezimde gece bir Azeri şoförün taksisindeyiz, ‘mollalarla aranız nasıl’ dedim, Azeri şoför az Türkçesiyle ‘…tümüze ağaç sokurlar’ dedi, Türkiye’den arkadaşım gülmekten kırıldı, ‘niye gülüyorsun’ dedim, bunlar bizden daha şanslı, bizimkiler ‘…tümüze liberal yazarları sokuyor’ dedim..

Anadolu’nun bir çocuğu olarak buğdayı dahi ithal eden et’i dahi ithal eden bir ülkede yaşamaktan utandığım için, anayasaya Hayır!

Amerikan Vesayeti anayasasına hayır, çünkü sabah kalktığımda devlet çöplüğünde eşelenen liberal yazarlar görmekten bıktım..

Amerikan Vesayeti anayasasına hayır, çünkü işbirlikçi iktidar, gözüne bakamadığı insanların gözlerini oyuyor, kederini duymadıkları hayatın kaderiyle oynuyorlar..

İktidar oldukları sekiz yıldan beri, nerde sıradan bir konuşma yapsak, ‘yeni bir film geldi gitsek mi?’ diye lafa girsek, ‘ama halk, milli irade bizim arkamızda’ diye cevap veriyorlar.. ‘Gazeteler yazıyor güneşte patlamalar var’, cevap: ‘milli irade bizim arkamızda, halk bizden yana..’. Şu haber spikerine ne oldu artık ekrana çıkmıyor, cevap: ‘Milli irade arkamızda, halk bizi destekliyor..’.. Türkiye Dünya Kupası’na katılsa ne iyi olurdu, cevap: Milli irade arkamızda halk bizi destekliyor..’

OTURUP AĞLAYACAK YERİNİZ OLMAYACAK
Bunun anlamı şu, potansiyel Kuddusi Okkır’lar için artık merhamet şefkat insanlık hukuk hiç yok, çünkü halk evet’le arkalarında.. Bugünün şartlarında dahi işgal kuvvetleri gibi gördüğünü içeri tıkanlar, yarın ‘evet’ dendiğinde, oturup ağlayacak yeriniz dahi olmayacak..

Allah göstermesin sandıktan ‘evet’ dendiğinde Kibariye önde liberal yazarlar arkada önce bir ‘roman havası’ sonra birlikte Fatih Camii’nde hatim indirme, peşinden Süleyman Çelebi’den mevlüt ve hepsinin göğsüne iftihar onur ödülü Amerikan çapraz şeriti törenle takılır.

Ah Kara Afrika’nın, efendilerinin (Fransızca İngilizce) diliyle isyancı şiirler yazan kahraman çocukları, hepsi ‘sömürgeleşti’, çünkü isyanları milli ama dilleri Fransızdı..

Efendileri Amerika’nın büyük acısı, eski Nato, Soğuk Savaş günlerinde yetiştirdikleri faşist generalleri bulamıyorlar.. Bu faşist generalleri yetiştirenler bu faşist darbeleri yapanlar şimdi elçiliklerindeki can sıkıcı partilere faşist generaller koşarak gelip neden ‘tekmil’ vermiyorlar diye, işte Türkiye’nin hukukundan siyasetine altına üstüne bu yüzden getirdiler.

EN BÜYÜK ANAYASA GÜVENDİR
En büyük anayasa ‘güven’dir, bu toprağın her insanını birbiriyle savaştırmak için her iftirayı sahtekarlığı deneyenler, şimdi bize ‘göklerden’ yeni bir anayasa indirmiş gibi, 60 İhtilallerinde oynanan üçüncü dünya oyunlarını yeniden tezgahlıyorlar..

Afrika’da Latin Amerika’da dahi artık zırnık kalmadı bu ‘bizim adamlar, bizim İslamcılar, bizim çavuşlar..’ ilişkisi, yaşasın Türkiye Medyası, üçüncü dünyadan da, karanlık dünyalardan da daha karambolde şimdi tapunu haritanı anayasanı işbirlikçilerin emirleriyle hizaya sokuyorsun..

Referandum sonrası Hayır çıkarsa, o işbirlikçiler sadece ajanlarıyla kumar masasına yatırdıkları parayı tezgahı kaybederler, ‘evet’ çıkarsa bizler ülkemizi kaybedeceğiz!

Artık ne olacaksa olsun deyip her şeye karar verip kendini gecenin karanlık sokağına atan ucuz kadınlar gibi işte yandaş yazarlar ekranlarınızda namus onur haysiyet hukuk bilmeden demeden Türkiye’yi sizden istiyorlar.. Öttürdükleri işbirlikçi borazının adına ‘özgürlük’ demişler..

Ağır bir yenilgiden sonra bu yandaş güruhun normal sivil bir hayata adım atabilmeleri, rehabilite edilebilmeleri için, belki ufuktaki başka bir seçime kadar Abant kampında ‘karantinaya’ alınmaları gerekir, köpekler zihin yorgunluğu çekmez, Pitbull’ların boynundan birkaç gün tasmalarını çözüp ormana salıverilmeliler.. Yağlı baharatlı konuşmaları tabaklarından alınmalı, ancak, morallerini düzeltmek için maaşları yeniden artırılmalı..

SURATLARINA BAKIN
Tayyip Erdoğan’ın, ekranlardaki bu insanların, sadece suratlarına bakın, Türkiye halkının sırtından yediği kirli bıçağı görün.. Allah’ın huzuruna Amerikan vesayeti olmadan tek başına nasıl çıkabilecekler, yoksa haşa Allah’ı da tezgaha getirecek bir evanjelist ortaklık cemaatlerce çoktan ayarlandı mı? Atatürk de tutmadı, Ergenekon’un bir numarası sonunda (haşa) Hazreti Ali yoksa Peygamberimiz mi çıkacak?

Absürd Tiyatro’nun meşhur yazarı İonescu’nun Kel Şarkıcısını hatırlayın, baba şöyle der: Kızım Kel Ama Şarkı Söylemeyi Biliyor.. Dispanserlere tımarhanelere kapatılacak adamları ‘ekranlarda salıvermişler, Tüsiad’ından AB temsilcilerine kadar hepsi zır cahil, vicdansız, hukuk tanımaz, ama hepsi bağıra çağıra sekiz yıldır özgürlük şarkıları söylüyor…

Kardeşlerim, gerçek anayasalar tek cümleyi ifade eder, ‘bu topraklar üzerinde yaşayan herkes hukuk karşısında eşittir’, bu kadar. Gerisi, yüzlerce madde, yüzlerce trafik işareti gibi, birbirine dolanmış labirent gibi alt fıkralar hepsi tezgahtır..

O yüzlerce girift madde cümle; hukuk karşısında herkes eşittir hakkını, birilerine devretmenin hükmen satmanın gizli yollarını düzenler..

Kardeşlerim, bu insanlar ülke bilmez özgürlük bilmez, vatan bilmez, hukuk bilmez, vicdan bilmez, merhamet tanımaz.. Bunlar yeni icad oldu.. Sadece bizler değil tüm coğrafyalar bu yeni tür faşist liberallerin gaddarlığıyla kavruluyor, satılıyor. Fikri düşünceyi bozdular, insanlığın duygularıyla oynadılar..

Uzaydan yeni gelmiş başka tür mahluk bunlar..

HEDGE FONLAR GİBİ
Bir isim uyduramadım, Hedge’le, Hergele, olmuyor, faşist liberal lafını ben uydurmuştum içime sinmedi, başka bir ‘biçim’ var karşımızda. Ülkemiz kendilerine ‘liberal’ sıfatını yakıştıran ancak klasik liberal, muhafazakar, milliyetçi, solcu, vb. gibi geleneksel bir sınıflamayla anlayamayacağımız yeni tür bir ‘yazarlıkla’ karşı karşıya.. Çok düşündüm, bu adamlar kimdir yazı türleri felsefeleri nedir, buldum sonunda: bu yazarlar tıpkı Hedge Fonlar gibi hareket ediyor. Hedge Fonlar kapitalist piyasalarda nasıl bir rol oynuyorsa, faşist liberal yazarlar da medyada aynı metodlarla hareket ediyor..

Yüzleri kızarmıyor, fikir namusu taşımıyorlar, dün dediklerini unutuyorlar, günbegün hızla değişiyorlar, vicdan’la ilişkileri sıfır, gibi, bu yeni tür yazarları anlamak için yüzlerce şaşkın soru sorup duruyoruz.

Bu yeni ‘yazar’ türünün tarihte eşi benzeri yok. Bir borsa deyimi ‘pozisyon’ yazarları da diyebilirdim, duruma göre, yazdıkları yere göre tavır almalarından, ‘pozisyon’ kelimesi de kesmedi.

Hedge fonlarının şöhretini insan evladı on yıl kadar önce Uzak-Doğu borsalarını bir gece alt üst edip piyasadan birden çekilmeleriyle tanıdı. Hedge Fonları asıl şöhretlerini son ekonomik krizde yaptı..

Nedir Hedge Fonları.. Aşırı risk alındığı için Hedge kelimesi yakıştırılmış.. 70’li yıllarda tanınmaya başladılar ama asıl güçlerini 80’lerden sonra oluşturmaya başlayıp 90’lı yıllarda dünya ekonomisinin nerdeyse yutacak kadar büyüdüler..

Hedge, aşırı riskten geliyor ama bu kelime fonun karakterini tam anlatmıyor, Türkçe’ye en yakın çeviri ‘atak fonlar’ ya da ‘serseri fonlar’ şeklinde olabilir. En önemli özellikleri ‘denetimden’ uzak oluşları, ‘yasal kontrolleri’nin zorluğu.. Hedge fonlarına ‘müsamahalı fonlar’ da diyebiliriz, ya da ‘şımartılmış, kayırılmış fonlar’ da, borsaları ve hükümetleri sahte muhasebe kayıtları düzenleyip kandırdıkları için borsalar için ‘tuzak’ ve özelleştirip kapacakları şirketlerin altına sahte rakamlarla ‘mayın döşedikleri’ için ‘kapitalizmin gerilla fonları’ da diyebiliriz.

Aslında sistemin çürüklerini pisliklerini açıklarını yanlışlarını emdikleri için ‘müsamaha’ görmüş şımartılmışlar, bu yüzden ‘torpilli fonlar’ da diyebiliriz.

Şöyle mi anlatsak, hepimiz ekonomi dersi aldık, bir insan piyasada ne tür yatırımlar yapabilir ne tür girişimde bulunabilir?

Mesela, borsadan hisse senedi ya da devlet tahvilleri alabilirsiniz, ya da paranızı bankaya faize, dövize yatırabilirsiniz, ya da bir işletme fabrika kurabilirsiniz, ya da bankaya ipotek gösterip kredi alabilirsiniz, tüm bu işlemler ‘yasalarla’ düzenlenmiş bugüne kadar herkesin bilip yapageldiği ekonomik işlemler.. Yani hem geleneksel ticari faaliyetler hem de yasalarca didik didik kontrol edilip denetim altına alınmış yasal faaliyetlerdir.

Hedge Fonları, çok farklı.. Bir gün kapitalizmin canı fazladan dışarıdan ‘sıcak para’ çekti ve kapitalizm piyasalara hareket getirecek gerilla kapitalistleri davet etti, şöyle:

Birçok insan para koyarak büyük bir fon oluşturuyor ve bu fon’un yönetimini bir CEO’ya (başkan, genel müdüre) devredip ve ayrıca kar’dan yöneticiye büyük oranda pay veriyorlar.

Bu fon yönetimi, piyasada, ciddi ve güvenilir bankaların, sigorta şirketlerinin, yatırımcıların göze almaya korktuğu ‘riskli’ alanlarda ‘işler çevirmeye’ başlıyor.. Riskler öyle büyüyor ki, şüpheli çürük krediler alınıp satılıyor, tahminlerle on yıl sonrasının gelirleri bugünden alınıp satılıyor, ya da ülkeler arasındaki faiz vergi farklarını sıkıca istatistiklerle inceleyip parayı taşıyıp, girip çıkıp çevirip, durmaksızın kazanabilirler.

Adına ‘gözükara’ fonlar da diyebiliriz. Hedge fon yöneticileri ekonominin kabadayısı haline getiren en önemli birkaç şey, bir, hesap verecekleri yer yok denecek kadar az, iki, dünyada ekonomik verilerin hesaplanması istatistikleri matematik gibi çalışmaların yükselmesi yani ellerine şirketlere ve ülkelere dair çok fazla grafiklerin geçmesi, üç, sıkışmış ekonomiler ne olur sıcak para yatırım gelsin diye intihar çığlıklarıyla bilmeden davetiye çıkartıyor..

Mesela, Amerika, vatandaş konut edinsin diye düşük faizlerle kredi imkanı tanıdı, bu kredilerin sigortası zayıftı, Hedge Fon’lar bu gittikçe çürüyen zayıf kredileri toplamaya başladı ve günü geldiğinde bu düşük kredileri ‘paraya’ çeviremedi, bunun adına Balon Patladı diyorlar. Her şeye rağmen Amerika’nın en ünlü Hedge Fonları’nın ‘muhasebe kayıtları’ normal görünüyordu ama olmayan şey ‘para’ydı, çünkü çürük kredileri nakite çeviremeyecek kadar sigortadan gerçeklikten yoksundular. Yani, sistem tıkır tıkır çalışıyor, muhasebe, bilançolar her şey gözboyayan bir büyüme ve güzellik içinde, ancak, kayıtlardaki ‘varlıklar’ paraya dönüşebilir gerçek varlıklar değil..

Sonunda ‘serbest piyasaya’ tapınan kapitalizm tarihinde ilk kez bir sosyalist uygulama olarak suçlanan Devlet Desteği’ni devreye soktu ve çökmekte çürümekte olan bu büyük Hedge Fonlar’a trilyon dolarlar akıtmaya başladı..

Yani, emekliler’e işsizler’e yoksullar’a dahi en düşük ‘sigorta’ ödemesini ‘devlet karışmamalı’ diye tarih boyu karşı çıkanlar, batmakta olan büyük finansal kuruluşlar olunca harekete geçiyor.. Halkın vergileriyle oluşmuş trilyon dolarları bu büyük fonları kurtarmak için devreye sokuyor..

Çünkü zaman içinde ciddi bankalar, sigorta şirketleri, saygın tedbirli yatırımcılar da Hedge Fonların serbest dalışlarının cazibesine kapılmış, ya bu fonlar’a ortak olmuş, ya da bu fonların çürük kredilerine göz yumup nice karşılıklı borç alacak ilişkisine girişmiş..

Velhasıl çökmekte olan Hedge Fonlar’a trilyon dolar desteği verilmezse aklı başında en sağlam görünen bankalar, sigortalar şirketleri, borsa, her şey kağıttan kuleler gibi çöktü çöküyor korkusu, kapitalizmin sonunu getirdi…

Geriye dönüp baktıklarında bu Hedge Fonları kim görmezden geldi, kim yasaları sıkı sıkıya sağlamlaştırmadı, kim bu fonların muhasebe kayıtlarını gözlerden kaçırdı, kimler bu fonları ‘şişirdi’, hangi ciddi merkez bankası başkanları bu fonlar’ın ciddi piyasalarda at koşturmasına sesini çıkarmayıp gizlice el altından destekledi..

Suçlu bulundu, ekonominin sıcak paraya ihtiyacı vardı, piyasaların hareketi canlılığı için elinde nakit olanların atak hareketleri ‘kan dolaşımı’ gibi heyecan vericiydi, ama bu kan gerçek bir ‘kan’ değildi..

Hedge Fonlar için şunu bilelim, vicdan ahlak ülke insanlık hak hukuk asla tanımayan, mutlak kar Tanrı’dır deyip kazanmak için her yolu deneyen bu son otuz yılın canavarlarıdır..

Borsaları yağmalayan, ülkeleri batıran, madenleri şirketleri ucuza kapatan, halkın vergileriyle oluşan hazineleri sülük gibi emip yoksul coğrafyaları infilak ettiren bunlardır.

YEPYENİ YAZAR TÜRÜ
Halen ‘heron’ uçakları gibi tepemizde, madenleri dağları dereleri kapılacak satılacak yağmalanacak ‘av’ peşindeler..

Ve gelmiş geçmiş tarihin en pervasız bu şirketlerine Amazon Ormanları’nın yerlileri karşı koyamadı, Orta Amerika, Latin Amerika, Orta Afrika Uzak Doğu, kimse karşı koyamadı..

Ve ülkemizde oyulmadık dağ ele geçirilmedik nehir bırakmadılar. Yüzlerce üniversite sessiz, okumuşlar sessiz, siyaset sessiz, medya sessiz, kim direniyor, üç tane köylü kadını, tığ işi yün yelek ve basma entarilerle bu dev şirketlerin önüne geçecekmiş..

Okuduğunuz bu kısa tarihçe aynı zamanda faşist liberal yazarların da karakteridir. Yanlış anlamayın bu yazarların Soros gibi Hedge Fon sahipleri tarafından desteklendiği gibi bir şey asla söylemiyorum. Tabii ki destekleniyorlar tamamen ayrı şey.

Ben, ekonomideki bu fonların karakteristiğinin paralel bir evrende yani siyasette aynı tür’den aynı yolları deneyen ve aynı metodlarla çalışan yepyeni bir yazar türünü ortaya çıkarttığını iddia ediyorum..

Faşist liberal yazarların tarih, felsefe, aktüalite, ideoloji, fikir, güncel olaylar karşısındaki ‘tavırlarının’ kökenini yapısını mı merak ediyorsunuz, buyurun, Hedge Fon’un ne olduğunu iyice öğrenin..

Siyaset dünyamızın Hedge Yazarları, tıpkı Hedge Fonları gibi, vurdumduymaz, vicdansız, atak, yüzü kızarmaz, şımartılmış, müsamaha edilmiş, yasalarla kontrol edilmeyen, gerilla taktikleri izleyen, yeni tür yazarlar olduğu iddiasındayım.

Sabahtan akşama değişen, dün yaptığını bugün unutan, ahlak vatan ülke insanlık hak hukuk demeden her yere her şekilde ‘sırf’ karlı çıkmak için vurmayı ‘liberalizm’ sanan bu yazarların, bu son otuz yılda tarihte ilk defa ortaya çıktıklarını anlatmaya çalışıyorum.

Son cümlem olsun, 19. yüzyıl yazarlarından insanlığın öğrendiği çok şey vardı, mesela ‘ölüm’ üzerine çok konuşurlardı, ‘vefa’ ‘şeref’ ‘haysiyet’ ‘insanlık’ ‘merhamet’ ‘kardeşlik’ üzerine zihinlerini çok yordular..

Bu yaratıklar, ölüm korkusu, kardeşlik, insanlık, merhamet üzerine tek satır yazma zahmetine girişemezler, çünkü durdukları yer büyük şirketlerin ‘piyasa ve siyaset’ pozisyonları gereğidir..

Bu ‘pozisyon’ onların savaş cephesidir..

Amerikan vesayetiyle oluşturulmuş İslamcı, sağcı, işbirlikçi, faşist liberal cephelerin tozunu attırmak için, Amerikan Vesayeti Anayasası’na HAYIR!

Nihat Genç
Odatv.com

6 Temmuz 2010 Salı

KURDÎ ZIMANİ MEYE

On yıllar boyunca bizleri ‘bölünme paranoyası’ taşıyorsunuz diye suçladılar, bizler de Yugoslavya örneğini boşuna gösterip durduk, artık bizlere ‘paranoya’ suçlaması yapan kalmadı, şimdi güle oynaya sabah akşam nasıl bölüneceğimizi tartışıyorlar.. AKP iktidarının zaafları ya da saflığı aşmış bir takım gizli dümenlerini fırsat bilip gün bugündür deyip yerde gökte gazetede TV’de dağda her yerde bas bas naralar atıyorlar.

Şeyh Said’e anma kutlama dahi yapıyorlar. Şeyh Said’in mahkeme ifadelerinde saf temiz bir Müslüman, ancak İngiliz ihanetine ortak olduğu aşikar bir isyancı.. Bu ülkeye ‘irtica asla gelmez boşuna paranoya sahibi olmayın diye güya bizimle dalgasını geçenler’ şimdi irticaya şenlik düzenliyor..

TÜRK ORDUSUNUN GÖLGESİ BİZE YETER
Cumhuriyet, yaralarının istismar edilip ihanete dönüştürüldüğü en dokunaklı günlerini yaşıyor..
Ne diyelim, bu topraklar Fransız İngiliz subayları gibi bağımsızlığını piyano başında kız kardeşleriyle milli marşlar okuyarak inşa etmedi, bu ülke bağımsızlığını köyüne bir daha dönmeyen askerleriyle inşa etti.. (Nasrallah’ın manevi babası, Lübnan Hizbullah’ının büyük lideri Fadallah öldü, Allah rahmet eylesin. Kalabalık bir aydın grubuyla yedi yıl önce kendisini ziyaret ettik, bize uzun uzadıya felsefi siyasi bir değerlendirme sunmuştu, ortalık sakinleşirken sanki eksik kalmış bir cümleyi tamamlamak için bize doğru fısıldar gibi: ‘şu bizim İslamcılar’a söyleyin Türkiye’de orduyla iyi geçinsinler, Türk Ordusu’nun gölgesi bize yeter..’. demişti, kayıtlara geçsin..)

İlk gençlik yıllarımda ünlü Selçuklu tarihçilerini tanıma şansını yakaladım, Selçuklu’ya dair ne varsa okumaya başladım. Anladım ki bu toprakların bin yıllık hikayesini Selçuklu’nun kurumlarını bilmeden anlamamız mümkün değil, ordu, ahilik, gazilik, tekkeler, tasavvuf, şehirleri, sarayı…

IRKÇILIK RÜYALARIMIZI BOZDU
Horasan Erenleri Anadolu’ya yürürken dünya tasavvurumuz, rüyalarımız kardeşti, yüzyıl önce batıdan bulaşıcı ‘milliyetçi, ırkçı’ fırtınalar rüyalarımızı bozdu. Anadolu’nun köklerine o büyük kardeşlik kurumlarına yeniden inmek zorundayız.. “Bir orman gibi kardeşçesine” diyebilmek için ormandan tek bir ağacın dahi kesilmemesi rüyamız olmalı.. ‘Dil ve ırk’ kimliğine sığınan yeni bir insan türü bu çağda ortaya çıktı, dilimiz durmaksızın Mevlana Hacıbektaş isimlerini zikrediyorsa, kollarımızı daha geniş açmak zorundayız..

Yaz aylarını fırsat bilip ‘dil’ konusundaki görüşlerimi aradan çıkartayım.

Tarihi sorumluluklarımızı yerine getirmezsek araya şeytanlar girer, yaşadığımız toprakların kültürüne yabancı bir müfredat başımıza ciddi işler açmaya çoktan başladı. Hayyam, Sadi, Hafız, Cami gibi aradan geçen onlarca asra rağmen şöhretleri hiç azalmamış topraklarımızın en büyük İran topraklarının şairlerini, yetişmekte olan nesiller tanımıyor. Nerden başlasam? Bugün İran toprağında farklı ağız lehçe ve dil farklılıklarını apayrı bir ‘ulus’ diye düşündüğümüz takdirde İran’ın otuz parçaya ayrılması gerekir, güneyi Arap ağırlıklı kuzeyi Türk ağırlıklı batısı Kürt ağırlıklı ve nice araya sıkışmış dil grupları. Bugün Kürtçe biliyorum diyenler pekala eski İran hakimiyetinde yaşamış Tacikler ve Afgan savaşı sebebiyle herkesin çok yakın tanıdığı Peştunlar’ın dilini gayet iyi anlayabilir, ki bu bin km’lik ovaları dağları yaylalarıyla bir sınır bölgesidir.

KÜRTÇE’DEN FARSÇA’YI ÇIKARIN ÖLÜR
Arkaik Mezopotamya kültürleriyle haşir neşir olanlar Kürtçe diye bir dil’in varlığından söz eder, ancak bu dil’i canlandıran Selçuklu hakimiyetiyle Farsça’dır, bugün Kürtçe’den Farsça etkilerini çıkartın geriye ölü bir dil kalır.. Fransızlar büyük ihtilalden itibaren ‘lise’ tabir ettiğimiz okullarda bir yüzyıl ‘dil birliği’ için müfredat hazırlamasına rağmen TV ve radyonun icadına kadar sadece okulla başarı sağlayamadılar, dil birliği sıkıntısı 80’li yıllara kadar devam etmekteydi. Radyo ve TV dünyada çok şeyi değiştirdi, ulusal dil’leri güçlendirdi. Aktütün Karakolu baskını sonrası Uğur Dündar’ın programına çıkan küçük yayla kızını hatırlayın, nerdeyse Uğur Dündar’dan daha temiz bir Türkçe’yle Türkiye’ye konuştu. Oysa hatırlıyorum, 80 öncesi Diyarbakır’a gittiğimizde ‘hela nerede’ dediğimizde dahi helayı bulamıyorduk, bugün artık Türkçe anadil.. Oysa Urfa Diyarbakır bin yıl öncesinden beri hem Türkçe hem Kürtçe türkülerini bozmadan bugüne kadar yan yana getirdi.. Bugün en ciddi bilim adamları dahi hangi aşiretlerin Kürt hangi aşiretlerin Türk soyundan geldiğini tam bir çözülmez bulmaca olarak görür. Doğrusu, bu topraklar baskın olarak Farsça’yı kullandı ama Selçuklu orduları hem Farsça hem de Türkçe’yi konuşuyordu, ancak kayırılan baş tacı edilen şüphesiz Farsça’ydı.

DİL BÖLÜCÜ UNSUR
Günümüzdeki etnik savaşların hangisine giderseniz ‘dil’in çok belirleyici bölücü bir unsur olduğunu görürsünüz, Nijerya’nın bağımsızlığı günlerinde dört-beş etnik dilden söz ediliyordu, bugün kimse işin içinden çıkamıyor çünkü otuzun üstünde kendilerine ‘ulus’ diyecek etnik dil ortada, örnekleri çoğaltmak mümkün. Yunanistan kilisenin öncülüğünde ve arkasına Avrupa’ya alıp Osmanlı’dan bağımsızlığını kazandığında konuştukları dil içinde biraz daha fazla kendi dilleri olan ama Osmanlıca’ydı, çünkü halk bu dili konuşuyordu, 1967 Cuntasına kadar bu halka zorla bir başka dil dayatıldı, konuşulmayan yaşanmayan ama kitaplarda yaşayan bir dil, Sokrates’in Aristo’nun dili.. Bir ‘ulus’un inşası için ikibin yıl ortalıkta sokakta evde konuşulmayan bir ‘kitabi’ dil yeniden icad edildi. Tarihin derinliklerinden tapınaklardan mezar taşlarından ve kitap’lardan bir dil yeryüzüne indiriliyor ve halka zorla kabul ettiriliyor. İşte bu ‘ulus’ inşasında dünyanın çok bölgesinde mutlaka ilk elden uygulanması gereken bir yol’du.. Bugün Kürtçe’yi ana dilmiş gibi kabul ettirmek isteyenler türbelerde mezar taşlarında çok çok arayışlarına rağmen ‘yazılı’ kaynak bulmakta zorlanıyor, zorlanır çünkü ‘kaynak’ların kitabelerin yazıtların mezar taşlarının dili Farsça..

Federasyon tartışmalarında çokça örneği verilen Belçika tuhaf bir ülke, l. Dünya savaşında Almanya yenilince Zaire’yi (bugünkü adı Kongo) Belçika’ya sömürge diye verirler, uydurulmuş bir ülke. Bu tampon ülkelere yüzyılımızda çok şahit olacağız, yolu dahi olmayan sadece ‘hamisi’nin vesayeti ve yüreklendirmesiyle oluşmuş bir çok devletcik, Ermenistan buna dahildir, Barzani’nin federasyonu da.. Bir büyük devlet’in garantörlüğüyle varlıklarını inşa etmişler..

ASIL OLAN BAĞIMSIZLIK
Oysa ‘devletler’ için aslolan ‘bağımsızlığını’ kendi imkanlarıyla tüm dünyaya kabul ettirmiş olmalarıdır. Değilse, onun bunun kuklası uydurması birçok irili ufaklı devlet varolma kararlarını kendi gücüyle veremez büyük dünya devletlerinin stratejik dümenlerine boyun eğer. Yani ‘bağımsız’ olamayan hiçbir şey olamaz. Sovyet Rusya macerası buna en güzel örnektir, her dile ayrı bir ‘ulus’ ayrı bir ‘halk’ muamelesi bugün Kafkasya’da ve Balkanlar’da içinden çıkılmaz bir ‘etnik cehennem’ ortaya çıkartmıştır.

Asıl sorunlu olan yüzyıl önce Gökalp’lerin Fransız İhtilali rüzgarıyla yaptığı millet tarifleridir, din, dil, ortak heyecanlar gibi izah edildi.. Oysa bir topluluğu ‘millet’ yapan şey dil din ırk birliğinden daha önemlisi, ortak düşmana, emperyalist ya da yabancı tahakkümüne karşı verdiği ortak bağımsız kavgasıdır. En doğru tanım budur, Kurtuluş Savaşımız bunun en güzel örneğidir. Ve yabancı tahakkümüne karşı bu toprakların bin yıl aralıksız omuz omuza kavgası işte tarihin destanı ortadadır, Moğollar’a, Haçlılar’a, Mısır’daki Memluk Devleti’nin uzantılarına, son iki yüzyılda Ruslar’a ve İngilizler’i karşı sürekli ve bitmeyen bir ‘bağımsızık’ direnişi Anadolu’yu artık tek ruh tek beden yapan en kutsal karakteri olmuştur.

Bir ülkeyi ulusu vareden dil din gelenekler değil ‘bağımsızlık’ kavgasıdır, bağımsızlığı için kim mücadele vermişse ‘dilini’ belirleyen de onlar olmuştur. Tarihi olgular da bizi şaşırtmaz, bağımsızlık savaşına katılmış askerlerin dili o ülkenin ‘dili’ olmuştur.. Diyelim Osmanlı Arapça, Farsça ve Türkçe ve hatta Ermeni ve Rumca kelimeleri barındırıyordu, Türkçe’nin kabul görmesi mümkün değildi, şahsi kanaatim Türkçe’nin ayak sesleri, Osmanlı’nın orta Anadolu’dan asker toplamasıyla başlar ama bu dilin resmi dil olması altı asır sonraya bir büyük bağımsızlığına kalır.. Şöyle düşünün, İzmir’e Yunan girdiğinde ülkesini düşmandan korumak için kim silaha sarılmışsa onların dili öne çıkıyor, kim İngiliz’le işbirliği yapmışsa gözden düşüyor, yani hakimiyeti kurup bağımsızlık savaşı verenlerin dili öne çıkıyor, misakı milli sınırları nedir sorusunu böyle cevaplayabilirsiniz, nereden asker alıyorsanız orası misaki millidir..

NEDİR BURASI DEVLET Mİ
En güzel örnek Belçika. Tabii ki Fransızca’nın bir dünya dili olarak ağırlığı var, bu dili Valonlar kullanıyor ve ‘seçkin’ ‘elitist’ bir azınlık olarak suçlanıyorlar, bir de Flamanlar var, yani Felemenkçe Hollonda’nın dili.. Sağcı hristiyan partilerin zorlamasıyla tuhaf federalist çözümler ve bugün tam anlamıyla dil yüzünden ülkeyi tam ortadan ayıran bir ayrımcılığa kadar giden bir siyasete nerdeyse tapıyorlar.. Dikkat edin kendi bağımsızlıklarını kendilerini kazanmamış. Bağışlanmış bir ülkenin dili, birliği tabii ki sorunlu olur ve bugünkü içinden çıkılmaz ayrımcı partilere kadar uzanır..Oysa Anadolu’ya bağımsızlığı kimse bağışlamadı.. Kararı verecek olan bu toprakların iradesidir ve öyle de olmuştur.. Thatcher Belçika’yı ziyaret ettiğinde bir kasaba belediyesinin Valon diğerinin Felemenkçe konuştuğunu görür ve hayretini gizleyemez, ‘nedir bu Allahaşkına, burası devlet mi?’ İran’a gittiğimde adını vermeyeyim ünlü bir rektör durduk yere Tunceli’den bahse girişti, hayrola demeden, Pers İmparatorluğu’nun hakimiyet sahasında bıraktığı izlerle çok fazla düşüp kalktıklarını dile getirdi, Farsça’nın kökenleriyle ilgili.. Asıl derine indikleri ve kutsadıkları coğrafya Hindistan tarafındaydı.. Sert bir mezhep ideolojisiyle devlet inşasına girişmiş İranlılar’ın ‘dilleri’ üzerinde olağanüstü ‘milli’ arayışları beni çok düşündürdü, oysa ‘din mezhep’ kardeşliği ‘dilden’ daha önde olmalıydı, İslamcı teori buydu.

Tunceli civarında eski Zerdüşt dininden kalma yani Zerdüştlüğün dini kitaplarından Avesta’nın dilinden çokca kelimeler vardı, Araplar İran’a girmeden binlerce yıl önce.. Birgün Ankara’da bir Sahaf’ta oturuyorum, otuz yaşlarında kara bir çocuk girdi, ‘ağbi siz de Avesta var mı’ dedi, ‘yok’ dedim ama merak ettim, niçin arıyorsun, ‘arkadaşlarla şimdi dernekte kavga ettik, senin konuştuğun dil Kürtçe değil ortalığı karıştırma deyip beni bir dövmedikleri kaldı..’

ANLAŞILACAK KADAR YAKIN
Evet, Avesta’nın Zazacayla akrabalığı var, daha nice akrabalıklar var, en büyük tartışılmaz akrabalık bağı ise Farsça’yla Kürtçe arasında, henüz dilbilimciler hangisi kimden öncedir, kökeni nerededir, birbirlerinin şubesi midir diye bir sonuca varabilmiş değiller, ancak şüphesiz aynı dil ailesinden.. Selçuklu’yla birlikte bu iki dilin birbirine nerdeyse kaynaşma derecesine geldiği ise aşikar, yani birbirlerinin içine girdiği ve bizim için bugün çok önemli olan gerçek, anlaşacakları konuşacakları kadar yakınlaşması..

Gazneli Mahmut’un Firdevsi’ye Şehnameyi yazdırması ise çok yakın, bin yıl önce.. Araplar ve sonra Türkler İran topraklarına girmeden önce en eski kültürlerin izini sürerek masal ve hikayelerle bugünkü Farsça’nın en temel kaynağı altmış bin beyit civarında bir Türk sultan tarafından yazdırılır.( Bugün İran’daki rejim bir Türk sultan tarafından yazdırıldığı gerçeğini kabul etmez, gerçi bugünkü İranlı rejim İran topraklarının en büyük şairi Hayyam’ı da dindışı bulur) Söze şurdan girmeli, Selçuklu İmparatorluğu’nun resmi dili Farsça’ydı, bugün dahi İran’da Türkçe bilmeyen milyonlarca Türk, Türk olduklarını ama Farsça konuştuklarını söyler. Yani buradaki Türkler bugün Kürtçe biliyorum diyenlerle bizden daha iyi anlaşır. Farsça topraklarımızda ben diyeyim beş asır siz deyin yedi asır kullanıldı. Sarayda kullanıldı, pazarda kullanıldı, şairleri kullandı, tekkeler ve medreseler kullandı ve en önemlisi ordunun diliydi.

KÜRTÇE BAŞTACI
Yani ‘Kürtçe’ denilen dil dışlanmış yok sayılmış ‘mağdur’ bir dil asla değil, asırlarca baş tacı edilmiş pazarda sarayda orduda kullanılmış, bir tek akademisyenin çıkıp ‘kardeşim Farsça Selçuklu’nun resmi diliydi ve bu dil’le Selçuklu Tacikistan’dan Diyarbakır’a kadar haritada esnafından köylüsüne herkesle anlaşıp konuşabiliyordu, diyemiyor. Büyük Selçuklu İmparatorluğu hanedana kan bağı siyasi ortaklık oluşmasın diye büyük ordu komutanlarını Kürt beylerinden oluşturdu ve Kürtler Türkler aynı ordular içinde, diyelim Selahattin Eyyubi’yle bu sefer bir Kürt Sultan’ı emri altındaydı. Asırlarca bu kadar iç içe girmiş orduların hangi dille anlaştıklarını Selçuklu tarihi okuyan ya da Anadolu Erenler’in tasavvuf hayatıyla ilgili eserler okumuş herkes bilir, Farsça tercih edilen baş tacı edilen dildi, şüphesiz Türkçe de konuşuluyordu..

Urfa’da Diyarbakır’da bin yıl öncesinden Türkçe türküler aynı şekilde Kürtçe türkülerle birlikte birbirini yok etmeden bugüne kadar nasıl geldi sanıyorsunuz? İşin içinde bambaşka bir dünya görüşü vardı çünkü.. Horasan Erenleri ve dil din ırk ayrımı yapmadan herkesi aynı ‘can’ aynı ‘nefes’ kabul eden bir ilahi felsefenin ortak kültürünün çocukları, aynı tekkelerde, aynı semahta aynı bayramlarda iç içeydi, tasavvuf kültürü onları Allah’ın aşkıyla ‘kardeşlemişti’ ve dünya hepsi için ‘süfli’ yani aşağı bir yerdi, aslolan göklerdeki ötelerdeki kardeşlikti..

BAŞKA BİR ULUS FELSEFESİ
Sanırım son yüzyılda tasavvufun bu büyük ilahi şemsiyesi aradan çekildi ve insanları bir arada tutan bambaşka bir ‘ulus’ felsefesi zorunlu olarak devreye girdi.. Dil, ırk gibi şeyler yüzyılımızda büyük felaketler eşliğinde soykırım ve trajik hikayeleriyle önemi rol oynamaya başladı. Milliyetçilik batıdan gelen bir kavramdı, bu topraklar ‘vatanı sevmeyi’ yabancı tahakkümüne karşı durmayı bilir ve ‘ırk’ ‘dil’ gibi ayrımlarla düşman olmayı hiç tanımadı. İşte yeni yeni ‘etnik’ bir kavgayı Anadolu halkı ilk defa acılar içinde şaşkınlıkla kahrolarak yaşıyor. Başka bir medeniyet dairesine girmiştik ve batıdan aldığımız güzel şeylerin yanında insanlık için bulaşıcı hastalık gibi vahşi şeyler de vardı..

İran’da bir edebiyat profesörüne bir soru sordum. İranlılar otobüs otobüs kalkıp Mevlana’nın türbesini ziyarete geliyor. Ancak Şia rejimi nerden bakarsan ülkemizdeki ‘aleviliğin’ kökleriyle çok yakın, üstelik Pir Sutan gibi büyük ozanlarımız ‘açılın kapılar Şah’a gidelim’ diye kaç kez ayaklandı. Sizlerse hem Sünni hem de sultanlarla hiç sorun çıkarmamış Mevlana’yı ziyaret ediyorsunuz. Üstelik İran kültürünün gelmiş geçmiş en büyük düşmanı Moğollar’la bile Mevlana’nın ‘tarafsız’ kaldığı iddiaları vardır.. ‘Çok basit, dedi, Mesnevi Farsça’dır..’ Mevlana Farsça yazdığı için İranlılar’ın yoğun ziyaretine uğruyor, mezhep olarak size yakın insanlar, oniki imam, Ali, Kerbela, Caferi Sadık ortak değerleriniz olduğu halde, sırf ‘Türkçe’ konuştukları için ilginizi hiç çekmiyor.. Selçuklular’ın İran’da bin yıllık hakimiyetleri çeşitli hanedanlıklarla 1917’ye kadar sürdü.. Tüm İslam dünyasını hatta son ikiyüz yıldır batı dünyasını etkisini altına alan muhteşem şairler Farsça kullandı. Unutmayın edebiyatımızda onlarca asır Türkçe’yi aşağılamak modaydı, bugün elimizde Türkçe’nin asırlarca İranlı ve Osmanlı şairleri tarafından ne denli aşağılandığını beyit beyit anlatan koca kitaplar vardır.

TASAVVUF FARSÇAYDI
Bugün elimizde 11, 12, 13. yüzyılda yazılmış Türkçe divan ve bilimsel kitaplar bulmak zordur, tasavvufumuz büyük eserlerini Farsça kaleme alıyordu. Sebebi basit, şu ünlü Horasan Erenleri.. Moğol istilalarıyla Anadolu’ya İran’ın Horasan’ından gelen erenlerin evliyaların dili Farsça’ydı.. Bugün doğu bölgemizde çok güçlü sosyal rollerini sürdürmeye çalışan ‘şıhlık’ (şeyhlik) kurumunun arkasındaki medreseler tekkeler hepsi Farsça eğitim veriyordu.. Türkçe’nin ise Anadolu’da topraklarındaki bağımsızlığı ise çok yeni yüz yılı henüz doldurmadı. Cumhuriyet’i inşa edenler halk dilini yani Karacaoğlan’ı, Pir Sultanlar’ı, Nasreddin Hocalar’ın Yunus Emreler’in dilini ‘resmi’ dil olarak anayasasına kabul etti. Mesela, Kürtçe konuşan biri Osmanlı’nın muhteşem şairi Şeyh Galib’in mısralarını anlar, Türkçe bilen Şeyh Galib’i sözlüksüz okuyamaz, aynı şekilde bugün Kürtçe bilen ünlü edebiyat dergimiz Serveti Fünun’u anlar, okur, Türkçe bilen sözlüksüz anlayamaz.

Bir ‘dil’in yaşam alanı Ordusudur, Pazarıdır, Sarayıdır, Tekkeleridir, Edebiyatıdır.. Bütün bu alanlarda yüzyıllarca Türkçe’nin yüzüne bakılmamış, hatta aşağılanmış.. Ve kültürümüz bütün büyük eserlerini Farsça dile getirmiş, hangimiz sözlüğe bakmadan en büyük şairlerimiz Fuzuliler’i anlayabilir?

KÜRTÇE BU TOPRAKLARIN DİLİDİR
Ve bugün ülkemizde tuhaf bir ideolojik tartışma var, Kürtçe’yi ayrı, bambaşka, hiç tanımadığımız bilmediğimiz bir ‘halkın’ ‘özel’ diliymiş gibi anlatanlar var.. Kürtçe bu toprakların dilidir, bizim edebiyatımız tekkelerimiz tasavvufumuz onlarca asır bu dili kullandı, asırlarca medreselerinde okuttu, ‘baştacı’ edildi.. Utanılan, dışlanan, aşağılanan ise tam tersi Türkçe’ydi.. Selçuklu’nun sarayında edebiyatında pazarında ordusunda asırlarca kullanılmış bir dili bugün bize bambaşka ve üstelik aşağılanmış hor görülmüş inkar edilmiş bir ‘dil’ olarak ideolojik tezgahtan çıkma bir iddiada bulunuyorlar. Şüphesiz dünyadan tarihten bilimden habersiz genç militan çocuklar bu yalan yanlış saçma fikirlere kanabilir, ama gerçeği onlar da bir gün öğrenir. Kürtçülük denen ideoloji kendine bir ‘uluslaşma’ haritasını çizdi ve öncelikle dillerinin dışlandığı iddiasını propaganda etmeye başladı. Sonra Türkçe’yi halkın dili kabul eden Cumhuriyet’in kurucularını ‘elitist’ ilan etti.. Bir kelime ancak bu kadar ters yüz edilir, ‘elitist’ olan Osmanlı’nın aydınları şairleriydi. Kullandıkları bu yüksek Farsça Arapça kelimeler yüzünden halkla konuşamayan kendileriydi.. Bugün cemaatin gençleri Saidi Nursi’nin kitaplarını dahi sözlükle okur hatta bugün ekrandan vaaz veren Fethullah Gülen’in dilinde çok kelimeyi dahi sözlüğe bakıp anlamaya çalışırlar, ki, işte ‘elitist’ olan bu dildi. Ağır Farsça ve Arapça terkiplerle oluşmuş halk dışı bir dil.
Cumhuriyet tam tersine ‘halkçı’ bir girişimde bulundu ve köylerinde, yaylalarında, ovalarında türkülerle ozanlarla yaşanan dili tarihinde ilk defa devlet dairelerine ve şehre getirdi.
Bugünlerdeki içler acısı ırk, dil tartışmaları kimseyi korkutmasın, Anadolu’ya güveniniz sarsılmasın, bu toprakların bahçeleri solmaz yaprakları dökülmez, ancak Anadolu’nun kapılarını kırarak değil her yaylasına güle oynaya geçebilmek için batıdan transfer edilen ırk dil tartışmalarının tuzağına düşmemiz gerekir.

ATEŞ AKAN TARİHTEN GELİYORUZ
Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran meclis saz meşk şarkı meclisi değildi. Ve artık hepimiz biliyoruz yayla çeşmelerinden hala ateş akan bir tarihten geliyoruz.. Dil birliğinden daha çok ihtiyacımız olan ‘gönül ruh’ birliğidir. Orta lise düzeyinde başka bir dile çok saçma dünyanın komik bulduğu çözümlere kapı açamayız, ancak tarihimizde asırlarca yaşamış ‘kültürler’e kapılar arayabiliriz..
İlk gençlik yıllarımdan beri orta ve lise düzeyinde niçin bu toprakların türkülerini çocuklarımıza öğretmeyiz, deyip dururum, pekala eski günlerdeki gibi bu toprakların türkülerini ders olarak okutabiliriz. Orta lise değil ama birçok üniversitesi pekala Kürtçe eğitim verebilir.. Ama mutlaka müfredatımız Hayyam’ı Sadi’yi, Hafız’ı Cami’yi ders programlarına çok ciddi ve kendi dilleriyle alıp okutmalı. Çocuklarımıza tarihin ilk gününden beri bağımsız yaşamışsak, bu, bu toprakların her nimetini ayrım gayrım demeden tadmamızdandır. Asırlar boyu kullandığımız dili ve o muhteşem şairleri bugün her çocuğun dalgaya aldığı mefailün saçmalıklarıyla değil bizatihi o şiirlerin kelimeleriyle öğretmeliyiz. Anadolu topraklarında asırlarca yaşamış dilleri sözlükle değil kendimizce manalarını bilecek kadar öğrenebilmeliyiz.. İdeolojik bir inatlaşma uğruna kendi kökenlerimizde asırlarca aşkları masalları tasavvufu bize anlatmış bu dile ‘uzak’ olamayız.. İdeolojilerin kanlı silahları bizi öldürebilir ama kardeş aşk tarihimizi unutturamaz. Anadolu’nun aşk ateşi sönmesin istiyorsak, Sadi’nin dediği gibi ateş üstünde baş başa vermiş iki odun gibi birlikte yanmalıyız.. Kayınbirader kayınbaba gibi bir daha kaynaşmak istiyorsak kayın ağacının dallarını yeniden bir araya getirmek zorundayız. Biz Yahudiler gibi bir kavmin çocukları değiliz. Bülbül ateşli çığlıklarıyla her bahçemizde başka başka ötüyor, bülbüle ‘dilini mi’ soruyoruz? Ne sevgililer ne aşklar yaşadık, şimdi mezartaşlarına kara selvilere çarpan rüzgarlara dinini mi soruyoruz?

HALKLAR KAFESE GİRMEZ
Leylekle bülbül aynı yuvada, şimdi hayvanat bahçesi gibi her bir kuşu Balkanlar Kafkasya örnekleri gibi ayrı bir demir kafes içine almaya, demokrasi mi diyoruz. Bugün Kürt Alevi aşiret soy dil Türkmen gibi etnik köken arayışlarına giren her bilim adamı çaresizlik içinde duvara tosluyor, çünkü birbirinin içine girmiş karmakarışık hale gelmiş bu yapıları çözmek mümkün değil.. İyi ki mümkün değil. O Horasan Erenleri öyle bir düğüm atmış ki Anadolu’ya, bu aşk düğümünü sonsuza kadar kimse etnik diye dil diye çözemeyecek. Aynı kubbeler aynı dergahlar aynı cephelerde aşkla birbirine ilahi dualarla karışmış Anadolu’yu anketle sosyolojiyle hiçbiri anlayamayacak... Anadolu bin yıl öncesinden dergahlarını çoktan kurdu ateşini çoktan yaktı, bu tekkeler ateşini, batıdan kapılan ırk dil etnik hastalıklarla söndürmesi mümkün değildir.. Çünkü bu toprakların evliyaları en büyük düşman olarak ‘gururu’ ‘böbürlenmeyi’ yani ‘kibri’ gördüler, efendi, zengin, sultan, köle ayırt etmeden bu toprakları ‘mesken’ tuttular.. Bize, tezgah dümen, alışveriş merkezleri otomobiller telefonlar satabilirsiniz, bizi uydurma ajanvari demokrasi özgürlük laflarıyla kırbaçlayıp içeri atabilirsiniz, ama…Güle kokusunu öğretmeye kalkmayın.. Bu toprağın binlerce yıl öncesinden yani iki üç yaşlarımdan beri bizi büyüten annemizin memelerindeki kokuyu bu toprakların yazarlarına anlatmaya kalkmayın..

O kokuyu unutanlar işte arkasına ABD’nin AB’nin silahlarını almış kardeşlerini öldürüyor..

Nihat Genç
Odatv.com

BÜYÜK YANDAŞ ÖDÜLÜ PERİHAN MAĞDEN'E

Türkiye'de "yandaşlık" son zamanlarda öyle "iğrenç" bir hal aldı ki, AKP İktidarına ve Cemaate "yaranmak" isteyen, yazar, çizer, gazeteci, televizyoncu ve akademisyen tayfası adeta kendi kendilerine" ihanet ederek, ürettikleri eserleri hiçe sayarak, "akıllarına" ve "onurlarına" inat, halkın gözünün içine bakarak "geçmişi" ve "bugünü" çarpıtmaktadırlar. Yani, yandaşlar "tarihi" ve "günceli" tahrif ederek kendilerine parlak bir gelecek hazırlamanın hesaplarını yapmaktadırlar... Ancak bu yandaşlar, bu "parlak geleceğin" sadece MADDİ getirileri olan "insanlık onurunu ayaklar altına alan" kirli bir gelecek olduğunu ya görmemekte, ya da görmek istememektedirler.

Türkiye'de AKP iktidarıyla birlikte tavan yapan "yandaşlık", aslında en büyük zararı bizzat yandaşlara vermektedir. Çünkü yandaşlık, vicdanı, ahlakı, onuru, erdemi ve en önemlisi "aklı" devreden çıkarmayı ya da bütün bu değerlere aykırı hareket etmeyi getektirmektedir. Bu nedenle yandaşlık, herkesten çok yandaşlara zarar vermektedir.

Yaranma içgüdüsü içindeki "yandaş", bütün gerçekleri acımasızca eğip bükerek, yaranacağı odakların işine gelecek biçime sokma konusunda uzmanlaşmıştır...
Bir bakıma "yandaşın" gözü dönmüştür; çünkü yandaş için önemli olan "gerçeğe ulaşmak" değil, gerektiğinde "gerçeği altüst ederek" bir şekilde "hedefe ulaşmak", yani ne pahasına olursa olsun yaranmaktır.

Günümüz Türkiye "yandaşının" en temel değeri PARA'dır.... Nitekim, günümüz Türkiyesi'nin en ateşli "yandaşları" bir zamanlar Marksist olan şimdiki malum LİBERALLER (liboşlar) ve bir zamanlar Sağcı olan şimdiki malum DİNCİLER (yobazlar)dır. Bugün paraya para demeyen bu "liberallerin" ve "dincilerin" ortak paydasının AKP'ye AKP değirmenine su taşıyan cemaate yaranmak konusunda sınır tanımamak olduğu herkesce bilinmektedir.

Mehmet Altan, Cengiz Çandar, Yasemin Çongar, Emre Aköz, Altan Tan, Mehmet Metiner vb... isimlerden oluşan "yandaş tayfası", AKP'ye yaranmak için gece gündüz 24 saat yayın yapan TV'lerde, hergün TSK'ya ve Cumhuriyetçi güçlere saldıran gazete ve dergilerde seslerini yükselterek yandaşlığın "en nadide örneklerini" vermektedirler!

İşte bu yazıda, "o nadide" yandaşlık örneklerinden birini veren Yazar Perihan Mağden'den ve onun gerçekten de "sınırları zorlayan" son yandaşlık edebiyatından söz edeceğim!

DÖNME PSİKOLOJİSİ
Bilindiği gibi Perihan Mağden bir yazar; hatta bana soracak olursanız iyi de bir yazar!
Ancak, AKP'ye yaranma içgüdüsü içindeki Mağden, cemaatin Aksiyon Dergisi'ne verdiği röportajda (yandaşlık en büyük zararı bizzat yandaşa verir, ilkesini doğrulayarak) adeta bugüne kadar ürettiklerini inkar edercesine ve "aklına ihanet ederek" gerçekleri eğip bükmekten çekinmemiştir.

Mağden'in, röportajının içinde geçen şu sözleri, yandaşların klasik özelliği olan "dönme haline" tipik bir örnek olması bakımından çok önemlidir: "...Eskiden ben de çok romantiktim, çok solcuydum, çok Sovyetist’tim, herkese saydırıyordum; ama bilmem kaç yaşına gelince, sen de biliyorsun ki kazın ayağı öyle değil yani!"
Yani, eskiden "sosyalisttim, romantiktim, Sovyetisttim; ama şimdi AKPci ve Fethullahistim!" demek istiyor Sayın Mağden!

İşte, Perihan Mağden'in, 2010 Türkiyesi'nin çok sayıdaki "yandaşlık edebiyatı örnekleri" içinde çok özel bir yere sahip olacağını düşündüğüm roportajınının (28 Haziran 2010) özeti:

Bakın ne demiş Perihan Mağden:

1.Mağden, Mavi Marmara Olayı hakkında, "O geminin yola çıkmasından daha normal bir şey olamazdı. Uluslararası bir organizasyona, uluslararası sularda müdahaleye cüret edecekleri aklıma gelmezdi. Bunu, hiçbir şekilde provokatif bir hareket olarak görmedim." diyor.
Demek ki Mağden, sıradan bir vatandaşın bile rahatlıkla görebildiği bir gerçeği göremiyor! İsrail, Mavi Marmara Gemisi yola çıkmadan önce defalarca Türkiye'yi uyarmış, ama buna karşın AKP hiçbir önlem almadığı gibi AKP'nin borozanı TRT günlerce Mavi Marmara'dan kışkırtıcı yayınlar yapmıştı. Oysa ki Kızılay yıllardır, İsrail'den izin alarak Gazze'ye sessizce tonlarca insani yardım yapmıştı ve hala yapıyordu. Mağden'in de bildiği gibi bu yardım organizasyonu düpedüz bir provakasyondu. Bu provakasyonun arkasında da başındanberi AK'TİVİST'lere "gaz" veren AKP vardı! Ama yandaşlık insanın gözlerini kör etmeye dursun bir kere...

2. Mağden, ilk defa Tayyip Erdoğan döneminde Türkiye'nin "bağımsız bir duruş" sergilediğini belirtiyor: "Başbakanın Mavi Marmara’yı içten bir biçimde sahiplenmesini nasıl yorumladınız?" sorusuna, "Şahane buldum. İnanılmaz derecede iftihar ediyorum. İran’ın nükleer programı için, Türkiye’nin Brezilya ile birlikte arabuluculuğa soyunması da tüylerimi diken diken edecek kadar akılcı ve mükemmeldi. Rusya’yla vizelerin kaldırılması da… Bunlar çok çok önemli. Erdoğan’ın kendini onlarla aynı lige koyması inanılmaz akılcı bir şey. Diyor ki 'Kardeşim Batı’ysa Batı, Doğu’ysa Doğu. Ben aradaki bağımsız güç olmak için adımlarımı atacağım.' İlk defa böyle dik duruyoruz. Bu role çoktan namzet olmalıydık. Bunları ilk defa Erdoğan’la yapabiliyoruz." diyor.

Mağden, bol keseden atıyor... Anlaşılan zerre kadar da tarih bilmiyor. Mağden, Filistinli Müslümanlara bu kadar sahip çıkan Başbakan'ın 2003'ten beri ABD'nin Irak'ta Müslüman kanı dökmesine neden hiç ses çıkarmadığını unutuyor! Türkiye'nin Brezilya ile birlikte İran için arabulucu olamsını, "tüylerini dken diken edecek kadar akılcı ve mükemmel" bulurken, Türkiye'nin bu çıkışının ABD ve dünya tarafından "ciddiye alınmadığını" dahası kapılı kapılar ardına ABD ile başka şeylerin konuşulduğunu söylemekten kaçınıyor... Dahası Erdoğan'ın bu adımlarını "İlk defa böyle dik duruyoruz" diye abartmaktan çekinmiyor. Erdoğan'ın dış politkadaki "esip gürlemelerinin" iç kamuyunda miliyetçi-muhafazakarlara, dışarda ise BOP'a yönelik planlı çıkışlar olduğunu görmek istemiyor... Mustafa Kemal Atatürk'ün önderliğinde Ulusal Kurtuluş Savaşı veren bir ülkeyi, neredeyse bütün dış politikasını kapalı kapılar ardında ABD'yle birlikte belirleyen bir ülke haline getiren AKP hükümetini "ilk defa dik durmakla" onurlandırıyor.... Atatürk yedi düvele karşı dik durmadı mı? İnönü II. Dünya Savaşı sırasında İngiltre ve Almanya gibi ülkere karşı dik durmadı mı? Menderes, 1959'da ABD'ye karşı dik durup Rusya'ya yakınlaşmadı mı? Örnekleri çoğaltabiliriz.... Ne demek ilk kez Erdoğan dik durdu?

3. Mağden, gelişmeleri "doğru okuduğu" için AKP'yi desteklediğini belirterek şöyle diyor: "Saflaşma ve kutuplaşma varsa var. Bir safa ayrılacaksak ayrılalım. Bir avuç demokratsak, bu kadar flu bir AK Parti’ye destek vermek zorunda kalıyorsak, bu salaklığımızdan değil, doğru okuma yapma arzusundan kaynaklanıyor. Bu esnada kimi düşmanlıklar oluşacaksa oluşacak. Ben zaten mahkemem basıldığı andan itibaren düşmanlıklarımı başlattım. Tarafım ben. Sadece o çeteye karşı değil. Alırsın Silivri’ye olur biter. Ama bu ülkede bir Ergenekon zihniyeti, ideolojisi var. Ben onlara karşıyım. Ben zaten kamplaşmışım..."

Görüldüğü gibi Mağden, anlaşılan "saflaşmadan", "kutuplaşmadan" besleniyor.Bütün yandaşların yaptığı gibi hem hakim hem savcı rolüne soyunarak yargı süreci devam eden bir davada hükmü peşinen vererek Ergenekon'a tıpkı Başbakan gibi "Çete" diyor. Kendince mahkum ettiği Ergenekon zihniyetine yükleniyor. İşte bizim liberallerimizin demokratlığı: Demokrasiyi işlerine geldiği gibi kullanmak...

4. Mağden, TRT'de TSK'yı alabildiğince eleştirebilmesini örnek göstererek Türkiye'de "ifade özgürlüğünün" geliştiğini belirtiyor: "... ifade özgürlüğü açısından daha iyi bir yere gidiyoruz bence. Orduya yaptığım bu eleştirilerin, daha önce ne kadarını yapabilirdim? Geçen TRT’de bir programa katılmak için Ankara’ya gittim. Vallahi binadan çıktığımda beni alıp kapının önünden götürmeleri gerekirdi. Ben bunları TRT’de söyleyebiliyorsam, inan bana bu çok önemlidir. O söylediklerimi, hiçbir özel televizyon bana söyletmez!"

Mağden, halkın vergileriyle, işsiz insanların elektrik faturalarından kesintilerle ayakta duran ve Fehmi Koru gibi yandaşların 100 Bin TL maaş aldıkları TRT'de TSK'yı eleştirebilmiş olmasını, AKP yandaşlığı yapmış olmasını, "O söylediklerimi, hiçbir özel televizyon bana söyletmez!" diyerek "ifade özgürlüğü" diye adlandırabiliyor.Bu durum, Mağden'in ve AKP'ci liberalerin geldikleri noktayı gözler önüne sermesi bakımından çok önemlidir. TRT'de TSK'ya saldırmak "düşünce özgürlüğü" oluyor artık Türkiye'de...

5. Mağden, Kemal Kılıçdaroğlu'na medyanın "gaz verdiğini" belirterek medyanın Başbakan'ın sinirlerini bozduğunu ifade ediyor: "...Tansu Çiller’e verdikleri gazı şimdi Kemal Kılıçdaroğlu’na veriyorlar. İsmail Cem’e, Kemal Derviş’e, Hüsamettin Özkan’a da aynı gazı verdiler.Bence onların gerçek ufaklığı, kafa karışıklığı oluşturma. Medya bunu yapınca sinir bozucu bir savaş başlıyor. Başbakanın da sinirleri bozuluyor. O kadar acayip bir propaganda mekanizması var ki! Bahsettikleri ‘yandaş medya’ da kurulamıyor ki! ‘Yandaş medya’ dedikleri gazetelerin birçoğunda, kendi ekollerinden yetiştirdikleri insanlar çalışıyor. Bu ekiplerle medya o kadar kuşatılmış ki! Ama bana ‘yandaş’ dedikleri medya da çok zayıf geliyor yani."

Mağden, bir zamanlar Tansu Çiller'e, İsmail Cem'e, Kemal Derviş'e "gaz veren" medyanın şimdi de Kemal Kılıçdaroğlu'na "gaz verdiğini", bunun sinir bozucu bir durum olduğunu söylüyor, ama nedense 2002'den beri Recep Tayyip Erdoğan'ın medyaya hakim olmak için neler yaptığını, ATV'nin nasıl el değiştirdiğini, Taraf'ın nasıl kurulduğunu, Başbakan'ın uçağında neden Vakit, Yeni Şafak, Zaman, Sabah yazarlarının hep baş köşede ağırlandıklarını ve yandaş medyanın nasıl yaratıldığını hiç anlatmıyor. Yandaş medyanın nasıl Atatürk'çü ve Cumhuriyetçi kitle önderlerini hedef göstererek sistemli saldıralar düzenlediğinden hiç söz etmiyor... Ergeneokoncu, terörist diye içeride yatan Tuncay Özkan, Mustafa Balbay gibi muhalif gazetecilerin haklarını korumak gerektiğinden hiç bahsetmiyor...Anlaşılan Mağden ve onun gibilerin "düşünce özgürlüğü" sadece "yandaşın düşünce özgürlüğü"dür...

6. Mağden, Kemalist ideolojinin çöktğünü iddia ederek şunları söylüyor: "...Kemalist ideoloji çökmüş, altında kalmışsın. Bildiğimiz sokak ağzı, pozisyonu muğlak ve nasyonalist bir söylem… Bir de milliyetçiler. Onu da MHP dolduruyor. Böyle demode bir söylem. Ama ‘çıkmayan candan umut kesilmez’ misali…"

Mağden, bütün yandaşların yaptığı gibi "olanı" değil, "kendince olması gerekeni", görmek istediği manzarayı "olmuş" gibi ortaya koyuyor ve "Kemalist ideoloji çökmüş!" diyor... Ne kadar çok isterdi Kemalist ideolojinin gerçekten çökmesini; ama daha bizler varız! Birileri, bizleri de ortadan kaldırıncaya kadar beklemesi gerekecek Sayın Mağden'in. Mağden, Kemalist söylemi, "sokak ağzı" söylem, "Nasyonalist söylem" olarak adlandırıyor, yandaşlığını yaptığı Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın, "yalama", "sünepe", "lan", "ananı da al git" sözlerini unutarak....

7. Mağden, Baykal'a yönelik bir "operasyon" yapıldığını belirterek, Baykal'ın Baytok'la ilişkisinin zaten bilindiğini iddia ediyor: "Çünkü Ankaralı profesör bir hanım, “Biz yıllardır Baykal’ın Nesrin Baytok’la ilişkisini biliriz” şeklinde bir şey söylemişti bana. Bence bu bayağı mazisi de olan bir kaset. Ama bir yandan da Baykal’ı savunacağım? Yoo... Çünkü Baykal dehşet verici laflar söyledi. Demokratik açılımda, anahtar rolü oynayabilecekken korkunç şeyler yaptı. Anayasa paketine destek verebilirdi; ama onun da önünü tıkamaya çalıştı, her zaman yaptığı gibi. Daima tıkanıklık ve demagojiyle bunca yılımıza mal olmuş birisi için üzülecek değilim. Özür dilerim! Adam bize çok vakit kaybettirdi..." Baykal'ı "Sizce neden devirdiler?" sorusuna ise şu cevabı veriyor: "Şuradan şuraya oylarını artıramayacaklarını gördüler. Bence bir de, gündemi yeterince meşgul edemeyeceklerini fark ettiler. Baykal, zaman içinde sıkıcı bir etki yarattı. Onun için “Yeni bir aktörle heyecan getirelim” dediler. Bu demode malları, pazarlayabilme ümidiyle!-Ama o ‘sıkıcı’ dediğiniz Baykal’a yönelik bir kabul de vardı. ‘Ergenekon’un avukatı’ olduğunu söylemesinden başlayarak, hükûmetin yaptığı her anayasal değişikliği Anayasa Mahkemesi’ne götürerek, bir zihniyetin misyonunu da oynadı ve kabul gördü… Bunun ardından böyle bir ‘devirme operasyonu’ ilgi çekici geldi…"

Öncelikle Mağden, bu Ankaralı profesör hanımın kim olduğunu açıklamak zorundadır. Ancak, yandaşların temel niteliklerinden biri de ortaya "kanıtsız iddialar atmak" olduğuna göre Mağden'den böyle bir açıklama beklemek boşunadır. Mağden'in aslında Baykal'ın devrilmesine, Baykal açısından değil ama, AKP'nin geleceği açısından üzüldüğü ortadadır. Kılıçdaroğlu'nun CHP oylarını bariz şekilde arttıracağını gören Mağden de diğer yandaşların, özellikle de Gülencilerin yaptığı gibi Baykal'ı istismar ederek Kılıçdaroğlu'na saldırmak istemektedir.

8. Mağden, Ergenekon tutuklamalarının TSK'nın gücünü azaltığını, polisteki değişimin orduda da yaşanmasının gerektiğini belirtiyor:"Bence Ergenekon bizim halkımızın gönlünde yankısını buldu. Özellikle Taraf’ın patlattığı haberlerle Genelkurmay’a olan güvenin yüzde 98’lerden yüzde 46’lara inmesi de CHP’ye yapılan operasyonla çok ilgili. Ergenekon, Türkiye’de niçin var? Askeriyenin gücüne güç katmak için. Başka bir genelkurmay başkanıyla, askeriye de kaybettiği mevzileri geri kazanmak istiyor olabilir."

Mağden, "Bu güven kaybıyla beraber, şehit cenazelerinde, ailelerin ‘Vatan sağ olsun demiyorum’ isyanını da duyar olduk" sorusuna, "Ne kadar büyük bir çözülme değil mi? Bu çözülme; askeri, demokratik bir ülkede, gelmesi gereken yere getirtecek bir çözülmedir. Kadir-i mutlak statüsünden profesyonel orduya geçiş sürecinde, çözülmenin başlangıcında, Kılıçdaroğlu’nu ortaya çıkararak bunlar bence ‘damage control’ (kaybın kontrolü-zararın telafisi) yapmış oldular. Ama toslayacaklar. CHP’nin içinde böyle bir şey yok; ama ben ordunun içinde demokrat insanların olmasını isterim. Çünkü mecburum ona. O, benim ordum. Nasıl polisin içinde büyük bir dönüşüm oldu ve düzgün bir polise ulaşma yönünde çok önemli adımlar attıysak, askeriyede de böyle bir dönüşüme mahkûmuz. Anayasa paketinde, bu yöndeki adımlar o kadar önemli ki. Bizi önümüzdeki günlerde bekleyen büyük oyun nedir? Yeni askeriyemiz olan yargıdan gelecek korkunç ayak oyunları, çelme takma arzusu. İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Aykut Cengiz Engin’in telefon konuşmalarında Tuncay Özkan’a “Evet efendim, emrinize amadeyim” diye hitap etmesine ne diyeceğiz? Ama hiç de o kadar ses getirmedi? Neden böyle bir konuşma yapan insan hâlâ o makamda durmaya devam eder? Görevden alındı mı? Bu kadar yanlı bir yargı… Ergenekon’la ilgili en küçük haber yazınca da hakkında hemen dava açılıyor. Şimdi bu nasıl bir yansız yargı?" diye cevap veriyor.

Mağden, Taraf'ın maksatlı manşetlerini "Taraf'ın patlattığı manşetler" olarak parlattıktan sonra, bu sayede halkın TSK'ya olan güvenin azaldığını ballandıra ballandıra anlatıyor. Sonra da klasik yandaş incilerini diziyor: Ergeneokon'un askeriyeye güç katmak için kurulduğunu, şehit yakınlarının "vatan sağ olsun" dememelerinin (bu da nerden çıktıysa) "büyük bir çözülme" olduğunu anlatıyor büyük bir heyecanla! Halk ve ordunun çözülmesinin Türkiye'yi demokratikleştireceğini düşünüyor sevgili yandaşımız! Sonra da polisteki değişimin (cemaatçi yapılanmanın) askeriyede de yaşanması gerektiğini söylüyor açıkça. Bütün değişimler için de Anayasa'da yapılacak değişikliğe güveniyor belli ki. Bu sırada yargının direnç göstereceğini bilidinden de yargıya saldıryor... Hep aynı yandaş yaklaşımı anlayacağınız...

9. Mağden, Anayasa değişikliğinin mutlaka gerçekleşmesi gerektiğinin altını şöyle çiziyor:"Yeni anayasa’ diye diye dilimizde tüy bitti. Bence son derece mahcup bir paketi geçirmeye çalıştığında bile, AK Parti’nin kendi içinde bir engel oluşuyor. Böylesine korkunç bir mücadele veriyor Tayyip Erdoğan. Ergenekon ideolojisi, AK Parti’nin içine uzanmış durumda. Bu, o kadar güçlü bir ideoloji ki! BDP’ye bakıyorsun, parti kapatmalara en fazla sen maruz kalıyorsun; ama bu yöndeki değişikliğe hayır diyorsun. Kraldan daha çok kralcısın. Kapatmacıdan daha çok kapatmacı oluyorsun. Ben geçen gün TRT’de ağzımı bozmamak için ‘Stockholm sendromu’ dedim buna. İktidar partisi, sürekli kapatılma tehdidiyle yaşatılıyor. Anayasa değişikliğine gidince de zırt sivil dikta, zırt mahalle baskısı gibi aptal, muğlak kavramlarla ortalığı bulandırıyorlar." Mağden, Anayasa değişikliğine karşı çıkan yargıyı ise, "Bu ülkede, en büyük muhalefet, yargı. Utanç verici bir yerde. Düşünsene, 1980 Darbesi’nin korkunç anayasasını savunan, bu yargı." diyerek eleştiriyor.

Mağden, Anayasa değişikliğiyle Kemalist ideolojinin yıkılacağını düşündüğünden olsa gerek bu değişikliğe büyük önem veriyor. Bu değişikliğin neler getirdiğini, AKP'nin Anayasa Mahkemesi'nin ve HSYK'nın yapısını nasıl ve neden değiştirmek istediği gibi asıl can alıcı konulara girmeden (çünkü buna yandaşlığı izin vermiyor) bu değişikliği, klasik 82 Anayası'nın değiştirilmesi olarak topluma empoze etmeye çalışıyor... Ve bu değişikliğe karşı çıkcak yargıyı ise "utanç verici" olarak adlandırıyor... Bütün yandaşlar gibi, halkın cahil olduğunu düşünüyor, insanların 82 Anayasasının defalarca değiştirildiğini bilmediklerini zannediyor! Her değişikliğin mutlaka "ileriye doğru bir adım" olmayacağı gerçeğini insanların göremediğini düşünüyor...

10. Mağden AKP karşıtı medyayı eleştirerek bu medyayı okumadığını, sadece TARAF okuduğunu belirtiyor: "(Anayasa değişikliğine karşı olmayı) maharet zanneden, Hürriyet Gazetesi aydınları. Medyanın duruşu da fevkalade değil mi? Onlar çok demokrat, çok muhalif, çok özgürlükçüler; diğerleri de ‘yandaş’…

Erdoğan, ‘Candaş’ dedi ya (gülüyor). Bence Erdoğan, tahmin ettiğimden daha çok, medyayla uğraşıyor. Ben de mesela çok uğraşıyordum. Ama şimdi sadece Taraf okuyarak kendimi bunlardan koruyorum. Hakikaten hepimizin sinirleri bozuluyor. Tansu Çiller okumazmış ya, kendini korumak için. Ayna ayna var mı benden daha güzeli diye (Gülüyor)… Gazeteler sahip değiştirse de bir şey değişmiyor. Çünkü kadrolar felaket. Bu kadroları reddederek yola çıksalar, çok daha iyi bir gazetecilik yapacaklar."

Mağden burada adeta "gazetecilik dersi veriyor"! Bir aydın olarak sadece Taraf okumakla övünüyor! Hükümeti eleştiren medyayı eleştiriyor! Erdoğan'ın "Candaş medya" ifadesini memnuniyetle "gülerek" karşılıyor! Dahası, muhalif gazete patronlarına AKP karşıtı kadroları değiştrime önerisinde bulunuyor! Yani bütün basının "yandaş" olmasını düşlüyor....

11. Mağden, "Olası bir referandumun Anayasa Mahkemesi tarafından engellenmesi hâlinde sizce Erdoğan’ın stratejisi ne olur?" sorusuna; "(Erdoğan), Ey halkım, benim elimi kolumu bağlayan bir yapılanma var. Ben bunun karşısında çaresizim’ diyerek erken seçim kararı almalı.."

Mağden, Başbakan'a yine "mağdur rolü yapmasını" öneriyor... Yoruma veya başka söze gerek var mı?

12. Mağden, yerel seçimlerde AKP'nin oyunun düşmesine "fena halde bozulduğunu" da şöyle ifade ediyor: "Belediye seçimlerinde, AK Parti’nin oyunun düşmesine hakikaten bozuldum. Benim gönül verdiğim bir muhalif hareket var da oraya mı gidiyor? Hayır. Yemin ederim sana, yerel seçimlerde AK Parti’nin oylarının düşmesini ben Ergenekon’a gitmiş oylar olarak gördüm, öyle okudum."

"Büyük yazar", "büyük aydın", "eski sosyalit" Perihan Mağden, "AK Parti’nin oyunun düşmesine hakikaten bozuldum. Benim gönül verdiğim bir muhalif hareket var da oraya mı gidiyor?" diyebiliyor... Mesleğinden, geçmişinden ve aklından utanmadan açıka bir "AKP yandaşı" olduğunu haykırıyor! Ve Türk halkının ona ve onun gibi yandaşlara inanmalarını bekliyor!

Perihan Mağden'in cemaatçi Aksiyon Dergisi'ne verdiği bu roportajda söyledikleri, yandaşlığın geldiği son noktayı göstermesi ve yandaşlardaki "akıl ve vicdan tutulmasını" göstermesi bakımından çok önemlidir.

Radikal Gazetesi'ndeki yazılarında "ezandan rahatsız olduğunu" ve "dinsizlerin sayısının artması" gerektiğini belirten Perihan Mağden, şimdi de "nedendir bilinmez" (!) Cemaat'in dergisine AKP'yi savunan bir röportaj veriyor! Bu durum karşısında İnsanın da ister istemez "Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu" diyesi geliyor.

Türkiye'de birgün (ki o günler çok uzak değil) "Yandaşlık Ödülleri" verilecek olursa benim adayım Sayın Perihan Mağden'dir. Buradan herkese duyuruyor ve Mağden'e destek bekliyorum!..

Sinan Meydan
Odatv.com



Bir zamanlar "ezandan rahatsız oluyorum", "dinsizlerin sayısı artmalı" diyen Perihan Mağden şimdi, cemaatci Aksiyon'da AKP'yi savunuyor... Neden acaba?

EMPERYALİZMİN BİR AYAĞI ÇUKURDA

Arzu hanım iletisinde diyor ki ‘Televizyon programları ve yorumları beni ve benim gibi düşünen çoğu yurtdışı çileden çıkarıyor, düşman kim belli değil ……..tüm değerlerimize ve ecdada müthiş bir karalama ve sindirme politikası izleniyor .. .. Birçok kurumsanki bu ülke için değil, başka devletlerin emrinde çalışıyor..’

Sonunda ‘Bu düşüncede olanlar bir araya gelmelidir’ diye bitiriyor…

Aslında bu ve binlerce ileti bir araya geldiğimizin işareti değil mi?

Şehit cenazelerindeki sloganlar birlikteliğimizin işareti değil mi?

Ekranlardaki birliktelikten bile korkanlar bu toparlanmanın emaresi değil mi?

Kendimize haksızlık etmeyelim..

Aydınların yurdun dört bir yanında büyük ilgiyle kucaklanmaları, salonların, meydanların dolup taşması, bir araya geldiğimizin kanıtı değil mi? Üstelik sağ sol, şucu bucu, başörtülü başörtüsüz ayrımı yapılmadan ‘vatan’ için bir araya gelenlerde büyük bir artış olduğunu görmezden gelebilir miyiz…

Kendimizden şüphe duymaya öyle alıştırıldık ki! Daha dikkatle bakalım. Bunları hafife almayalım. Çünkü sandıktan da seçimden de önemli olan bu BİLİNÇ, bu birlikteliktir.. Ve meyvalarını verecektir..

KORKU VE ECEL
İşte bu birileri için çok korkutucu. Bu milletin ‘birlikte’ düşünmesinden çok korkanlar var.

Bugün ‘solcu’nun elinde Yeniçağ gazetesi. ‘sağcı’ bilinen adam Aydınlık dergisi okuyor. ‘Dinci’ diye yaftalanmış adam, Silivri mitingine geliyor, Ulusal Kanal seyrediyor. Aklın yolunda, BİR düşünce üretenler çoğalıyor.

Odatv.com ile Yeniçağ gazetesinden iki GERÇEK gazeteci, Barış Terkoğlu ve Arslan Bulut, aynı anda ‘Ergenekon’ adı verilen maskaralığın ‘ipini çekecek’ kadar önemli bir yayın gerçekleştiriyorlar ve Yılmaz Polat’ın kitabı, ‘CIA pençesinde Açılım’ ve Aydınlık dergisinin taa 2007 yayınının da hakkını teslim ederek, Adalet bakanlığında alınan kararların, Amerika’dan ‘atanmış’ bir danışman savcı tavsiyesiyle mi alındığı sorusunu, gündeme bomba gibi düşürüyorlar.

ORTALIKTA KOCA BİR TISSS!
Yeniçağ gazetesini ‘fişleyenler’ kime akredite?

Ardından Yeniçağ Gazetesi yazarı, Sabahattin Önkibar genelkurmay başkanı ile bir görüşme gerçekleştiriyor. Ve yaygın medya alev alev yanıyor.. Hürriyet’in Ertuğrul Özkök’ü, genelkurmay başkanını ‘şoven milliyetçi çizgide, ‘radikal milliyetçi’ Yeniçağ’a konuş’makla suçluyor. Ve ekliyor ‘Hem de ‘Ergenekon sürecinde!’

Sonra bir başka ‘gazeteci’ diyor ki, ‘Yahu üstelik bu milliyetçi sağ gazete MHP kalıpları içinde bile değil. Neredeyse tümüyle sistem dışı!’

İşte zurnanın zırt dediği nokta budur.

Kurulan oyunun dışından bakan birileri var! Sadece iktidar partisine değil, alışılmış kalıplar içinde kalmadan, her yöne eleştiri yapıyor, ‘gazetecilik’in 4. kuvvet olduğunu hatırlatıyorlar. Üstelik ‘binbir destekli’ TARAF’tan da fazla satıyorlar. Ve birkaç sene içinde tirajları 10 kat artıyor!

BU TELAŞ ÖZGÜN DEĞİL!
Görmemek için kör olmak lazım. Bir telaş var ortada. Olay üzerine olay! Jet hızıyla geçen bir haziranın ardından elle tutulur bir ‘telaş’, tüm ‘dolmakalem’leri sarmış durumda.

Onların telaşı özgün olamaz! Biliyoruz ki, yaygın medya ‘Türkçe’ düşünmez ve istisnalar hariç kendine özgü düşünce üretemez... İpleri Washington ve Brüksel’dedir! Sadece yansımalarla idare edilir. O zaman telaşın kaynağı yine Atlantik ötesindedir!

Geçen ay Aydınlık dergisinde en önemli Amerikan düşünce kuruluşlarından biri olan Rand Corporation’ın Türkiye hakkındaki bir raporuna yerverildi. Raporun başlığı’ ‘Türkiye: Sıkıntılı Ortaklık’ değil miydi?

Raporda özetle, ‘Türkiye bir yol ayrımında’ deniyordu ve 4 seçenekten sözediliyordu:

1.Türkiye AB kapısında kalmaya devam eder; bu ABD için en uygun seçenektir.

(Bakın TÜSİAD’in Boyner başkanı da birebir aynı cümleyi kuruyor. Diyor ki

‘AB vizyonu parçası olmak, üye olmaktan da önemli!’ TÜSİAD, diyorki ‘Hedefimiz, Atlantik ötesinin emri doğrultusunda, Avrupa Birliği havuçu yönünde dizüstü çökmüş bir Türk milleti!

2. Rand raporunun Türkiye’nin gidebileceği ikinci yol tahmini ‘Ilımlı İslam Cumhuriyeti’! Rapor bu ihtimali zayıf görüyor.

3. Rapor, Türkiye’nin , ‘yumuşak bir askeri darbe’ yaşayabileceğini de seçenekler arasına koyuyor.Ama bu ihtimali de çok kuvvetli görmüyor…

4. En tehlikelisi diyor rapor, Türkiye milli bir çizgiye geçebilir!

Burada herhangi bir partiden, siyasi kurumlardan falan değil, ‘denetlenemeyen’ bir güçten, Türk milletinden sözediliyor. Diğerleri uzun yıllardır tam kontrolde..uzun yıllardır, Batıya parmak kaldırmadan, Washington, Brüksel’e yüz sürmeden hükümet eden, ya da hükümete talip olan yok!

İşte telaş buradan kaynaklanıyor! Atlantik ötesi ve içerdeki hempaları dört dönüyor.

Malum medyayı dikkatle izleyin. Ani bir U dönüş göreceksiniz!

Televizyonlarda malum hokkabazlar karşısında muhalifler …

Laf salatalarına muhalefet sosu kattılar. ..

Karanlıkta korkmamak için ıslık çalıyorlar.

Türkiye’de ‘yeter artık’ diyenlerin ateşine su serpmek için, (ya da amiyane tabirle ‘gazını almak’ için mi desek) ‘ulusalcı’ söylemlerle, hükümetçi/Atlantikçi söylemleri karşı karşıya getirmek zorunda kaldılar…

Çünkü, Yeniçağ gazetesi, Aydınlık dergisi veya ‘satın alınamayan’, ‘milli ortak aklın sesi olanların, üzerlerine atılan onca çamura rağmen parladığını onlar da görüyorlar. Tavsiyeli hükümet, danışmanlı adalet , şarlatan basın ve televizyon kümelerine açlık işsizlik ve biber gazlarına rağmen, ortak akıl ülkenin her yanında, parlıyor. İşte budur onları telaşa boğan.

Hem kendileri hem ‘yakın ve çook uzaklardaki işverenleri’ beceriksizlikleriyle kala kalacaklardır. Hiç kendilerini yormasınlar, güç, mevki, paraları olabilir, muhaberatı iyi kullanabilirler, Avro Atlantik sistemlerin periferilerinde gezebilirler.. Onların şaraplarıyla çoşup, onların gitarlarına oynayabilirler.. Ama artık anlı şanlı batı sistemlerinin de bir ayağı çukurda!

Bu topraklarda her türlü melanete karşı çıkacak güç binlerce yıldır vardı, şimdi de var ve hep olacak. Rüzgar değişince onların adını en başta ağababaları olmak üzere kimse hatırlamayacak!

Banu Avar
Odatv.com

ANAYASA MAHKEMESİ TÜRBAN KARARINI NASIL VERDİ

Anayasa Mahkemesi 1970’li yılların başından beri aldığı kararlarda, anayasa değişikliklerinin “şekil” yönünden nasıl denetleneceğini ortaya koymuştur. 2008 yılında alınan ve üniversitelerde türban yasağını kaldıran anayasa değişikliğinin incelendiği son karar (05.06.2008 günlü, E.2008/16, K.2008/116 sayılı bu karar 22.10.2008 günlü Resmi Gazete’de yayımlanmıştır) esas alınarak (bundan sonra “türban kararı” olarak anılacaktır) Anayasa Mahkemesi’nin anayasa değişikliğine ilişkin yasaları şekil yönünden nasıl incelediği gözler önüne serilmeye çalışılacaktır.

Anayasa Mahkemesi, Kuruluş Yasası ve İçtüzüğü gereği bir dosya üzerindeki incelemesini iki evrede gerçekleştirmekte; süre, yöntem, yetki ve koşul yönünden dosyada eksiklik bulunup bulunmadığını “ilk inceleme” evresinde yapmakta; dosyada eksiklik yoksa “esasın incelenmesi” evresine geçmektedir. “Esasın incelenmesi” evresinde, yasalar yönünden “şekil ve esas”, anayasa değişikliklerine ilişkin olarak da yalnızca “şekil” yönünden inceleme yapılmaktadır. Yüksek Mahkeme’nin “türban kararında” da, ilk inceleme evresinde dosyada eksiklik bulunmadığından “işin esasının incelenmesine” oybirliğiyle karar verilmiş ve “esasın incelenmesi” evresine geçilmiştir.

Anayasa Mahkemesi’nin, 1961 Anayasası döneminde 1970’li yıllarda alınan 7 kararında (K.1970/31, K.1971/37, K.1975/87, K.l976/19, K.1976/46, K.1977/4, K.1977/117);

- Anayasal düzenin, hukukun üstün kurallarına ve çağdaş uygarlığın gereklerine aykırı düşecek biçimde yeni ilkelere bağlanamayacağı,

- Anayasa’nın 1. maddesinde yer alan “Türkiye Devleti bir Cumhuriyettir” kuralı ile bunu tamamlayan ve Cumhuriyet’in temel niteliklerini belirleyen 2. maddesini değiştirecek derecede etkisi olacak bir değişiklik yapılamayacağı,

- Çağdaş anayasaların, kuruluş felsefesine uygun böyle ilkelerle oluşturulan anayasal düzeni koruyan ve güvenceye alan kurallarla kurumlara yer verdiği,

- Anayasa değişikliğine ilişkin tekliflerin, her şeyden önce Anayasa’nın başlangıç bölümü ile 1 ve 2. maddelerinde yer alan ilkelerde en küçük bir sapmayı ya da değişikliği öngöremeyeceği; değişikliklerin bu ilkelerin tümünü ya da birini hedef alması durumunda teklif edilemeyeceği ve TBMM’nde kabul edilemeyeceği; teklif ve kabul edilmeleri durumunda ise “şekil” koşuluna aykırı olacağı,

yargısına varılmıştır. Bu kararlarla oluşan yargı, aynı kuralları içeren ve Atatürkçü Cumhuriyet rejimini koruma bağlamında aynı hukuksal güvencelere sahip olan 1982 Anayasası döneminde de geçerlidir. Nitekim bu kararlara, “türban kararında” da yer verilmesi varılan bu sonucu pekiştirmektedir.

Anayasa Mahkemesi, “türban kararında” esasın incelenmesine ilişkin ikinci evrede, Anayasa’da yapılan değişikliği öncelikle “teklif edilebilirlik” yönünden incelemiştir. Bunu yapabilmek için de, Anayasa’yı değiştirme yetkisinin niteliğini ve sınırlarını, yasama organının kurucu iktidar karşısındaki hukuksal durumunu irdelemiştir.

KURULU VE KURUCU İKTİDAR
Öğretiye bağlı kalarak Anayasa Koyucuyu “kurucu iktidar”, Anayasa’da değişiklik yapma yetkisi bulunan TBMM’ni “kurulu iktidar” olarak ayıran Yüksek Mahkeme, kurulu iktidar olan TBMM’nin, asli kurucu iktidarın yarattığı “hukuksal otorite” sınırları içinde hareket etmek zorunda bulunduğunu, bunun, yapılan yasama işleminin hukuksal geçerlilik kazanabilmesinin önkoşulu olduğunu kabul etmiştir. Anayasa’nın 6. maddesinde, “hiçbir kimse veya organ kaynağını anayasadan almayan bir devlet yetkisi kullanamaz” denildiğine göre, TBMM’nin anayasal sınırları aşarak kullandığı yetki ile ortaya koyduğu yasama işlemleri hukuksal geçerlilik kazanamaz.

Anayasa Mahkemesi’ne göre, Anayasa’nın 175. maddesinde Anayasa’yı değiştirme yetkisi TBMM’ne verilmiş olmakla birlikte, kaynağı Anayasa olan bu yetkinin, Anayasa’nın öngördüğü yöntemlerle ve anayasal sınırlar gözetilerek kullanılması gerekir. Başka bir anlatımla, TBMM’nce kullanılacak yetkinin, her şeyden önce “asli kurucu iktidar” tarafından kullanılmasına izin verilen bir yetki olması zorunludur.

Anayasa’nın 4. maddesinde, “Anayasanın 1. maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2. maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3. maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez” denilerek, TBMM’nin Anayasa’yı değiştirme yetkisinin sınırı çizilmiş; oluşturulan yasak alanda yetki kullanılamayacağı, kullanılırsa hukuken geçerli olamayacağı belirlenmiştir. Değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek bir Anayasa kuralına yönelik değişiklik teklifi TBMM’nin yetkisi kapsamında bulunmadığından, yetkisiz olunan bir alanda yapılan yasama işlemine hukuksal geçerlilik tanımak olanaksızdır. Salt “sayısal çokluk” da, böyle bir yasama işlemini hukuken geçerli kılmaya yetmez. Çünkü, “kurulu iktidar” olan TBMM’nin işlemlerinin geçerliliği, “asli kurucu iktidarın” öngördüğü anayasal sınırlar içinde kalması koşuluna bağlıdır.

Yüksek Mahkeme bu yargıya vardıktan sonra, Anayasa’nın 148. maddesindeki “şekil” yönünden denetimin, “teklif…şartına uyulup uyulmadığı” kuralı uyarınca, Anayasa değişikliğinde “geçerli teklif” koşulunun bulunup bulunmadığına yönelik bir denetimi de içerdiğine hükmetmiştir.
Yüksek Mahkeme 175, 4 ve 148. maddelerin birbirleri karşısındaki durumunu şöyle görmekte ve yorumlamaktadır: “Anayasa’nın yetki normu olan 175. maddesi, bu yetkinin sınırını çizen 4. maddesi ve bu sınırların dışına taşan yetki kullanımının hukuksal müeyyidesini belirleme yetkisini öngören 148. maddesinin birlikte değerlendirilmesi zorunludur.” Açık anlatımıyla Anayasa Mahkemesi’ne göre, 175. madde “yetkiyi”, 4. madde “yetkinin sınırını”, 148. madde de, “yetkiyi aşmanın yaptırımını” düzenlemiştir. Daha açık anlatımıyla Anayasa’yı değiştirme yetki sınırının aşılması yaptırımsız değildir. Anayasa’nın 11, 148 ve 153. maddeleri uyarınca, Anayasa’yı resmen yorumlamaya yetkili tek organ olan Anayasa Mahkemesi’nin bu yorumu kesin ve bağlayıcıdır.

Anayasa Mahkemesi’nin koruyacağı anayasal düzen, Anayasa’nın ilk üç maddesi ile çerçevesi çizilen Atatürkçü Cumhuriyet düzenidir. Kurucu iktidarın siyasal düzene ilişkin temel tercihi ilk üç maddede, bunun somut yansımaları ise diğer maddelerde vücut bulmuştur. Bu vücudu bütün olarak görmek ve yapıyı değiştirecek dolaylı düzenlemelere de geçit vermemek gerekir.

Anayasa’nın 4. maddesi dahil, Atatürkçü düşünce sistemine dayalı Cumhuriyet düzeninde değişikliğe neden olacak düzenlemeler, kurucu iktidarın yarattığı temel anayasal düzende dönüşüme yol açacağından, kabul edilemez. Anayasa’nın ilk üç maddesinde değişiklik öngören yasama işlemleri nasıl hukuken kabul edilemezse, diğer maddelerde yapılan değişikliklerle aynı sonucu doğuran yasama işlemleri de hukuken geçerli sayılamaz.

CUMHURİYETİN SONU GELİR
Anayasa Mahkemesi, sonuç olarak bu gerekçelerle, yapılan değişikliklerin, Cumhuriyet’in niteliklerini zedeleyip zedelemediği, bu niteliklerde dolaylı yoldan içerik ve anlam farklılaşması yaratıp yaratmadığı yönlerinden incelenebileceği ve eğer yaratıyorsa, 4. maddedeki “değiştirme yasağına” aykırılık nedeniyle iptal edilmesi gerektiğine karar vermiştir.

Çünkü eğer bu nitelikteki düzenlemeler iptal edilmezse anayasal norm durumuna gelecek ve yasama işlemleri bu normlar da göz önünde bulundurularak Anayasa’ya uygunluk denetimine bağlı tutulacağından, yasal düzenlemeler ve uygulamalarla Atatürkçü Cumhuriyet’in sonu getirilmiş olacaktır.
Yüksek Mahkeme, bu sonuca vardıktan sonra türban konusunda yapılan Anayasa değişikliklerinin “içeriklerini” incelemiş; “Anayasa’nın 2. maddesinde belirtilen Cumhuriyet’in temel niteliklerini dolaylı biçimde değiştiren ve işlevsizleştiren” düzenlemeleri, “4. maddedeki yasağa” aykırı bularak ve 148. maddedeki “teklif koşuluna” uygun olmadığı için iptal etmiştir.

Bülent Serim
Odatv.com

KÖTÜ ANLAŞMA YOKTUR AZ VOTKA VARDIR

PKK'nın son dönemlerde artan saldırılarının, siper tartışmalarının, Anayasa Mahkemesi’nin beklenen referandum kararının ön sıralarda yer aldığı gündemin içinde kendine henüz hak ettiği yeri bulamayan konularından bir tanesi Mersin Akkuyu’da kurulması planlanan nükleer santral meselesi. 12 Mayıs 2010 tarihinde (aynı zamanda vizelerin karşılıklı olarak belli süreler için kaldırıldığı günlerde) Türkiye ile Rusya arasında iki tarafın enerji bakanları tarafından imzalanan bir anlaşma ile Akkuyu Nükleer Santralı için siyasi süreç başlatılmıştı. Bunu takip eden süreçte anlaşmanın TBMM’de onaylanması aşamasına geçilmiş; anlaşma metni 28 Haziran 2009’da Bakanlar Kurulu üyeleri tarafından imzalanarak 29 Haziran 2010 tarihinde 1/902 esas numarası ve Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti ile Rusya Federasyonu Hükümeti Arasında Türkiye Cumhuriyeti’nde Akkuyu Sahasında Bir Nükleer Güç Santralinin Tesisine ve İşletimine İlişkin Anlaşmanın Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Hakkında Kanun Tasarısı başlığı altında Başbakan Erdoğan’ın imzası ile TBMM Dışişleri Komisyonu’na gönderildi. Komisyonda yer alan muhalefet milletvekillerinin anlaşma şartlarına olan yoğun itirazlarına rağmen iktidar partisi milletvekillerinin oylarıyla acele bir şekilde onaylandı ve genel kurulda görüşülmek üzere meclis başkanlığına gönderildi. Muhtemelen önümüzdeki günlerde genel kurul görüşmeleri sırasında yaşanacak tartışmalar sayesinde bu anlaşma ve içeriği basında çokça yer alacaktır.

İÇERİĞİ TARTIŞILACAK
Peki, ne tür bir içeriği var anlaşma metninin? Özellikle Dışişleri Komisyonu’nun muhalefet partilerine mensup milletvekillerinden bu anlaşmanın ulusal bağımsızlığımıza aykırı olduğu yönünde itirazlar yükselmişti. Onlara göre, Türkiye söz konusu anlaşma ile kurulması öngörülen nükleer santralı her şeyiyle Ruslara bırakıyordu. Akkuyu bir ülke sınırları içinde kurulup, sahibinin bir başka ülke olduğu ilk nükleer santral olacaktı yeryüzünde! Bütün bunlar doğru mu? Gelin tüm bu iddialara resmi belgeden, Enerji Bakanı Taner Yıldız’ın Rus muadili ile imzaladığı anlaşma metninden alıntılar yaparak bir kez daha bakalım.

Öncelikle sıkça dile getirilen Proje Şirketi’ndeki Rus payının hiçbir zaman %51’in altına düşmeyeceği meselesine bakalım. 12 Mayıs tarihinde imzalanan ve şuan Meclis Genel Kurulu’nda görüşülmek üzere bekleyen anlaşma metninin Madde 5/4’ünde durum çok net ifade edilmiş: “Rus yetkili kuruluşlarının Proje Şirketi’ndeki toplam payları hiçbir zaman %51’den az olamaz.” Bu ne demektir? Ruslar resmi anlaşmanın öngördüğü sürenin dolmasının ardından dilerlerse hisse satışı yapabilirler, ancak “hiçbir zaman” payları yarının altına düşemez. Bu maddenin ters okunuşu, “Türkiye hiçbir zaman Proje Şirketi’nde yarı yarıya ortaklık hakkı ya da, %49 hisse elde edemez” değil midir? Proje her yönüyle Türkiye’de hayata geçirilecek ancak Türk tarafının bırakın üstün olmayı, eşit ortaklığı dahi kabil değil. Yine Madde 5/3 olayın bir başka tarafını da yoruma gerek kalmayacak biçimde açıkça belirtiyor: “Proje Şirketi Rus tarafınca yetkilendirilen şirketlerin doğrudan veya dolaylı olarak başlangıçta %100 hisse payına sahip olacak şekilde Türkiye Cumhuriyeti kanunları ve düzenlemeleri kapsamında anonim şirket olarak kurulur.” Ruslara proje şirketinin kuruluşu aşamasında başlangıçta verilen pay %100! İktidar bu ve benzeri maddeleri örtebilmek için komisyona gönderdiği tasarının gerekçe kısmında santralin yapımının Türkiye’ye herhangi bir maddi yük getirmeyeceğini ifade etmektedir. (sayfa:2) Kısaca bedavadan nükleer santral sahibi oluyoruz bu anlaşmayla hükümete göre.

ARAZİ TARTIŞMASI
Devam edelim. Akkuyu’da kurulacak olan nükleer santralin yapımı için tahsis edilecek olan arazinin karşılığı var mı anlaşma metninde? Maalesef yok! Bakınız Madde 7/1: “Türk tarafı sahayı mevcut lisansı ve mevcut altyapısı ile birlikte bedelsiz olarak Nükleer Güç Santralinin söküm sürecinin sonuna kadar Proje Şirketi’ne tahsis eder. Santralin kurulacağı ve Türk devletine ait ilave arazi de Proje Şirketi’ne bedelsiz olarak tahsis edilir. Gerekli olursa, Proje Şirketi ilave arazi için Orman Fonu’na gerekli ödemeleri yapar”. Gördüğünüz gibi yalnızca santral inşası için öngörülen arazi değil, ilave araziler de Rusların hiçbir zaman %51’in altında hisseye sahip olmayacakları Proje Şirketi’ne bedelsiz olarak veriliyor, şirketten “gerekli olursa” Orman Fonu’na ödeme yapması bekleniyor. “Gerekli olursa…”

İmzalanan anlaşma ile Türk tarafı aynı zamanda gerekli görülmesi halinde özel mülkiyete konu başka arazilerin de kamulaştırılabileceğini ifade ediyor. Ayrıca Proje Şirketi’nde görev almak üzere getirilecek olan yabancı işçi ve personelin ülkeye giriş çıkışları, çalışmaları konusunda kolaylık göstermeyi de taahhüt ediyor. Bkz. Madde 7/2: “Türk tarafı Proje Şirketi’ne yürürlükteki Türkiye Cumhuriyeti kanun ve düzenlemeleri kapsamında Proje ile ilgili olarak ihtiyaç duyulan özel mülkiyete konu diğer tüm arazilerin kamulaştırılması hususunda kolaylık sağlar. (…) Proje ile ilgili olarak yabancıların çalışmasına ilişkin gerekli izinlerin verilmesi kolaylaştırılacaktır”. İlgili maddeden de anlaşıldığı üzere santral inşası ve çalışması sürecinde de pay Ruslara bırakılmış; onlar kendi işçilerini, kendi uzmanlarını, kendi personellerini ülkelerinden getirecekler; Türkiye ise işlerinde kolaylık sağlayacak yalnızca. Hâlbuki hükümet tarafından komisyona gönderilen tasarının gerekçe bölümünde anlaşmanın ilgili maddesi açık olmasına rağmen “şartlar elverdiğinde” santralde Türk personelin yetiştirilip çalıştırılacağı ifade ediliyor. (sayfa:2) “Şartlar elverdiğinde…”

Ve gelelim inşa edilecek nükleer santralin çalışmaya başlaması ile birlikte açığa çıkacak olan nükleer atığın çaresine nasıl bakılacağı meselesine. Anlaşmanın genelinde olduğu gibi hükümet bu konuyu da Ruslara havale etmiş görünüyor. Bkz Madde 12/4: “Proje Şirketi Nükleer Güç Santrali’nin sökümü ve atık yönetiminden sorumludur”. Yani Rusların aslan payına sahip olduğu şirket nasıl uygun görürse nükleer atıklar o şekilde devre dışı bırakılacak. Mersin’in doğasına, insanına zarar verecek, bölgenin turistik yapısına çok büyük bir darbe vuracak bu gelişme karşısında Mersinli sivil toplum örgütlerinin itirazlarını, seslenişlerini duymuyor hükümet ama biz daha derinden, halktan bir haber verelim: Nükleer santralin kurulması planlanan Akkuyu mevkii Mersin’in Gülnar ilçesi Büyükeceli beldesi sınırları içinde. Ve bu beldede yaşayan insanlar nükleer santral kurulacak haberini aldıklarından buyana yerleşimlerinin yaşanmaz bir yer olacağına, sağlıklarının tehdit altına gireceğine inandıkları için yaşadıkları toprakları terk etmeye başladılar. O kadar büyük sayılarla göçler başladı ki Büyükeceli beldesi belde hüviyetini yitirip muhtarlığa düşme aşamasına geldi. Yaklaşık bin kişinin ev ve arazilerini satışa çıkararak beldeyi terk ettikleri konuşuluyor. Bu anlamda sosyolojiye yeni bir kavram daha kazandırdı bu gelişme: Nükleer Göç. Ama bütün bu gelişmeler, o insanların yaşamları, hayat şartları, kayıpları bu hükümetin hiç umurunda değil, bu çok açık.

GEREKLİ OLURSA
Görüldüğü üzere önümüzdeki günlerde TBMM genel kurulunda görüşülecek olan Nükleer Santral anlaşması ve maddeleri pek çok açıdan Rusya’ya büyük avantajlar, getiriler sağlarken Türkiye’ye kendi ülkesindeki bir santralden elektrik satın alan müşteri rolü kalıyor. Bunca açığın farkında olan hükümet tasarının gerekçe kısmında “santralin inşasında “mümkün olduğunca” çok Türk şirketi yer alacak” gibi ek hükümler belirtip, nafile bir çaba ile eksiklerini kapatmaya çalışmış: “Mümkün olduğunca…” Siz 2010 yılında kalkıp “mümkün olduğunca”, “gerekli olursa”, “şartlar elverdiğinde” gibi muğlâk ifadelerle kendi adınıza taahhüt elde etmeye çalıştığınız anlaşmalara imza atarsanız, bırakın hükümetin yıllardan beri propagandasını yaptığı “enerji alanında bağımsız” olmayı, siyasi-hukuki bağımsızlığınız bile tartışılır hale gelir. Anlaşmaya imza koyan Rus tarafı nasıl bir ifade takınıyor peki? Tek bir örnek yeterli: Bkz. Madde 5/4: “Rus yetkili kuruluşlarının Proje Şirketi’ndeki toplam payları hiçbir zaman %51’den az olamaz.” Hiçbir zaman! “Hiç bir zaman” mı “mümkün olduğunca”, “gerekli olursa”, “şartlar elverdiğinde” mi? Hangisi daha dirayetli? Hangisi daha bağımsızlıkçı? Hangisi daha tutarlı? Yorum sizin…

Ali Bilgenoğlu
Odatv.com

Belge icin buraya tiklayiniz.